.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12/26/2013

Neden ben de sizin gibi olamıyorum?


Anahtarı kilide soktu.

 Birden kendi kapısını kapamadığı aklına geldi. Hırsız girse bile kitapları çalmazdı. Ötekiler umurunda değildi. Kapıyı itti. Yağlıboya kokan, bildik, ılık bir yel çarptı yüzüne. Kâğıtları aldı. Koyu karanlıkta ağır ağır belleğindeki masaya yürüdü. Eski yerindeydi. Elindekileri üstüne koydu. Işığı uyaracak düğmeyi bulmak için bir kibrit çaktı. Parmakları çöpü güç tutuyordu. Işık yanınca çevresine baktı. "Bir değişiklik var burda." Sedir, masa, sandalyeler; soba, radyo, duvarlarda asılı resimler, sehpa hep bildiği yerlerindeydiler. Yalnız sehpanın üstü örtülüydü. Gitti sobaya baktı: Dibinde köz var. "Buradaymış bugün." İçine iki kürek kömür attı. Perdeleri kapadı. Eskiden bu kara perdelere baktıkça karartma kalıntısı diye düşünürdü. "Değişen eşyanın dostluğu." Musluğun üstündeki cam raftan bir bardak aldı. İki şişeyi de açtı. Elma, portakal soydu. "Onsuz ilk defa görüyorum burayı. Ya o, sarı bıyıklı oğlanla mı?" Sedirin, masanın kaygısızlığı arasında tedirgin, bardağı doldurdu; içti. Şişenin biri bitince kalktı, pikabı işletti. Piyano özlediği ezgilere başladı. Sedire oturdu.
           
Artık dış dünyanın sesleri duyulmuyor. Her şey kendi içinde oluyor. Bir gün bu ışıklı kıyıda, pırıl pırıl kumların üstünde durmuş muydu? Ya bu tanıyamadığı, sokaklarında güleç yüzlü insanlar dolaşan şehir nerde? Sonra yine o pırıl pırıl kıyı... Arkasından biri, 'Ben de varım' diyor. Ah, o birisi...

Piyano birden sustu. Gözlerini açtı. Kapalı camlar ardındaki gerçek şehrin keskinliğini yitirmiş seslerini yeniden duydu. Gitti pikabın düğmesini çevirdi. Sonra orta yerde duran sehpanın üstünden örtüyü çekti aldı. Odaya girdi gireli üstü örtülü tuvalde göreceği şeyi merak ediyordu. Boşsa oturup o gelinceye dek bekleyecekti. Oysa önünde bitmemiş bir resim duruyordu. O buna çalışırken belki sarı bıyıklı oğlan sedirdeydi. Gırtlağına bir şey tıkanmış gibiydi. Uzandı şarap bardağını aldı. "Neye yarar bu?" içmeden bıraktı bardağı. Bir kâğıt parçasına "Yılbaşı kötü geçti. Payını bırakıyorum," diye yazdı. Masaya, şarap şişesinin yanına koydu. Duvardaki düğmeye doğru yürüdü. Tam çevirecekken döndü. Yazdığı kâğıdı alıp sobaya attı. "Alçak!" dedi kendi kendine; "Bıraktıkların yetmiyormuş gibi bir de kağıt karalıyorsun. Oysa bu işin bittiğini biliyorsun. Buraya bir kere gelmen gerekti. Ya yeniden başlayacaktı, ya bitecekti.

İşte geldin, bitti. Hep onu bulursun diye korkuyordun, değil mi? Kıskanıyor musun? Durmadan seni mi düşünecekti ha, kendini beğenmiş?" Şişede kalan şarabı lavaboya döktü. Masadaki kalıntıları kâğıtlara topladı. İzini silmeye çalışıyordu ama faydasızdı, onun bu odaya girdiği belliydi. Işığı söndürdü. Çıktı. Kapıyı kilitleyip dönünce birden üstüne keskin bir ışık düştü. Yüreği çarptı. "O mu?"

— Ne yapıyorsun orda?
Anladı. Işığın arkasını göremiyordu ama seste bir katılık vardı. İkinci kattaki yarı çıplak kadın haber vermiş olacaktı. Yoksa beklediği bu polis miydi? Anahtarı gösterdi.
— Kapıyı kilitledim, dedi. Atölyenin sahibi arkadaşımdır. Yılbaşını birlikte geçirelim diye gelmiştim. Bekledim; gelmedi. Gidiyordum.
— Kâğıtlarda ne var?
— Kalıntılar bunlar. Süprüntü. Çöp tenekesine atacaktım.
— Bırak yere de aç.
Kâğıtları önüne koydu, yırttı. Işık indi. Kar parlıyordu. İki boş şişe, ekmek, peynir, salam parçaları, yemiş kabukları, soyulmadık portakallar, elmalar... Işık kalktı.
— Pekâlâ. Gidebilirsin.
Seste bir yumuşama vardı. Kâğıtları toplamak için eğildi.
— Bırak onları. Kalsın.
— Kapının önünde...
— Bırak dedik ya. Sen git. Ben atarım onları.

Yürüdü. "Yoksa? Olur mu? Portakalları..." Merdivenleri ağır ağır indi. İkinci kattaki kapı kapalıydı.

Dışarda çiğnenmemiş kar, üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı: Ona geliyordu. "Nereye gideceğim? Keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu. Belki onu da bulup getirirlerdi. Birlikte çıkardık. Sonra, sıkıntı. O bitti. Haset'te kitap arayacağım. Niye koşuyorsun? Davete geç mi kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı hindisi... Ooooo! Eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. Evlerde toplantılar vardır. Küçük bir toplantı demişti avukat. Göz kırpmıştı.

'Neydi o yılbaşı gecesi donattığımız masa. Şu Mehmet bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi bizi. Ama karısı... Sorma kardeş.' Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının 'Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,' sözüne karşılık kim bilir kaç erkek 'Üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır,' diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?" Yanından geçen kadına döndü:

— Merhaba, dedi.

Aylak Adam / Yusuf Atılgan

Konumlandırmalar


  1

   Ne kadar uzağa gidersem o kadar az şey alırım yanıma, dedi kadın. Öyle ki , bir daha ger dönmeyeceğimi  bilsem kendimi bile götürmem!


  2

   Düşün! Hemen beş altı metre ötende sonsuz mavisiyle deniz uzanıyor ve sen bunu asla göremiyorsun. İşte tutsaklık bu.

  3

  Şüphe öğreti midir?
  Bilmem , dedi çocuk. Bu konuda hiçbir şey okumadım.

  4

  İçimizden geldiği gibi davranıyoruz , diyor kadın.Bıkmıyoruz birbirimizden.Hem bıksan söylemez misin?
  Söylerim , diyor adam. Hatırlasana , bir gün yalnız kalmak istemiş ve ...
  Telefon açıp söylemiştin binlerce kilometre öteden!

  5

  İşte bulunduğumuz yer , dedi genç adam haritada bir noktayı göstererek Nereye gidersek gidelim adı konmuş bir noktada olacağız dedi sonra da. Aradığımız şey ise yok oluş duygusu aslında. Yine de , bu duyguinsanın kendini aldatmasından başka ne olabilir ki?
  Belki bir başkasını da diyor arkadaşı.Yola çııkmadan önce haritada ki tüm adların yerlerini değiştirmiştim!

  6

  Yalan söylemediğine emin olabilir miyim, dedi kadın.
  Hayır , dedi adam.Emin olma! Çünkü sorduğun dürüst bir soru değil.

  7

  Hiç aklımda yoktun.İyi oldu çat kapı geldiğin.Sevindim seni tanıdığıma.Uzun uzun konuştuk ,eski günlerden söz ettik bir ortaklığımız yokken bile. Hesaplaşmadık , öfkelenmedik , Görüştüğümüze sevindik.Sonra gittin.Sıra bende.Bir başka gece ben deneyeceğim bir başka kapıyı tıklatma şansımı. İhtimal , kapıyı açan sen olmayacaksın.Ama ne fark eder!

  8

   Seyir defterin hiç olmadı. Belleğine güvendin.Onun, seni yalancı çıkarmasına izin vermek istemediğin için pekiştirdin coğrafyanı.
 Kentin tüm yollarını biliyorsun.Bu dar yolların iki yanında yükselen terk edilmiş binaların belleğe kaydedilmiş birertarihi var.
  Kafanda kurduğun apayrı bir ülkenin uç beyleri bu yapılar.Günlük turlamaların , zaman geçtikçe taş varlıkların yoklamasına dönüşüyor.Kimsenin bilmediği fark etmediği bu görevi birazda gururla yapıyorsun.Günün birinde eski kentle ilgili olarak kaba bir yerleşim planı gerekirse , duraksamadan üstlenebilirsin bu çalışmayı.Çevrende gördüğün sahipsizliğe bir tepki olsun diye de yapmıyorsun bütün bunları.Tat aldığın bir uğralın sözcüklerle dile getirilmesindeki olanaksızlık engelleyebilir mi seni? İnsan yüzlerinde gördüğün kayıtsızlık , sahiplenme duygusu olabilir pekala.Sahiplendiğim şey zaman , diyebilirsin günün birinde.Yürürken kaldırdığım tozların tarihi bile kurcalıyor aklımı ve senin bakıp görmediğin burçlarda kiher sancak , ben üflediğim için kırpıyor.

         Seyir defterin yol alışlarınla yenileniyor.Her gün daha taze,  daha coşkulu oluyor bu yenilenme ve yalnızca senin düştüğün tarihler , yine yalnızca senin sökebileceğin kodlarla yerlerini alıyorlar.

  Son sayfan hiç olmayacak. Yol alışın hep sürecek çünkü.Kaldırdığın tozlarla paylaştığın bu doğru , bu güne kadar hiç yanıltmadı seni.Evet , yol almanın coğrafyası,  yorgunluğudur tarihin.

  9

   Tüm olan biteni anlatıyorsun bana. Hiçbiri inandırıcı değil.Ancak inanmalıyım,anlatan sensin çünkü.Görüp anlattıkların ide yaşadıklarım.

 10

  Gitme zamanı , Dedi adam. Kadının yanağına küçük bir öpücük kondurdu.
  Sürekli terk eden biri olarak hatırlayacağım seni, dedi kadın.
  En çok bu anları paylaştık çünkü.
  Ne güzel , dedi adam , kilometreleri çoktan geride bırakan varlığın güç duyulan sesiyle.
  Hala paylaşacak bir şeyimiz var seninle!

 11

   Nice eski sevgililerimi hatırladım da şimdi, dedi yaşlı adam kitaplığın hemen yanından.
  Devam et ,dedi karısı.
  Bakışlarının tazeliğiyle karşılaştığım an, nasıl da unuttuğum aklıma geliyor cümlesini!

 12

   Küçükken hiç başamadım bir uçurtmayı adam gibi uçurtmasını, diyorsun.
  Uçurtma adam gibi uçurulmaz, çocuk gibi uçurulur.diyorum.
  Her neyse , diyorsun. Uçuramadıktan sonra fark eder mi? her seferinde burun üstü yere!
  Çocukların koşturuşunu izliyoruz.İpler ve uçurtmalar birbirine dolanıyor. Yere çakılan şey umutlarımız aslında.Yukarıda kalmayı beceren ise çocukluğumuzun ta kendisi!

  13

  Cumartesi akşamı,gölde.Sal üstünü aydınlatan küçük meşaleleri hemen hatırlayacaksınız.Tıpku yılar öncesindeki gibi.Gelirken yanınızda bir ihtimal, unutulmuş eski bir dostu getirebilirsiniz. Unutsanız da ona burada rastlamanız mümkün. Çünkü bütün çağrılılardan istedik bunu , hem eski bir dostunuz da size haber vermeyi unutmuş olabilir!

  İçki ve mezemiz bol güyüm zorunluluğu yok.Sizi aramızda görmek bizleri gerçekten hüzünlendirecek. Bu şansı verin bize. Siz de yararlanın lütfen.  Kendimizden utanmanın tam sırasıdır diye düşünüyoruz.   Sizi tanımamız için bir şey yapın yine de. Yakanıza karanfil takıp komik olmayın.Eskisi gibi gülümsemeye ne derdiniz?
 Akşam sekizde. Biz ordayız. Bu kez olsun unutmayın.Lütfen!

 14

   - yokluğumda aradın mı beni?
   - Yanımdayken aradığımdan daha fazla değil.

 15

   İki kişilik bir sahne oyunu.
   Oyun süresince oyunculardan biri hiç görünmüyor.
  Diğeri zaten geciken bir karakter.
  Oyunu düşünmeyi yazıyorsun.
  Yazmayı düşünmüyorsun.

  16

   Sessizce doğruluyorsun uzandığın yerden. Çay hazır mı? diyorsun.
  Ben çayı çoktan demledim.Fındıklı keki dilimleyip masaya getirdim bile.
   Sen gideceğini söylüyorsun.Sen sürekli değişensin kısacık tarihimde.Hoşçakal deyişini yarım yamalak duydum.Kapıyı yavaşça aralayıp çıktın.Ben senin bu olağandışılığını seviyorum işte.Sen ise , senden asla vazgeçmeyen , huysuzluğundan pes etmeyen bana şaşırıyorsun.
  Gidişinde bu yüzden. Tahammül edemiyorsun bana.Aslında rollerin yanlış dağıtıldığına yemin edebilirsin.
  Pencere önündeyim.Rahat, huzurlu.Çayını karıştırıyorum.
  Her an kapı çalabilir.

  17

  Bir samanyolu seyri için neler gerekir. diye konuşuyor hemen arkadandaki masada oturan üç kişi. Koyu karanlık ,diyor biri
  Öyle ya , gökyüzü alemdir o sıra! Haklısın , diyor sözü alan.Kararında olmalı samanyolu , diye sürdürüyor.
  Süzülmeli bir uçurtmanın kuyruğu gibi , bakışının değdiği yerden ufkun tükendiği çizgiye doğru.
  O da yetmez , diyor üçüncüsü. Görmeyi istemek de önemli.Yoksa başının hemen üstünde akıl almaz oyunlar sunan göyüzü şelalesi
  sen görmek istemedikten sonra tüm evrene yakışır bir zeybek oyununa başlasa bile fark ettremez kendisini.
  Böyle bir konuşma geçmiyor arkanda ki masa da.Borsa üstüne kurulmuş ve kızışmış bir sohbet , kulağına çalınan.
   Hayır , derdin : bütün bunlara ek olarak o hasır iskemlelerden biri de gerekirdi seyri daha bir kusursuz kılmak için,hani üstüne çıkıp bakınca daha yakın ,
  daha net ve daha kim bilir neler neler görebileceğin umuduyla!
  Samanyolu durağı senin ineceğin bir durak. Bir başka aracın alıp götürmesine izin vermeyeceğin,bir de.

  18
 
    Herkesin her konuda söyleyecek bir sözü var , ne garip , dedi elini yüzünde gezdirerek.
    Kanımca bu oldukça can sıkıcı bir durum!

  19

  Neden burada durduk , dedi kadın.
  Bunu öğrenmek için, dedi adam.

  20

   Bir eskimo kadar sevgi dolusun, dedi fısıltıyla.
   Bu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi, dedi yanındaki.
   Bir kutup ayısı kadar temiz , dedi yine fısıltıyla.
   Tek söyleyebileceği bu.

   21

   Aramızda önemli bir fark var. O da senin sen , benim ben olduğum!
   Benzerlikleri say , diyorum.
   Gereği kadar unutkanız , diyor.Kimi zaman ,

                               kimin kim olduğunu hatırlamayacak kadar.



12/13/2013

Seni İlk Görüyordum


 
Seni ilk görüyordum. Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.

Yeni bir aşk adınaydı gövden.


12/09/2013

Gurur

Gündelik can sıkıntısının ve zorlamaların, zayıf ve bitkinlerin ışıltılı kötülüklerinin ardında, hayatın hayalkırıklığına uğramış gücünün simgesi duruyor; kim ki düzen getirmeye, iradeyle donanmış olduğu için uyumsuzluk ve tartışma yaratmaya kalkışır, o kişi tekrar tekrar idam sehpasına yollanmalıdır. Davranışlarının soyluluğunun ardında her şeyin gülünç olduğu kuruntusu gizlidir -yüce olmakla kalmaz, saçmadır da.

Bir zamanlar insan olmanın saptanabilecek en yüksek amaç olduğuna inanırdım; ama şimdi bunun beni mahvetmeye yönelik bir inanç olduğunu anlıyorum. Bugün insan olmadığımı, topluluk ve hükümetlere ait olmadığımı, siyasi görüşler ve ilkelerle hiç ilgilenmediğimi söylemekten gurur duyuyorum. İnsanlığın gıcırdayan çarkıyla bir işim yok -toprağa aitim! Bunu söylerken başım yastıkta ve şakaklarımdan boynuzlarımın çıktığını hissedebiliyorum.

Bütün çatlak atalarım dans ediyorlar yatağımın etrafında; beni avutmaya, yüreklendirmeye, yılan dilleriyle kamçılamaya çalışıyorlar; gülümseyip seyrediyorlar sinsi kafataslarıyla. İnsanlık dışıyım! Çılgın, sanrılı bir gülümsemeyle söylüyorum bunu, gökten timsah yağıncaya kadar da söylemeye devam edeceğim. Bütün o sırıtkan, yan yan bakan sinsi kafatasları var sözcüklerimin arkasında; kimi ölmüş, uzun zamandır sırıtıyor; her zaman olup bitenin önceden alınan tadı ve sonuçları. Hepsinden daha berrak kendi kafatasımı görüyorum, rüzgarda dans eden iskeleti, çürük dilden çıkan yılanları ve dışkıyla kirletilmiş şişkin esrime sayfalarını.

Ve kendi pisliğimi, kendi dışkımı, kendi deliliğimi, kendi esrimemi katıyorum tenin gizli yeraltı kasalarından akan büyük devreye. Bütün bu davetsiz, istenmeyen, sarhoş kusmuğu, dünyanın tarihini içeren o tükenmek bilmez kanala girenlerin zihninde sonsuza dek akacak. İnsan ırkıyla yan yana başka bir tür ırk varlığını sürdürür, insanlık dışı olanların ırkı; bilinmeyen dürtülerin teşvikiyle insanlığın cansız kitlelerini alıp aşıladıkları coşku ve mayayla o ıslak hamuru ekmeğe, ekmeği şaraba, şarabı da şarkıya dönüştüren sanatçıların ırkı. Ölü gübre ve değersiz cüruftan bulaşıcı bir şarkı üretirler. Her şeyi yağmalarken görüyorum bu öteki ırkın fertlerini; her şeyi başaşağı çeviriyorlar, ayakları hep kan ve gözyaşı içinde, elleri hep boş; hep ötede olana, ulaşılmaz olan Tanrı'ya doğru uzanıyorlar; bağırsaklarını kemiren canavarı susturmak için kılıçtan geçiriyorlar her şeyi. Kavrama çabasıyla, ulaşılmaza ulaşma çabasıyla saçlarını yolduklarında görüyorum bunu; çıldırmış canavarlar gibi böğürüp her şeyi parçaladıklarında görüyorum ki haklılar, yok başka izlenecek yol.

Bu ırka mensup biri ağzından zırvalıklarla yüksek bir yere çıkıp bağırsaklarını çıkarmalıdır. Doğrudur ve haklıdır; çünkü buna mecburdur! Bu ürkütücü görüntü kadar sarsıcı, korkunç, delice, heyecan verici ve bulaşıcı olmayan hiçbir şey sanat değildir. Taklittir. İnsanidir. Canlılara ve cansızlığa aittir.

Shakespeare bunu asla yapmazdı




bir erkeğin kadınını bulabilmesi için çok kadın denemesi gerekir ve bulduğunda kadın özgürse şanslıdır. bir erkeğin tanıdığı ilk ya da ikinci kadınla hayatını geçirmeye çalışması cehalettir; kadının ne olduğunu bile bilmiyordur henüz. bütün pisti koşmak gerek önce ve bu kadınlarla yatmak, onları bir iki kez düzmek anlamına gelmez; kadınlarla aylarca ve yıllarca ‘yaşamak’ anlamına gelir. bunu yapmaya korkan erkekleri suçlayamam -insanın ruhunu açması demektir, tehlikelidir. bazı erkekler birlikte oldukları kadınlara razı olurlar, vazgeçerler, yapabileceğimin en iyisi bu, derler. böyleleri çok, hatta evli insanların çoğu böyle yaşıyor; yürümediğinin farkındadırlar ama olsun, yürüyormuş gibi yapalım, tekrar baştan başlamanın alemi yok, bu akşam televizyonda ne var, hiçbir şey. seyredelim gene de -birbirimize bakmaktan iyidir. şu yürümeyen ‘şeyi’ hatırlamayalım yeter ki.
 
Birlikte yaşayıp bundan hoşnut olmayan milyonlarca insan düşünün, işlerinden nefret ederek, işlerini kaybetmekten korkarak. yüzlerinin göründükleri gibi görünmelerine şaşamamalı. ortalama bir fizyonomiye bir süre baktıktan sonra başka bir şeye bakma ihtiyacı duymamak mümkün değildir, neye olursa, bir portakala, bir kayaya, bir terebentin şişesine. hapishanelerde ve tımarhanelerde bile iyi bir yüze rastlayamazsınız ve son nefesinizi verirken üstünüze eğiken doktorun yüzünde bir gerizekalı maskesi vardır. ben kendi yüzümü sevmem, nefret ederim aynalardan; çok zaman önce yazılmış bir yola girmişiz ve doğru yola dönemiyoruz.
ne boktan iş değil mi, kendi bokumuz bizden iyi görünüyor..

hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu?




Ey farklı kadın, hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu? hiç düşündün mü ne kadar cahiliyiz birbirimizin? birbirimizi görmeden görüyoruz birbirimizi. birbirimizi duyuyor ve sadece kendi içimizdeki sese kulak veriyoruz. başkalarının kelimeleri kulaklarımızın hataları, aklımızın denizlerinde olan kazalardır. ne kadar da güveniriz başkalarının kelimelerine yakıştırdığımız anlama! başkalarının kelimelerle dile getirdiği hazlar bize ölümü tattırır. en ufacık bir derinlik katma kaygısı gütmeden, dudaklarından döküverdikleri kelimelerde ise hayat ve haz buluruz.

Ey her şeyi açıklayan, yorumladığın derelerin sesi, mırıltılarında nice anlamlar bulduğumuz ağaçların sesi- ah, gizli aşkım, hepsi, bu katıksız düşler, hücremizin parmaklıklarından akan kül ne kadar da biz hala!


Fernando Pessoa-Huzursuzluğun kitabı

12/04/2013

Gözleri Kapalı!



Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz penceresiz, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli, hayatının ebeciiyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Gerçi bakışlanındaki muhabbeti ve onu görmekten doğan derin hazzı karşılıksız bırakmış, ama bu onun beni görmeyişinden olmuştu. Bense onun gözlerine muhtaçtım, bir bakışı yeterdi; felsefenin bütün müşküllerini, teolojinin bütün muammalarını çözmeme yeterdi. Bir bakışı, diğer rumuz ve sırları
alırdı benden, açardı.

O günden sonra, içtiğim şarap ve afyon miktarını çoğalttım, ama ne yazık ki ümitsizliğe karşı bu devalar, ne zihnimi uyuşturdu, ne derdimi unutturdu bana. Gün gün, saat saat, dakika dakika onun düşüncesi, onun endamı, onun yüzü, öncekinden daha net caniandı gözümün önünde. Nasıl unutabilirdim? Gözlerim açık, kapalı; uykuda, uyanık, karşımdaydı o. Odaının duvarındaki pencereden, dış,arıya açılan o dört köşe delikten doğru, insanın zihnini, mantığını kaplayan gece gibi, gözümün önündeydi hep.

Rahat, huzur haram olmuştu bana. Nasıl rahat olabilirdim? Gün batarken her gün, sokağa çıkıp dolaşmayı adet edinmiştim. Bilmiyorum neden, dereyi serviyi gündüzsefalarını bulmak istiyor, bunda ısrar ediyordum. Afyon gibi alışmıştım bu gezintilere. Görünmez bir kuvvet beni buna zorluyordu sanki. Yol boyunca hep onu, ondan bende kalan ilk görüntüyü düşünüyor, onu Nevruz'un 13. günü gördüğüm yeri arıyordum. Orasını bulsaydım, o servinin altına oturabilseydim, hiç şüphesiz huzura kavuşturdum. Ah ne yazık ki çerçöpten, kızgın kumdan, ölü beygir kemiklerinden ve süprüntüleri koklayan bir köpekten başka, yoktu bir şey. - Acaba ben onu gerçekten görmüş müydüm? Asla! Bir delikten, odamdaki bedbaht bir pencereden şöyle gizlice, kaçamak görmüştüm. - Çöpleri koklayan aç bir köpeğe benziyordum. Etrafta dolaşan, süprüntüleri koklayan, uzaktan çöpler artıklar getirdiklerini görünce korkup kaçan, saklanan, sonra geri dönüp yeni döküntüler arasından beğendiklerini seçen bir köpek gibiydim. Fakat o pencere kapatılmıştı ve o, benim için bir demet taze çiçekti adeta, çöplüğe atılmıştı.

Son defa, her akşamki gibi dolaşmaya çıktığımda hava kapalıydı, yağmur yağıyordu, çevreyi yoğun bir sis kaplamıştı. Renklerin şiddetini, eşyalardaki kenar çizgilerinin şirretliğini hafifleten bu ıslak havada bir ferahlık, bir huzur hissettim. Yağmur, karanlık düşüncelerimi yıkarnıştı sanki. - Olmaması gereken şey o gece oldu. İradesiz yürüyordum. Fakat o yalnızlık saatlerinde, ne kadar sürdüğünü unuttuğum o dakikalarda onun o sakin yüzü, her zamankinden daha da ısrarlı, sanki sisler içinden çıkmış, gözlerimin önündeydi hep: Kalemdanlar üstündeki tasvirlere benzeyen o hareketsiz, donuk yüz.

Ben eve dönerken gece bir hayli ilerlemişti ve sis öyle yoğunlaşmıştı ki, ayaklarımı ancak görüyordum. Gene de alışkanlığım ve uyanık kalmış sezgilerimle evimin önünde geldiğimde, siyah giysili birisinin, bir kadın silüetinin kapı önündeki sette oturmakta olduğunu gördüm. Anahtar deliğini bulmak için bir kibrit yaktım. Fakat bilmem neden, gözüm karaltıdan yana çevrildi: zayıf soluk bir yüzde iri, gölgeli, çekik bir çift göz gördüm. Üzerime dikili bu karanlık gözleri tanıyordum ben, daha önce hiç görmemiş de olsam tanırdım. Hayır, yanılmamıştım, oydu. Bir rüya gören, rüya gördüğünü bilen, uyanmak isteyip de uyanamayan biri gibi afallamış, kalakaldım. Kibrit sonuna kadar yandı, parmaklarımı yaktı, birden kendime geldim. Anahtarı çevirdim kilitte, kapı açıldı, kenara çekildim. O, yolu biliyormuş gibi yerinden kalktı, karanlık sofayı geçti, odaının kapısı açtı. Peşinden yürüdüm, ben de girdim odaya. Yağ lambasını yaktığımda, onun karyolama uzanmış olduğunu gördüm. Yüzü gölgede kalıyordu. Bana bakıyor, sesimi işitiyor muydu, bakmıyor işitmiyor
muydu bilmiyorum. Ne korkmuş gibi bir hali vardı, ne de karşı koymaya bir meyli. Sanki kendisi farkında olmadan gelmişti . mıydı, yolunu mu kaybetmişti? Bir uyurgezer gibi, iradesiz gelmişti. O anda neler duyduğumu kimse tasarlayamaz.

Acıya benzer bir şeydi duyduğum, enfes ve anlatılamaz. Hayır, yanılmamıştım, aynı kadındı, aynı kızdı. Hiç şaşkınlık göstermeden, tek söz söylemeden odama gelmişti. İlk karşılaşmamız böyle olacak diye tasadamıştım hep. Sanki çok derin bir uykuya gömülmüştüm ve böyle bir rüya görebilmek için de gerçekten derin bir uykuya dalmış olmak gerekirdi ve o uykunun o sessizliği, benim için ebedi bir hayatın işareti gibiydi, çünkü ezelde ve ebediyette konuşma yoktur.

Benim gözümde bir kadındı o, insanüstü bir yaratık bir yandan da. Yüzü, belieğimdeki bütün öteki yüzleri siliyor, yok ediyordu; büyülemişti beni. Onu seyretmekten titremeye başladım, dizlerimin bağı çözüldü. Birden gözlerinde, onun o sonsuz iri gözlerinde, bir gözyaşı selinde siyah elmaslar gibi yüzen ıslak, ışıl ışıl gözlerinde hayatıının bütün ıstıraplı macerasının kayıp gittiğini gördüm. Gözlerinde, onun o siyah gözlerinde aradığım derin, ebedi geceyi buldum; o gecenin korkunç, büyülü karanlıklarına daldım. Derinlerdeki benliğimin güçlerini dışarıya çekiyor gibiydi bu karanlıklar. Ayaklarımın altında yer sarsılıyordu. Düşsem yıkılsam tarifsiz bir haz olurdu bu benim için. Durmuştu kalbim. Soluk almıyor, soluğurnun bir bulut ya da bir duman gibi uçup gitmesinden korkuyordum. Onun o mucizeli suskunluğu, aramıza kristal bir duvar dikmişti. Bu anda, bu saatte, bu ebediyette boğuluyordum. Yorgun gözleri yavaş yavaş kapanıyordu, bakmaya kimselerin dayanamayacağı doğaüstü bir şey görmüştü sanki. Bu gözler, ölümü görmüş gibiydiler. Kirpikler bitişiyor, kapanıyordu. Bense boğulmaktan kılpayı kurtulmuş birine benziyordum, can çekişmenin dehşetinden sonra gene su yüzüne çıkmıştım. Titremeye başladım, ateş basmıştı, ondan titriyordum.

Alnımdan boşanan teri ceketiminyenine sildim. Yüzü aynı sükuneti, aynı hareketsizliği sürdürüyor, fakat daha solgun, daha gevşemiş görünüyordu. Yatıyordu hala, sol elinin işaret parmağının tımağını emiyordu. İnce, siyah entarisinden bacaklarının, kollarının, göğsünün, bütün vücudunun çizgileri seçiliyordu. Gözleri kapalı olduğundan, onu daha iyi seyredebilmek için üzerine eğildim. Ama yüzünü inceledikçe benden büsbütün uzaklaşır gibiydi. Birden, kalbindeki sırlardan hiçbirini bilmediğimi, aramızda hiçbir bağ bulunmadığını hissettim. Konuşmak istedim, korktum: Hassas kulakları uzak, göksel, tatlı bir musikiye alışıktılar, sesimden nefret edebilirlerdi. Aklıma geldi, aç ya da susuz olabilirdi, ona bir şeyler getirmeye küçük odaya gittim. Gerçi evde hiçbir şey olmadığını biliyordum, ama içime doğdu sanki, duvarda rafta babamdan kalma, bir şişe eski şarap vardı. Tabureye çıktım, şişeyi indirdim. Parmak uçlarıma basa basa karyolaya yaklaştım. Bir çocuk gibi uyuyordu, derin uykulardaydı. Uzun kirpikleri ibrişimler gibi birbirine kavuşmuştu. Şişenin mantarını çıkardım, kilitli dişleri arasından yavaş yavaş, ağzına bir yudum şarap akıttım.

Ömrümde ilk kez, ansızın içimde bir ferahlık hissettim. Kapalı gözlerini seyrederken, beni kemiren çıban, demirden pençeleriyle etimi didikleyen ifrit sükunet bulmuştu. Sandalyemi getirdim, karyolanın yanına koydum, gözlerimi dikmiş, ona bakıyordum. Çocuksu bir yüz, garip bir ifade! Mümkün müydü bu kadının, bu kızın, bu azap meleğinin (ona ne ad vereceğiınİ bilmiyordum) bunca sükunetine, bunca tabiiliğine rağmen, öyle ikili bir hayatı olsun, mümkün müydü?

Şimdi vücudunun sıcaklığını hissedebiliyor, gür siyah saçlarının nemli kokusunu içine çekiyordum. Bilmem neden, titreyen elimi, artık söz geçiremediğim bu eli kaldırdım ve hep şakaklarına yapışık zülüflerini okşadım. Parmaklarımı gömdüm saçlarına. Soğuktu, nemliydi saçları, soğuk, çok soğuk Sanki günlerdir ölüydü bu kız, hiç şüphe yok, ölmüştü. Elimi yakasından koynuna soktum, memelerine kalbine koydum. Bir kıpırdı duyulmuyordu. Bir ayna aldım, ağzına tuttum. Yoktu en
ufak bir hayat belirtisi.

Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığıını verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Adamotu kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlanındaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, tenini ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Canlıyken, gözleri hayatla doluyken gözlerini düşünmek bir işkence olmuştu bana. Ama şimdi hissiz, hareketsiz, soğuk ve gözleri kapalı gelmiş, kendini bana vermiş, teslim etmişti.

Gözleri kapalı!

Oydu bütün hayatımı zehiriere bulayan. Hayır, hayatım ta baştan zehiriere bulanınıştı benim. Ben başka türlüsünü değil, ancak zehirlenmiş bir hayatı yaşayabilirdim. Şimdi o, burada, benim odamda gövdesini ve gölgesini bana vermişti. Bu yeryüzünde yaşayanların dünyasıyla hiçbir bağlantısı olmayan uçucu, sırça, rakik ruhu, kıvrımlı elbisesinden ona işkence eden gövdesinden yavaşça çıkmış, başıboş gölgeler dünyasına gitmiş, sanki benim gölgemi de beraber götürmüştü. Ama gövdesi, hissiz hareketsiz, burada kalmıştı. Yumuşak kasları, sinirleri, damar ve kemikleri çürümeyi bekliyor, yer altındaki kurtlara, farelere lezzetli yiyecekler hazırlıyordu. Ve ben, mihnet ve meskenet dolu bu fakir odada, bir mezarı andıran bu odada, beni saran ve duvarların içine kadar nüfuz eden sonsuz gecenin karanlıklarında, uzun karanlık soğuk sonsuz bir gece geçirmek zorundaydım, bir ölünün yanında, onun ölüsüyle birlikte bir gece ve birden düşündüm ki, dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

Kör Baykuş / Sadık Hidayet

                      

Gece

 
1.

Gece yavas yavas geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa basladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa baslar baslamaz, her yer boza dönüsecek. Isıklar yanmayacak bir süre. Ne çukurda ne düzde. Tepelerin aydınlığı, bir süre, yeter gibi görünecek herkese. Sonra tepeler de karanlıkta kalacak. Dil bu karanlığın içinde yasayabilirmis gibi görünen tek sey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde. Karanlığın gerçekliğe benzer tek yanı, konusulabilmesi olacak. İki kisi arasında. İki duvar arasında. Sonra soyunmağa baslayacak insanlar. Gecenin açtığı yaralar biraz daha acısm diye. Genç kasların gerginliği geceye girecek. Pörsük kaslar bir pelteye dönüsecek gecenin içinde. Bir tek diller bilecek, tepelerde, toprakaltı saraylarında yanan ısıkları; yalnız dil söyleyecek bu ısıkta yıkanan tek hücreli hayvanları. Gece oluyor yavas yavas. Bağırsaklarımızın içinden yüreğimize gözlerimize doğru yükseliyor.

2.

Gecenin isçileri, gerçekte, ikindinin ilk saatlerinde görünmeğe baslamıstır sokaklarda. Tek tük de olsa. Onların isi, geceyi hazırlamak: Yer yer çukurlar açmak, örneğin; gecenin kolaylıkla birikip doldurabileceği çukurlar... Onlarm isi, geceye hazırlamak: Genç kasları, gece gelince daha kolay soyunsunlar diye, soyunmağa alıstırmak örneğin. Çıplak etlerinin içine doğru ince, soğuk demirler iteleyerek, kızgın saçmalar gömerek bu etlere, onları gecelerin en uzununa alıstırmak. Aksam saatlerinde gecenin isçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. Geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları âletler ellerinde, sokaklarda dolasırlar; sayılan da gitgide artar. Demirden yapılmıstır bu âletler; güzel sepilenmis derilerden kesilmis, seçkin ağaç türlerinden yontulmus, esnek reçinelerden dökülmüstür. Dövmeğe, yırtmağa, delmeğe, kıstırmağa, burmağa, koparmağa yararlar. Yakmağa, kırmağa da. Özellikle genç gövdeler üzerinde çalısmak için düsünülüp tasarlanmıs, gerçeklestirilmistir bu âletler.

3.

Gecenin isçileri, gerçekte, ikindinin ilk saatlerinden beri görünmüstür ortalıkta. Çoğu insanın, dikkatini çekmemis de olsalar. Gecenin isçileri dörtköse ekmekleri seviyorlarmıs, öyle deniyor. Belki dörtköse ekmekleri sevenler yalnız onlar değildir bu koca sehirde. Ama fırıncılar, tütüncüler, bakkallar, kendilerinden dörtköse ekmek isteyenlerin hepsinin gecenin isçileri olduğunu düsünürler nedense. Ekmek satılan yerlerde yuvarlak, uzun, dikdörtgen biçimli ekmekler de bulunur elbet. İkindi üstü, önce okul çocukları evlerine dönmeğe baslarken ekmek satılan yerlerde alısveris hızlanır. Yuvarlak, dikdörtgen, uzun, sobe, dörtköse ekmekler gitgide artan sayıda satılır. Küçük, iri, kemikli, yumusak, kirli, temiz, nasırlı, sıvıskan eller, ekmekler tasır. Gecenin isçileri sokak aralarında gezer. Yuvarlak ekmeklerin, dikdörtgen ya da sobe ekmeklerin, uzun ekmeklerin hangi evlere girdiğini gözlerler. Bu isi yaparken, öyle, çok önemli bir is görüyormus gibi davranmazlarsa da, onlara dikkat edenler sunu da görürler arada bir: Bir tanesi gider, bir kapının herhangi bir yerine, pek de belli olmayacak biçimde bir im çizer. Gözlemi is edinenleri sasırtacak bir seydir bu. Kapısı imlenen evlerin hiçbirinde dörtköse ekmek yenmemektedir; yoksa su ya da bu biçim ekmek yendiğini belirten bir im değildir bu. Üstelik, kapılar biraz da rasgele imlenir gibidir. Hiç değilse görünüste.

4.

Tepelerden birinde —en yükseği, en gösterislisi değil, onun yanmdakinde— Düzeltmen yalnızlığını yasar. Sessizliğin içinde. Düzeltmenin yalnızlığı küçümsenir gibi değil; hele gece indikten sonra. Gecenin yere doğru aktığını görmüstür penceresinden: Önce çukurlara, özellikle, gecenin isçilerince kazılmıs çukurlara; sonra ovaya dolduğunu görmüstür. İzlemistir saniye saniye. Isığın azar azar söndüğünü görmüstür yeryüzünde; evlerin pencerelerinde daha yanmadığmı görmüstür. Gecenin gündüzü kemirmesini önlemenin olanaksızlığına i' nanmak istememistir. Gecenin isçilerine nasıl engel olunabileceğini, ısığın yeryüzünde sönmesinin nasıl önlenebileceğini çok düsünmüstür. Bir olanaksızlığa inanmak istemeyebilir kisi, ama onu kabul etmek gerekince de içi parçalanmadan yasamını sürdürebilir. Oysa Düzeltmenin yalnızlığı, yeryüzünde sönen her yüzeyle acılasıyor, daha, daha daha acılasıyorsa, çok düsünüp çözümünü bulamadığı bir sorun karsısında eli kolu bağlı kalmasından. Karanlığın içinde, simdilik, yasammı sürdürebilirmis gibi görünen tek sey, daha önce söyledik, dil... Dil, Düzeltmenin su yalnızlığını biliyor, söylüyor. Daha doğrusu, söyleyebiliyor; simdilik. Gece gelip dilin üzerini de örttü mü, artık baykuslardan baska bir sey uçusmayacak gecenin içinde, ya da, yarasalardan baska... Bunların sesinden baska bir sey, bunlarm hısıltısından baska bir ses isitilmez olacak. O zaman da Düzeltmenin yalnızlığı, bir kuyunun çeperleri gibi saracak onu.

Baykuslar, yarasalar, yarasılar, kus baylar.

12/02/2013

Hayatın Anlamı



Bilinçsizliğin gecesinden hayata uyandığında irade kendisini sonsuz ve sınırsız bir dünyada, hepsi mücade­le eden, hepsi acı çeken, biteviye yanılıp sükutu hayale sayısız fert arasında bir fert olarak bulur; ve sanki sıkıntılı, eziyet verici bir rüyaymış gibi derhal geri­sin geri eski bilinçsizliğe koşar. Yine de o zamana kadar arzusu sınırsız, taleplerinin sonu gelmezdir ve her tat­min edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Bu dünyada im­kân dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, taleplerinin önüne nihai bir hedef koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya kifayet etmez. Bu çerçeve içerisinde şimdi düşünelim, hangisi olursa olsun bu tatminlerle genel olarak nedir insanın eline ge­çen? Çok kere her gün bitip tükenmez çaba ve sürekli tasa ile sefalet ve ihtiyaç ve kapıda bekleyen ölümle bo­ğuşarak zorla elde edilen bu hayatın safi sürdürülmesin­ den başka hiçbir şey. Bu hayatta her şey dünya mutlu­luğunun boşa çıkmaya yahut bir vehim olarak anlaşıl­maya yazgılı olduğunu ilan eder. Bunun sebepleri derin­lerde, bizzat eşyanın tabiatında yatar. Dolayısıyla birçok insanın hayatının kısa ve sıkıntılarla dolu olduğu görü­lür. nispeten mutlu olanlar da çoğu kez sadece görünüş­te mutludurlar, eğer değilse, uzun ömre sahip olanlar gi­bi, bunlar nadir istisnalardır; (kuş yakalamada kullanı­lan)* çığırtkan kuşlar gibi bunların mümküniyetinin de hesap dışı bırakılması icap ederdi. Hayat kendisini ge­rek büyük gerekse küçük meselelerde sürekli bir alda­nış (bir hile ve desise) olarak sunar. Eğer vaat ettiyse sö­zünde durmaz, ta ki arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar; kâhumutla kâh umut beslenen şeyle aldanmamızın sebebi budur.

Eğer verdiyse mutlaka almak için vermiştir. Me­safenin genişlemesi bize, eğer bunların aldatmasına
kendimizi hazırlamışsak, görme kusurundan kaynakla­nan yanılsamalar gibi birdenbire kayboluveren cennet­leri gösterir. Dolayısıyla mutluluk her zaman gelecekte,değilse geçmiştedir ve içinde bulunulan an, rüzgârın gü­neşli bir vadinin üzerinde sürüklediği küçük kara bir bu­luta benzetilebilir; bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman bir gölge düşü­rür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman ye­tersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri döndürü­lemezdir. Saat başı, her gün, haftada, yılda bir meydana gelen küçük büyük talihsizlikleri, bütün hesaplamaları boşa çıkaran aldatıcı umutları ve kazaları ile hayat bizi tiksindirmesi gereken bir şeyin öylesine açık bir şekilde damgasını taşır ki insanın nasıl olup da bunun farkına varamadığını, hayatın şükranla tadının çıkarılması ge­rektiğine ve insanın mutlu olmak için var olduğuna ikna olabildiğini anlamak güçtür. Tam tersine hem hayatın genel tabiatı, hem de sürekli aldatma ve aldanış bizde o fikri uyandırmalıdır ki bunlar bir sebepten ötürü bu şe­ kilde tanzim edilmişlerdir ve ne olursa olsun var olan hiçbir şeyin çabamıza değmediğine, bütün uğraş ve di­dinmelerimizin beyhude, bütün iyi şeylerin boş ve gelip
geçici, dünyanın her bakımdan müflis, hayatın da asla maliyetlerini karşılamayan bir iş olduğuna kani olabil­meliyiz, dolayısıyla irademiz böyle bir hayattan yüz çevi­rebilir.


İradenin bütün emellerinin, (peşinde koşup durduğu her şeyin) beyhudeliğinin kendisini bireyde kökleşmiş olan akla bildirmesinin ve anlatmasının yolu öncelikle zamanûn. Zaman şeylerin beyhudeliğinin, sayesinde ge­lip geçicilik olarak göründüğü biçimdir, çünkü onun sa­yesinde bütün keyiflerimiz ve zevklerimiz boşa çıkar ve ardından hayretle sorarız onlardan arta kalan şimdi ne­
rede diye. Bu yüzden bu beyhudeiiğin kendisi zamanın yegâne nesnel unsurudur ve dolayısıyla onun dışavuru­mudur. Bu sebepten ötürü zaman bütün algılarımızın apriori zorunlu biçimidir; her şey, hatta kendi öz varlığı­mız bile zamanda kendisini göstermelidir. Dolayısıyla hayatımız öncelikle bize başka bir şeyle değil, ancak bakır bozukluklarla yapılmış bir ödemeye benzer; ki bizim bu ödemeye karşı bir alındı makbuzu vermemiz gerekir; bakır bozukluklar günler, alındı mak­buzu ölümdür. Çünkü sonunda zaman, içinde ortaya çı­kan bütün var olanların kıymetiyle ilgili doğanın yargısı­nı bildirir, çünkü o onları yok eder:


Çünkü boşluktan ortaya çıkan her şey
Layıktır yok edilmeye:
Hiç var olmamış olsaydı
Daha iyi olurdu öyleyse.

Dolayısıyla her hayatın kaçınılmaz olarak koştuğu ve ölüm bizzat tabiatın kendisinin ellerinden çıkan yaşama iradesi hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararıdır. Karar bu iradenin, kendi kendisini hüsrana uğ­ratması mukadder oian bir mücadele olduğunu bildirir. "İstediğin" der, "böyle sona erer: daha iyi bir şey iste."

Dolayısıyla herkese hayatıyla verilen ders genel olarak şu gerçeğe dayanır: Kişinin arzularının peşinde koşup durduğu şeyler sürekli olarak onu aldatır, yanlış yola yö­ neltir ve o sürçüp sendeler, sonunda düşer; neticede bunlar neşe ve coşkudan ziyade sefalet ve ıstırap geti­rirler, ta ki dayandıkları bütün temel çökünceye kadar, çünkü o zaman bizzat hayatı ortadan kaybolur, nitekim o zaman bütün mücadelesinin, bütün arzusunun bir sapma, bir yanlış yol olduğuna kesin kanaat getirir.

( giriş)

Tarih Kavramı Üzerine


I

Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla oturur­ muş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakı­lırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağ­ lamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye
adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde ar­ tık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilme­ yen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.

II

“insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze,“

... bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksullu­ ğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç, içimizde oluşturduğu­muz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez ön­ görmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır, içimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz ha­vada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendileri­ni vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kur­tuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden ön­cekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de du­yumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık sus­muş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böyleyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, bizler bu dün­ yada beklenmişiz. O zaman, bizden önceki her kuşağa olduğu gibi bize de zayıf bir Mesih gücü verilmiştir ve bu güç üzerin­ de geçmişin de hakkı vardır. Bu, bedeli ucuz ödenebilecek bir hak değildir. Tarihsel maddeci, bunu bilir.

III

Olayları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin an­ latan vakanüvis, bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen, şu­dur: Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlarından her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür - mahşer gününün gün­ deminde olan bir alıntı.

 IV

Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açıla­caktır.
HEGEL, 1807

Marx’ın öğretisi doğrultusunda eğitilmiş bir tarihçinin sü­ rekli göz önünde bulundurduğu sınıf kavgası, ilkel ve maddi şeyler uğruna, başka deyişle inceliğin ve tinselliğin onlarsız dü­ şünülemeyeceği şeyler uğruna yapılan kavgadır. Bununla birlik­ te inceliğin ve tinselliğin sınıf kavgası içersindeki varlıkları, za­feri kazanana düşecek bir ganimet tasarımından farklıdır. Sözü edilen kavga içersinde bunlar, geleceğe güven duygusu ve yü­reklilik olarak, mizah duygusu, kurnazlık, yılmakbilmezlik ola­rak canlıdırlar ve geride kalmış uzak zamanları da etkilerler. Bunlar, iktidar sahiplerinin her zaferini sürekli olarak yeniden sorgulayacaklardır. Tıpkı çiçeklerin başlarını güneşe çevirmele­ri gibi, geçmiş de, gizli bir güneşe yönelimin etkisiyle, tarihin göklerinde bugün yükselmekte olan güneşe dönmek çabasında­dır. Tarihsel maddeci, değişimlerin bu en göze çarpmayanını anlamak zorundadır.

V

Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak gö­ze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir. “Gerçek bizden kaçmayacaktır.” - Gottfried Keller’e ait olan bu söz, ta­ rihselciliğin kendi tarih anlayışı içersinde tarihsel maddeciliğe yenik düştüğü noktayı tam olarak göstermektedir. Çünkü bura da, geçmişte kendisinin de düşünülmüş olduğunun bilincine varmayan her şimdiki zaman’la birlikte, bir daha geri getirilmesi olanaksız biçimde yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir gö­rüntünün varlığı söz konusudur. Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘'gerçekte na­sıl olduysa, öyle” bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anın­da parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir. Tarihsel maddecilik için önemli olan, geçmişe ilişkin bir görüntüyü,tehlike anında tarihsel özneye ansızın gözüktüğü biçimiyle koru­maktır. Tehlike, hem geleneğin varlığına, hem de o geleneğin ses­
lendiklerine yöneliktir. İkisi için de aynı tehlike, yani kendini ege­men sınıfların bir aracı kılma tehlikesi vardır. Her çağda yapılmasıgereken, geleneği, onu alt etmek üzere olan konformizmin elin­
den bir kez daha kurtarmak için çaba harcamaktır. Çünkü Mesih, yalnız kurtarıcı olarak gelmez; şeytanı alt eden sıfatını da taşır. Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği,
yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacak­lardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir.

VI

Acıların yankılandığı bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün.
BRECHT, Üç Kuruşluk Opera

Fustel de Coulanges, geçmiş bir dönemi yeniden kafasında canlandırmak isteyen tarihçiye, tarihin o dönemden sonraki akı­şına ilişkin tüm bildiklerini düşüncelerinden uzaklaştırmasını öğütler. Tarihsel maddeciliğin ilişkilerini kestiği yöntemi bun­dan daha iyi belirleyebilmek, olanaksızdır. Bu, bir özdeşleyim yöntemidir. Bunun kaynağı, yüreğin üşengeçliğidir, acedia 'dır (umursamazlık); bu üşengeçlik, yalnızca bir an için parlayıveren gerçek tarihsel görüntünün üzerinde egemenlik kurulmasında duraklamaya yol açar. Ortaçağın tanrıbilimcileri, bu yürek üşen­ geçliğini hüznün gerçek kaynağı sayarlardı. Bu hüzünle tanışmış olan Flaubert, şöyle yazar: “Kartaca’yı yeniden canlandırabilmek için ne kadar hüzne katlanmak gerektiğini pek az kimse kestire­ bilir.” Tarihselciliği izleyen tarihçinin aslında kiminle özdeşleş­ tiği sorulduğu takdirde, bu hüznün doğası açıklık kazanır. Soru­nun yanıtı, kaçınılmaz olarak galip gelenle özdeşleşildiğidir. Gel­ gelelim belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki bütün galiplerin mirasçılarıdırlar. Bu durumda galip gelenle özdeşleş­
me, her zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaktadır. Bu söylenenler, tarihsel maddeci için yeterlidir. Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de, âdet olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır. Bu ganimet, kültür varlıkları diye adlandırılmak­tadır. Tarihsel maddeci, bunları arada bir uzaklık bırakarak izle­yen gözlemci kimliğindedir. Çünkü önünde kültür varlıkları di­ye gördüklerinin hepsi, insanın tüyleri ürpermeksizin düşüne­meyeceği bir  kaynaktangelmektedir. Bunlar varlıklarını, yalnız­ca onları yaratan dehalara değil, ama aynı zamanda o dehaların çağdaşlarının adı anılmayan angaryalarına borçludur. Kültür ala­nında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek sü­reci de barbarlıktan uzak sayılamaz. Bundan ötürü tarihsel maddeci, sözü edilen gelenekten olabildiğince uzaklaşır. “Tarihin tüylerini tersine fırçalamayı”, kendisi için görev sayar.

12/01/2013

Küçük çocukların küçük hikayeleri gibi…




Söylenememiş ya da yarım söylenmiş,

El verdiğimde tutar sanmıştım hayat… ama parmaklarım kırıldı. Hüzün çöktü ruhuma, derin ve koyu… Sözlerin kıyısına vurdum kendimi. Soğuk sessizliğini dinledim dalgalarının. Sanki bu hayat benim değildi, birinden emanet almıştım.

 ölüm ve o … tuhaf … iki kelimeyi yan yana getimek ağır geliyor. Vardı ve artık yok…birini kaybettiğinizde içinizdeki o garip sancı kuşkusuz anıların çaresiz çırpınışlarıdır. Anılar artık sahibini yitirmiş, eksik ve içi kan ağlar bir haldedir. Ardından pişmanlıklar ve keşkeler gelir…



Ruhum dinlendi.
Ve artık biliyorum.
Senin emanet ettiğin kırık cümleler değilim.
Ne gece gördüğün düşüm ne de kaybolan hüznün…
Uzaktan bakıyorum manzarana…
Görüyorum işte orada, tam yanında duruyorum.
Oysa karşıdan bakıyorum ikimize.



 

Zamanı yırtarak çıkıyordu sonsuz gölgelerinden,
Ruhu artık onu kabul etmiyordu.
Sevgiyi hırçın dalgalara bırakmıştı çoktan
Ve artık geçti ümit etmek için,
Yılan kendi zehrini içiyordu zevkle,
Son bulmuşların hikayesi çoktan okunmuştu…
Çok ağlayanlar, gülmeyi,
Çok sevenler, sevilmeyi unutmuşlardı.
Artık umursamamaktı intikamın en keskin yolu …

ps: 1:44:00 anlat Sezen dinliyoruz.


11/26/2013

Ninatta’nın bileziği




dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum.

dedim ki: bir insan, bir nehri nasıl severse, ki nehir o insanı bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum. bir çocuk, oyunu nasıl severse ki oyun o çocuğu bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: bir genç kız, bir çiçeği koparmadan, uzaktan koklayarak. nasıl severse, ki çiçek o genç kızı bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum, gülümsemeni eksik etme yeter.

senin sesin, benim en sevdiğim şarkıydı.

                   

Rede an den kleinen mann



"bu dünyada benim kim olduğuma karar verecek olan yalnızca benim, başka hiç kimse değil. ben biyolojik ve kültürel bir melezim ve bütün sınıfların, ırkların ve ulusların fiziksel ve zihinsel ürünü olmaktan, senin gibi saf ırk olmamaktan, şovenist olmamaktan ve bütün sınıfların, ırkların ve ulusların küçük bir faşisti olmamaktan dolayı gurur duyuyorum."

".. ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim. ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.

ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum. ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır. eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm. ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)

ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim. ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum. ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum.

11/25/2013

Rüya




Büyük bir çayırda bekliyordu. Yoksa, bir tarla mıydı? Belki de bir meydandı; çünkü büyük bir saatin altında duruyordu. Hayır meydan değildi, çayırdı; çünkü, her yandan papatyalar açmıştı. Papatyaları çok iyi hatırlıyordu. Elinde bir karanfil demeti, birini bekliyordu. Nermin’le daha evlenmemişti. Evet, onu bekliyordu. “Nermin gene geç kaldı,” diye düşündü. Oysa Nermin hiç geç kalmazdı. Güneş, ekinlerin saplarında ışıldıyordu. O halde bir tarla olmalıydı. Çevresine baktı: uzakta koyu bir orman vardı, gökyüzü parlak ve bulutsuzdu. Koyu renk elbisesini giymişti. Kendini görüyordu. Koyu renkli orman, uçsuz bucaksız buğday tarlasının içinde -demek bir buğday tarlasıydı- bir leke gibi duruyordu.

Birdenbire, ormanın içinden bir kalabalık çıktı: koyu renk bir kalabalık; Turgut gibi onlar da koyu renk elbiselerini giymişler. Sonra, ekinlerin arasında kayboldular. Elindeki demeti yere atarak, kayboldukları yöne doğru koşmaya başladı. Nedense çok yorgundu; bir türlü ormana ulaşamıyordu.
Birden karşısına çıktılar. Yüksek ekinlerin arasından Turgut’a doğru gelmişlerdi demek. Ellerinde, kayışlarla tuttukları bir tabut vardı. “Demek bugün gömeceksiniz?” dedi onlara. Adamlar tabutu yere bıraktılar. Ceplerinden kara mendiller çıkarıp terlerini sildiler. Turgut yüzlerini hatırlayamıyordu bu adamların. Bir süre karşı karşıya durup konuşmadılar. Sonra, adamlardan biri; “Bu kadar paraya
yapılmazdı bu iş,” dedi. “Bize bu kadar ağır olduğunu söylememiştin.” “Ben de bilemedim,” diye çekinerek karşılık verdi Turgut. “İnsan ölünce çok daha hafif olur sanmıştım.”


Turgut’a bakmadan konuşuyorlardı sanki. “Onu bilemeyiz,” dedi bir başkası. “Artık gömmek de sana düşüyor beyim. Geç kaldık zaten. Haşim Beyin cenazesi kalkacak daha. Karısı yeşiller giymemizi istiyor. Gidip bir de elbise değiştirmek var.” İriyarı olanları dönüp gittiler. Onların çekilmesiyle, Turgut’un daha önce göremediği çok küçük birkaç adam ortaya çıktı birdenbire; kısa boylu ve şişman
adamcıklar. “Hüküm okunuyor,” diye bağırdı içlerinden ince sesli biri. Herkes ceketini ilikleyerek tabutun çevresini sardı. Keskin güneşin sertliğine rağmen yüzler seçilmiyordu. Belli belirsiz kıpırdanmalarından, bir hazırlık yaptıkları anlaşılıyordu. “Ne hükmü? Ölen adamdan daha ne istiyorsunuz?” diye bağırdı Turgut, ya da ona bağırıyormuş gibi geldi; sesini duyduklarından kuşkuluydu. Cebinden bir kâğıt parçası çıkarmaya çalışan adama doğru atıldı. Ayağı tabuta takıldı, yere düştü. Tabut, bu çarpmayla yerinden oynadı ve hemen yanındaki çukura yuvarlandı. Demek çukur varmış. Demek, Turgut’un düşündüğünün, bilmeden istediğinin tersine, hep dışarda, güneşin altında ve papatyaların arasında kalamayacaktı Selim. “Tabut ne kadar hafifmiş,” diye düşündü. “Yalancı herifler. Boş yere yarım bırakıp gittiler işi.” Ayağa kalktı. Küçük adamlar da kaybolmuştu. Çukura baktı: derin, karanlık ve biçimi belirsiz bir çukurdu bu. Tabut görünmüyordu. Bu karanlık kuyunun çevresinde dolandı. Yeni kazılmış toprağın çimenlerle birleştiği yere bir taş dikilmişti. Taşın üstünde kabartma bir yazıt vardı. “Hiç olmazsa yazıt koymayı düşünmüşler bu çarpık taşın  üstüne.Düzgün bir yazı olsa.” Taşa yaklaştı, okumaya çalıştı. Kargacık burgacık harfleri zorlukla söktü:

“TURgUT ÖzBEn 1933-1962.” Geriye sıçradı: “Hayır! Olamaz!” İçinin boşaldığını hissetti birdenbire: göğsünden midesine, oradan da bacaklarına doğru bir kayıp gitme. “Hayır! Selim olmalı!
Ben, Nermin’le buluşacaktım.” Birden yanında Selim’i gördü, tarifsiz bir korkuya kapıldı: acaba? Bütün gücüyle çenesini oynatmaya çalıştı: “Doğru mu bu, Selim? Nasıl olur? Sen de biliyorsun ölmediğimi, değil mi? Yoksa ikimiz de öldük mü?” Selim başını salladı. Nasıl anlamamıştı. “Demek
tabut bunun için hafifmiş. Ama ben o kara adamları gördüm, konuştum onlarla.” Selim gene başını salladı: “Onlar seni görmediler ki.” “Parayı az bulduklarını söylediler ama...” “O sözler sana değildi. Cenaze memuruyla konuşuyorlardı.” Kendi ölümüne üzülmekle birlikte, Selim’i gördüğüne sevinmişti. “Belki o da ölmemiştir,” diye düşündü. “Peki, hüküm neydi Selim? Kimin hakkındaydı? Benim mi, senin mi?” “Bilmiyorum.” dedi Selim: “Her zaman söylemezler. Zaten, bilinen, beylik sözlerdir. Her hükümden bir kaç kopya çıkarırlar. Aynı günde gömülenler için okurlar. Çok merak ediyorsan, Haşim Beyin törenine gider öğreniriz.” “Hayır, sen anlat.” Selim omuzlarını silkti: “Hepsi aynıdır, dedim ya.” Turgut, içinde ifade edemediği tatlı bir duygunun varlığını duyarak direndi: “Hayır, sen gene anlat Selim. Sen başka türlü söylersin. Sen anlatınca beylik olmaz.”

Selim, gözlerini, ileriye, çimenlere, papatyalara ya da onlardan öteye, hiçbir şey görmüyormuş gibi, hep Turgut’un onu hatırladığı gibi dikerek kısa bir süre sustu. Sonra, parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi ve yarım bıraktığı bir sözü tamamlıyormuş gibi konuşmaya başladı: “Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. Biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiçbir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm.” Turgut kendine acıyordu. Ölümün getirdiği durgunluğu yırtmak istiyordu: “Bir yararı dokunuyor mu bizlere?” Selim başını salladı: “Öldükten sonra neyin yararı dokunur ki?” “Doğru.” Durumu kabul etmeye başlamıştı; kendine ve bilemediği, tanımlayamadığı şeylere acıması artıyordu. Bir yandan da bu durumdan kurtulmak için yüreğini acıtan bir çaba göstermeye çalışıyordu.

 “Papatyalar...” diye söylendi Selim.

“Papatyalar... burada o kadar çok var ki...”

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

11/22/2013

Fulia


bayan
uzağınız ne kadar yakın bana
ne kadar mesafe var
dudaklarımla
dudaklarınız arasında
bir öpüşten diğerine
kaç yudum şarapla gidilir
sarhoşmudur insan
şişelermidir sarhoş yapan...

/yoksa sevmek midir adamı adam, kadını kadın yapan/

bir güneş batımında
bir yağmur doğuyor gökyüzünden
hep senin yüzünden
yüzümden düşüyor damlalar

bak
susuyorum
sen sustukça ben büyüyorum
kocaman oluyorum yüreğinde
bir yol yürüyorum
yüreğimden yüreğine
sen bilmesende
aydınlatıyor ışığın beni gecelerde
sığmıyorsun gündüzlerime
tüm kokuları içine saklayan
bir çiçek gibi düşüyorsun ellerime
ve üşüyorsun
soğuksun belkide
yanında değilim ya hani...
oysa varım içinde
hissedebildiğince...

"Fulia..."


Çölde su yarasıdır dudaklar...

rengi ahengini kaybetmiş
bir masalın sonunda yaşlandı AŞK
dilek niyetine
çaputlar çiçek açtı bahara...

kırık düşler balosunda
hüzünbaz bir dans merasimi
dudaklarında eflatun yalnızlığıyla
şımarık siyah gözlü bir kadın...

derin bir çöl dekoltesi
/teni/
gökyüzü bulaşığı, yağmur s'isli gözler

siyahi bir yürek mahzeni
/tozlu/
kırmızı şarap şişelerinin esrikliği
kalp kulakçıkları
Tanrı karıncıkları
ışık görmeyen...

kendi yelkovanında
ölüme asılı
/bir adam/
/bir zaman/
sızı...

hiç durmadan
öylece duran...

...

hiç durmadım, dolaştım gözlerinin yollarında
yüreğine varana kadar durmayacaktım
her kıyıya vuran dalgayı sesin sandım
bundandır denizlere aşinalığım...denizi sevişim… sensizliğim…

şehirleri sen sandım
koca koca gözlerini açıp kapatarak bakıyorlarda…
gece ışıl ışıl parıldayan uzaklara baktım
seni gördüm her sokak başında…

vuruldum..

bir mermi yarası değil belki
Aşk acısı
Kalb ağrısı
İnce bir sızı… Acısı durmadan yüzüme gülen kötü bir masal kahramanı gibi…

Gökay Birkan Sucaklı


Kayıp Düşler Atlası

11/19/2013

The Division of Gravity


 Ve geleceklerin uçuşun ortasında düşmek gibi bir huyları vardır..
Bir süre sonra , güneş ışığının ne kadar yakıcı olduğunu öğrenirsin eğer fazla maruz kalırsan..
Bu yüzden başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden kendi bahçeni kendin yarat ve kendi ruhunu kendin süsle..
Ve göreceksin ki dayanıklısın...Ve kuvvetlisin..Ve değerlisin..
Ve öğreneceksin...Öğreneceksin...


11/18/2013

A! Etika





"bizi hep erdemlere ittiler" ve "kendi
isteklerime uygunluğumdur erdem" ise
ben beni ittim, bizdim

I

aşkın atasözleriyle bayağılaşmış esrik dehlizler
kara gülüşün ağısı, unutkan inanış
bir ânâ sığınan ölüm, labyrinthos, gözler
şiir formülleri: a yoktuydu, e idi, ö!
uyuklayan kedi mırıltılarıyla aydınlan ey! kalp
sen kısa sabah yürüyüşlerine söylenmemiş
birşeyler bıraktıydın; kim sordu
sabuklayan zihin dolambaçlarında etika
bir ova, bir nehir, bir yer adıydı: viva la vita

II

düz'gün dokusu unutulurken gömüsünde hayatın
sırdır ki sözüm yedi gök altında
gömülen büyük aile: es! çözülürdü ars
hars söner, asılır yedi askı çöldolabına
ayağımı toprağa vurduğum yerden fışkırırdı serap
a! kör ölür savaş biter. Hektor'un cenaze şöleni
"atları iyi süren"... atları... ad... atikada hayat
est! indi sin yeryüzüne, sır döküldü; feryat

III

görmezlerdi, göstermezdik, büyür uçlarında uçurumun
uyumsuz ölüm yasaları uydururdu atonal tanrılar
dizboyu cinayet bono kırdırır: gülüş
üşüşür diplerde, gelirdi eşkenar sevicileri
agora ve ün! tokuşturmaları ıskalayarak
gelir ve sararmış sabah buluşmalarını bulur
ne dediydin neler oldu İthaka: dur!

IV

aziz Jean-Luc göstermişti, ansızın kesilir sürmekte olan
uy ve uydur erdem sözüne şehvetini
yoksul akşam kırıntılarında majör dalgalar muare
yalnızgezeri götürür limansız hollandalılar müzesine
sürgit taşıyacak mısın bu zıkkım izleği
ey hakik: öl ve dağılsın kentin belleği


ps; tamam düzelttim fotoğrafı,elleşmicem bir daha da , söz :)

11/17/2013

Yabancı




Söyle, Anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı? ”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu? ”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi? ”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı? ”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı? ”
“Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları! ” 



  

11/14/2013

London Grammar - Nightcall



Her anı ölüdür.

Şimdi sen de bir anısın. Sen de ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve her şeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere. Ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere. Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgârları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgâra, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.

Başka hiçbir şey.

Şimdi sen bir anısın. Tenin herhangi bir yerde sürdürecek yaşamını. Hiçbir sevginin ardından gidemem. Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur.  Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez.  Yaşam gibi. Ölüm gibi.

Yaşamın Ucuna Yolculuk - Tezer Özlü 1984

Hiç

 
Baba evimizin bir duvarında asılı çerçeve içinde eski Türkçe bir hat yazısı vardı. Yazı olarak biçimi güzeldi ama hiç bir maddi değeri yoktu. Fotokopiydi çünkü. Yazının anlamı “hiç” idi. Maddi değerinin olmadığını vurgulamak ister gibi. “Bu ne demek” diye soranlara “hiç” diye cevap vermeyi severdi babam. Üsteleyenlere de “yazının anlamı hiç” derdi. “Yani ne demek” diye hala üsteleyen olursa “herşey bir koca hiçten ibaret değil mi? İşte onu anlatıyor bu yazı” diye açıklardı. 

          
İstanbul Hukuk Fakültesi’ni ve Paris Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirmişti babam. İngilizce ve Fransızca bilir, Edgar Allan Poe gibi çevrilmesi son derecede güç yazarlardan belki de yalnızca kendisi için çeviriler yapardı. Paris dönüşü İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne asistan olarak girmişti. Paris’e gitmeden önce, Hukuk Fakültesi’nde, Nazi Almanya’sından kaçıp İstanbul’a gelen, birçok ünlü hocanın öğrencisi olmuş, Paris dönüşü asistan olarak girdiği İktisat Fakültesi’nde ise Faşizmden kaçıp İstanbul’a gelen Umberto Ricci adlı bir İtalyan profesörün asistanlığını yapmıştı.
 
II. Dünya Savaşı bitip de İtalya demokrasiye dönünce Umberto Ricci ülkesine dönmek üzere İstanbul’dan bir gemiyle ayrılmış, gemi Mısır’a uğradığında kalp krizi geçirmiş ve yıllar yılı uzak kaldığı ülkesini son bir kez göremeden Mısır’da ölmüştü. Ricci gibi yeni şeyler söyleyen bir bilim adamıyla çalıştıktan sonra asistanlığın pek bir anlamı kalmadığını anlatmıştı babam, niçin asistanlığı bıraktığını sorduğumda. Ankara’da daha yüksek ücretli üst düzey bir kamu görevi teklifini kabul etmişti. İki çocuğu olunca İstanbul’da aldığı asistan maaşı yetmez olmuş olsa bile eminim işin parasal yanı onun için önemli değildi. Bilimsel çalışma ortamındaki değişimdi asıl canını sıkan. Yoksa bırakın her şeyi bir yana, bütün çocukluğu ve gençliği İstanbul’da geçmiş, bütün ailesi İstanbul’da olan birisinin pılıyı pırtıyı toplayıp 1940’ların sonunda Ankara’ya gitmesi kolay iş değil. Sanırım o gidiş bir çeşit uzaklaşma isteğiydi bulunduğu çevreden. Ya da birden bulunduğu ortama yabancı hissetmeye başlamıştı kendisini. O yabancılık duygusunun Ankara’da azalacağını düşünmüş olsa gerek o sıralar. Oysa Ankara daha da yabancı hissettirir insanı kendisine. Ne zaman ilk kez bulup da çerçeveletmişti bilmiyorum ama o “hiç” yazısını hiç ayırmamıştı babam yanından.   
 
Dünyadaki en büyük ayrıcalıklardan birisi can sıkıntımızı, çözümsüzlüklerimizi paylaşabileceğimiz birilerinin olmasıdır. Bizi anlayacak, dertleşebilecek, çözüm bulamasa bile teselli edebilecek birisini bulduğumuzda kısmen kurtuluruz yabancılık duygusundan. Sonra giderek başkalarının yabancılığını paylaşıp yol gösterme sırası bize gelir. Ve o zaman anlarız ki aslında yapılabilecek olanlar sınırlıymış. Onu anladığımız anda işin tılsımı bozulur. Geriye bir koca hiç kalır. Ve başlarız geçmişin gerçek olup olmadığını düşünmeye. Umberto Ricci diye birisi yaşamış mıydı? Ya babam? Bütün bu geçmişi ben mi yaşadım? Yaşadıysam nerede? Yaşamadıysam bu hayal meyal hatırladıklarım ne? Neydi bunlar? Hepsi bir hiç mi yani? 
 
Yaşıyor olsaydı babama sorardım bütün bu çözümsüz soruları. O mutlaka yanıtlardı. Ya da belki duvardaki yazıyı gösterirdi bana.
 
(Bu yazı ilk kez 27.07.2003 tarihinde Radikal Gazetesinde yayımlanmıştır.)

Kendime Yazılar

Aşık Olunabilecek Bir Erkeğin Özellikleri


1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.
2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)
4- Herkes adamın haftada en az bir kere yıkanmasına razıyken Ferit, her gün yıkanmasında diretiyor.
5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.
8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.
9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).
10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.
12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.
14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
16- Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.
18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.
20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.

Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.

Kaç yaşında bu zavallı acaba?

Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.
Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.

Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”

11/12/2013

Asri Zamanlar



I.
Papirüs, mürekkep, tüy.
Koyu bir çağın çekirdeğine doğru
bir uğultu yükseliyor kökümden doruğuma,
bir harita açıyorum önüme: Sonsuz ölçekli,
yeryüzünü, gökleri ve göklerin ötesini örten,
dağ, koyak, iç deniz, açık deniz, ölü deniz için;
dere tepe düz giden derviş yüzüm,
abdal sesim, keşiş bakışım için bir harita.
Flaneur, wanderer, aylak evliyayım
yenilmez hayretler içinde: Nerede yuvam,
nerede öldürdüğüm ağam için diktiğim
sessiz çöl anıtı, nerede durmadan doğurduğum
gece çocukları: Bir karabasan gibi çöküyorum
birdenbire üstüme, sanki çağırılmamış
bir sağanağım: Gelip geçiyorum heryerden,
taşsam taşırsam da.


II.
İkizim, eşim, aynam benim: Yıkılıyor
Çağ ve karışıyor bütün takvimlerin
sayfalarını boşluğa savuran rüzgârda
günler ve geceler. Saatler duruyor
ki kuramıyoruz bir daha, akreple
yelkovanın çelişen yüzlerinde
o titiz dengeyi. Bir vida hiçbir yive
denk gelmiyor artık, bir fiil
dolaşıyor dilimin ucunda ve
içinde büyük, hızlı, sessiz, keskin bir kuş
kanatlarını hazırlıyor,
geridönüşsüz bir uçuşun eşiğinden acıyla,
biraz gururla bakıyor ötelere,
ufkun ardından gelen ufukların
sonsuz aritmetiğine
ve bir yaydan fırlar gibi
kanatlarını açmadan
yerçekiminden uzaklaşıyor,
görünmez kaynağının görünmez gücüyle.


III.
Bir kuş ki
çağlayan insan adalarının üstünden,
yaralı, sakat, umarsız kalabalığın
içindeki azalmak bilmeyen sancıyı gözlüyor:
Kent: Cennet mi lağım mı
aşağıda akan ve donan, anlayamıyor.
İrin keseleri patlamış, milyonlarca
küçük boncuk cıva dağılmış: Çekiyor,
değiyor, itiyorlar birbirlerini birbirlerinde
ve kaba bir hışırtıyla kalabalığın arasından
kefen yırtılıyor bir uçtan ötekine:
Mezar atölyelerin, ecinnili
uçsuz bucaksız kırtasiye yığınlarının,
dev kazanların ve binlerce çatal
kaşığın birbirine karıştığı bulaşık
havuzlarının, yatak odalarına
sinmiş kısır cibinlik kokularının,
şırıngaların inanılmaz bir gürültüyle
doldurduğu hastane çöplüklerinin,
martıların gagalarına takılmış gotik
iskeletlerin, sinekleri, çekirgelerin,
ağıtların, kahkahaların ve çığlıkların
üstünden uçuyor, uçuyorum.


IV.
Budur paylaşamadığım eğinim:
Hayatın belkide ortasına indim
ve yıllardır gözümden süzdüğüm can
ve eşya alaşımı çekildiğim kovukta
bile kanattı, yattığım çileyi.
Adamlar tanıdım, pörsümüş bir düş
çehresiyle et ve kemik torbasına döndüler,
yıldan yıla, dövme ve mühür, geçerek.
Kadınlar tanıdım, yeni ve eski kadınlar:
Sanki birer dolunay, nasıl aydınlık,
nasıl geçici birer unutuluş masalı.
Çocuklar: Bir çıban gibi patladı
onlarla gelişen umutsuzluk kavmi.
Herşey değişti sandım, hiçbir şey
değişmedi şu mıhlandığım odada.


V.
Yıllar önce, beton dut ağaçlarının
henüz rahim toprağa ekilmediği o
kopuk, direnen sabahta salıverdiğim
uçurtma sürdürüyor mu yeminli
sonsuzluk sevdasını? Bir heybeye
biraz azık, biraz telaş, sayısız
düş tohumu doldurup yola düşen
kardeşim vardı mı varılmaz bildiğimiz
vahaya? Ben buradayım ve bekliyorum
hâlâ, yorgun bir ulağın getireceği
çağrıyı.


VI.
Söyle ey durgun yüz, ne beklediğini
artık bilmeden bekleyen boş kafes:
Şimdi burada yaşadığımız, düne ve yarına
yürüyor mu? Ötede, denemediğimiz yönlerde
hastalığın bulaşmadığı bir adada, bir inde,
sisli bir dorukta buluşabilir miyiz bir gün?
Kardeşlerim: Ne zamandan beri nerede
saklıyorsunuz saf ışığı? Hala mağarada mısınız,
kör gövde ve kör gölge,
uykunun düşte ördüğü bir seddin arkasına mı
gömdünüz bozulmaz altını?
Sorular soruyorum ve işte gece gündüz
bir çıkını boşaltıp dolduruyorum: Yol uzun
ve içimden kopup giden öncünün
geri dönmeyeceğini biliyorum.


VII.
Bir yankı yok mu som yabancıya?
Elimde çözemediğim bir düğüm, yüzümü
döneceğim bir ateş yakamıyorum terkimdekilerle:
Papirüs, tüy, mürekkep.
Birşey eksik, bir takı. kopuk dilimin ucunda
yerde kıvranan iki anlamlı bir tek fiil,
belki karmaşık bir tamlama: Yıllardır
uyumadım, sonsuz bir çalışmada sınadım
duyularımı, içimdeki organları kurumaya
terkettim: Uçtum ve kanımı temizledim yalnız,
aranızda: Hıncahınç rıhtımlara uğrayan
ıssız bir tekneyim ben.


Diri Gömülen




Bir delinin notlarından

Soluğum kesiliyor, gözlerimden yaş akıyor, ağzım acı mı acı, başım dönüyor, yüreğim sıkışık, bedenim yorgun, ezik ve gevşek.

Bilinçsizce yatağa düşmüşüm. Koliarım enjeksiyon iğnesinden delik deşik. Yatak ter ve ateş kokusu veriyor. Yatağın yanına konmuş küçük masa üzerindeki saate bakıyorum. Cumartesi, saat on. Ortasına elektrik ampulü asılmış odanın tavanına bakıyorum. Duvar kağıdının üzerinde pembe ve açık pembe çiçek ve dal desenleri var. Arada bir de dala yanyana konmuş iki kuş. Biri gagasını açmış,
sanki ötekiyle konuşuyor. Bu görüntü, beni yerimden ediyor. Bilmiyorum nedense, hangi yana dönecek olsam, gözümün önünde odadaki masanın üzeri şişe, fitil ve ilaç kutusuyla dolu. Yanık
alkol kokusu, sevimsiz odanın kokusu, havaya dağılmış. Kalkıp pencereyi açmak istiyorum. Fakat aşırı bir tembellik beni yatağa çivilemiş

Sigara içmek istiyorum; canım çekmiyor. On dakika geçmedi, uzayarı sakalımı traş ettim. Gelip yatağa düştüm. Baktığını aynada hayli süzülüp, zayıfladığımı gördüm. Güçbela yürüyordum. Oda karmakarışık, bense yalnızdım. Beynimde bin türlü şaşılası düşünce dönüyor, dolaşıyor. Onların
tümünü görüyorum. Ama yazmak için en küçük bir his, ya da gelip geçici en küçük bir hayal yok; yaşamımı baştanbaşa açıklamalıyım, o da mümkün değil. Bu düşünceler, bu duygular yaşamırnın
bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, hissettiğim ya da zihnimde tarttığım fikirlerle dolu hayat tarzının bir neticesidir. Tüm bunlar benim vehimli ve anlamsız varlığıını oluşturmuş. Yatağımda yuvarlanıyorum. Anılarımı birbirine karıştırıyor, bozuyorum. Perişan ve delicesine düşünceler beynime basınç yapıyor. Ensem ağrıyor, ok gibi bir ağrı giriyor, şakaklarım dağlanmış
gibi yanıyor, kıvranıyorum. Yorganı üzerime çekiyorum; yorulduğumu düşünüyorum. Kafatasımı açıp, bütün bu gri yumuşak kıvrım kıvrım yığını çıkarıp uzağa atsaydım, bir köpeğin önüne atsaydım, ne iyi olurdu!

Hiç kimse anlayamaz. Hiç kimse anlamayacak. Her taraftan çıkınaza düşen kimseye "Al başını git ve geber" derler. Ancak, ölüm insanı istemediği zaman, ölüm de insana sırt çevirdiği zaman,
gelmeyen ve gelmek istemeyen ölüm .. !

Herkes ölümden korktuğu halde, ben yaşadığım için kendimden utanıyorum. Ölümün insanı istemeyip, geri durması ne korkunçtur! Yalnız bir şey beni teselli ediyor. İki hafta önceydi. Gazetede okudum. Avusturya'da biri tam on üç kez çeşitli yollarla kendini asmaya teşebbüs etmiş, intiharın bütün basamaklarını geçmiş. Kendini ipe çekmiş, ip kopmuş. Kendisini nehre atmış, sudan çıkarmışlar vesaire. Nihayet son defa evi boş bulunca, mutfak bıçağıyla ne kadar damarı varsa kesmiş ve bu on üçüncü kez, ölmüş! Bu bana teselli veriyor! Hayır, hiç kimse intihar kararına varmaz. intihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar. İşte bu alın yazısının hakimiyet gücü vardır. İnsana hükmeder. Fakat aynı zamanda bu, benim. Kendi kaderimi kendim yarattım. Şimdi artık elinden kaçamam, kendimden.kaçamarrı. Kısacası ne yapılabilir? 

Yazgım benden daha güçlü.

Aklıma ne hevesler geliyor? Uyuduğum zaman canım neler çekiyordu? Küçük bir çocukturrı. Bana masal söyleyen, ağzının suyunu akıtan Gelin Bacı burada baş ucumda oturmuştu. Aynı şekilde ben yorgun, bitkin, yatağa dü~müştüm. O baliandıra baliandıra bana masal söylüyordu ve yavaşça gözlerim kapanıyordu. Düşünüyorum da çocukluk devirlerimden bir kısmını çok iyi hatırladığıını
görüyorum. Sanki dünmüş gibi çocukluğumdan pek farklı olmadığımı görüyorum. Şimdi ise tüm karanlık, alçak ve beyhude hayatımı görüyorum. Acaba o zamanlar mutlu muydum? Hayır, ne büyük bir yanılgı! Herkes çocuğun mutlu olduğunu zanneder. Hayır, çok iyi hatırımdadır. O zamanlar çok daha hassastım; hem taklitçi, hem kurnazdım. Görünüşte gülüyor ya da oynuyordurnsa
da, içten en küçük bir dil yarası, bir iğneli söz, ya da en küçük sevimsiz ve saçma bir olay, saatler boyunca düşüncelerimi işgal ediyordu ve ben kendi kendimi yiyip bitiriyordum. Aslında bu doğanın ölü yıkayıcısı, beni alsın götürsün. Cennet ve cehennem kişilerin içindedir diyenler haklıdır. Kimileri dünyaya mutlu olarak gelir, kimileri de mutsuz. Elimde tuttuğum, yatakta not aldığım yarım kırmızı kaleme bakıyorum. Aynı kalemle randevu yerini yazdığım notu, yeni tanıştığım kıza verdim. İki üç kere birlikte sinemaya gittik. Son gittiğimiz film, bir şarkıcının filmiydi. Bir sahnede Chicago'lu ünlü şarkıcı "Where is my Silvia?" şarkısını okuyordu. O kadar hoşuma gitmişti ki, gözlerimi kapayıp kulak verdim. Onun güçlü ve çekici sesi hala kulaklarımdadır. Sinema salonu çınlıyordu. Onun hiçbir zaman ölmemesi gerektiği aklıma geliyordu. Bu sesin bir gün susacağına inanamıyordum. Onun yanık sesinden hüzünlenmiştim. Aynı zamanda hoşlanıyordum da. Alçak ve yüksek tonda çalıyorlardı. Keman telinden çıkan ses, kemanın yayını damarlarımda gezdirip de bütün dokumu müziğe karıştırmış gibi sarsıyordu. Sanki beni hayal gezintilerine götürüyordu. Karanlıkta elimi o kızın memelerine sürüyordum. Gözleri mahmurlaşıyordu. Ben de tuhaf bir hale bürünüyordum. Anlatılamayan, hüzünlü ama lezzetli bir durumu anımsıyordum. Onun terütaze dudaklarını öpüyordum. Yanakları gül gibi pespembeydi. Birbirimizi sıkıyorduk. Filmin konusunu anlamadım. Onun elleriyle oynuyordum. O da kendisini bana yapıştırmıştı. Sanki şimdi düş görmüş gibiyim. Birbirimizden ayrıldığımız günden bu yana dokuz gün geçti. O günün ertesi günü, gidip onu buraya, odama getirecektim. Evi Montparnasse mezarlığının yakınındaydı. O gün onu getirmek üzere gittim. Orada sokak köşesinde metrodan indim. Soğuk bir rüzgar esiyordu. Hava bulutlu ve tutkundu. Bilmiyorum, n'oldu da pişman oldum. Çirkin olduğu gibi, ondan hoşlanmıyordum da. Ama bir kuvvet beni alıkoyuyordu. Hayır, artık onu görmek istemedim. Tüm gönül bağlarımı hayattan koparmak istiyordum. Bilinçsizce mezarlığa gittim. Bekçisi, çizgili bir paltoya bürünmüştü. Orada görkemli bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yavaş yavaş yürüyordum. Mezar taşlarına, üzerlerine konmuş haçlara, vazoların yapma çiçeklerine, mezarların kenar ve üzerlerinde bulunan bitkilere hayretle bakıyordum. Ölülerden bir kısmının isimlerini okuyordum. Niçin onların yerinde değilim diye tasalanıyordum. Kendi kendime düşünüyordum. Bunlar ne kadar mutluymuşlar!.. Bedenleri toprağın altında çürüyüp ayrışmış olan ölüleri kıskanıyordum. Hiç bu denli bir kıskançlık hissi uyanmamu~tı bende. Ölümün kolayca herkese verilmeyen bir mutluluk, bir nimet olduğunu
düşünüyordum. Kesin olarak bilmiyorum, ne kadar geçti. Şaşkın şaşkın bakınıyordum. Kızcağız tümüyle hatınından çıkmıştı. Havanın soğuğunu hissetmiyordum bile. Sanki ölüler dirilerden daha
yakın gibiydiler bana. Onların dilini daha iyi anlıyordum. Geri döndüm, hayır, o kızcağızı artık görmek istemiyordum. Her şeyden ve her işten uzaklaşmak istiyordum. Ümidimi yitirip ölmekti istediğim. Ne saçma sapan düşünceler çıkıyor karşıma! Belki de saçmalı yorum.


Sadık Hidayet / Diri Gömülen ( 1. Bölüm )