.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/31/2011

Sanvean - Lisa Gerrard

Kırmızı Pelerinli Kent

 

 

 

"İnsanın başka hiçbir şey yapacak gücü kalmamışsa; gözünü sağır duvarlardan ayırıp bir kitaba bile uzanamıyor, bakışlarını muz ağaçlarına ya da Santa Terasa Vadisi’nin vahşi cangılına çeviremiyorsa, çocukluktan kalma en masum, en sevimli anıya gülümseyecek, günbatımından duygulanacak hali yoksa, çay demlemek ve sigara içmek, yaşamsal eylemlerdir.”

8/30/2011

Ne..




rüzgârı acıtan doğu
yeter mi anlamama.
avunmak için
dörtlükler ve haritalar
topladım çantama taşlar biriktirdim
saçlarımı uzattım kahırla.
senden konuşan
o tuhaf kalabalığın ortasında
baktım dağ göllerinin derin uykusuna
görünen tüm yollara baktım gücüm yok
acıyan yaralarını sormaya
orada tanrının biliniyor kuşlar
kadınlar tanrının biliyor kuşları
ve soruyorlar ona
tanrım ne yaptık sana
kuşlarının kanatlarını mı kırdık
ne yaptık sana

tanrı sessiz
annem kadar sessiz
bakarak
neden bekliyorsunuz burada
diyordu kalanlara

ah sevgili ten!
neden bekliyorsun burada
alıp kokunu git
git o acı rüzgârın ardından.

ağır söz



söz, zamanın boynuna asılı anahtar. ağır ve hantal… kendi ağırlığını zamana taşıtıyor utanmadan. zaman, dilsiz yarası varoluşun; akmaz, kokmaz, yanmaz, yapışmaz, yok olmaz… söz kendini tekrarlar her yeni dirimle birlikte iz bırakmak için evrene. zaman bilir; izdüşümü yoktur düşsüz ömürlerin. zaman bilir; kavimlerin izdüşümü hayalleridir… zaman bilir; düş gücü cesaret gerektirir. bata çıka yol alırken patikasında evrimin, dil çıkaracaksın geçmişe! ve döndürürken başını bugüne, derin bir nefes alacaksın yarınından. kalbini çıkart kafesinden avuçlarınla. boşver sınamayı kendini, ağlama ardından ölen hücrelerinin. evrimsin sen milyonlarca senenin metamorfozu avuçlarında ki kalbin.
 
bak ne tuhaf, kalbinin atışını yazamıyorum. hangi harfleri birleştirmeli, ne yapmalı ne etmeli? bak! kalbinin kokusunu yazamıyorum. görüyormusun dil nasılda ağır?söz nasıl da zamanın boynuna asılı hantal bir anahtar?
olsun;

kalbim benim tek şiirim…

“Ölürsem başucumda bir çingene müzik çalsın”



(…)



Kanacak çocuklar hep baharın bulutlara sürtünerek yırttığı yağmura
Dalacak kısacık ömrüne bir yağmur, kirlenerek şehrin sokaklarında
Yine burdan sürülecek bir zamanlar boğalarla koşan şen taylar
Yine böyle yalnız dönecek akşamlar, ellerindeki pazar filelerinde
Boyunları kim bilir nerde vurulmuş kanlı ikindi kafaları
Gözlerini düşürmekteler akşamın yorgun ayak izlerine
İşte yine kimse kalmadı, ne beyoğlunda, üsküdarda, balatta.
Eskiden işte böyle zamanlarda çıkardı bir şair
Bir kediye inat zamanın çıplaklığına yaslanır
Övmek için yalnızlığını sokağın, tükürerek bir caddeye
Atardı en önce üzerindeki bütün dillerin hatırasını
Bir hayale binip ağır aksak adımlarla başlatırdı savaşı
İsyan için maskelerin altındaki kirli kan arzusuna
Dolapları döndüren beygirlerin sıcak narin saçlarına
Her gün uzayan genç kızların yalancı gözlerine
Sokardı beyninin kalmışsa duru bir kemiği.
Oysa yok işte ardına düşecek bir çocuk, ne de bir şair yerine
İştiyak ile düşen ve neredeyse ansızın kaybolacak bir yağmurun bile.


Faysal Soysal, Bir Ölünün Defteri, sf. 108, 109
İstanbul 2011, 1.Basım, Balkon Sanat Yayınları

Gökhan Kırdar - Yaram Yarimdir

8/28/2011

kürk mantolu madonna.




muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu… biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. o zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu”

şimdi senin aklın şaşmadığından bense öldüğümü hissettiğimden bu biz olamayız,çabuk çözülen matematik problemleri gibi değil mi,matematiğim hep çok kötüydü benim

“her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? ah maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? niçin yanımda değilsin”

sen dinlemeyi öğrenemiyorsun, sorduğun soruların cevapları zaten kafanda belirlenmiş,öyleyse neden soruyorsun,bir tür konuşma isteği mi? ben ise konuşmadan anlaşılabilmek istiyorum,susmaktan yana kullanmak hakkımı, aslında en çok böyle konuştuğumu bilmiyorsun, bilmiyorsun işte!

“sözleriniz çarpardı etime,
dilimin kuyuları kireçlenirdi
görmeseydiniz beni keşke, kapanır
açılmaz kilit olmasaydım tenime
damarın akışında med-cezr üzre sarkaç
kayaraktan zaman-mekân arasından
çıplak ruh!
titrek ruh!
kaybolurdum, gaybolurdum, görmeseydiniz beni keşke”

tüllerin kardeşiliği

 
 
aynı doğumu yaşayan iki ruh
aynı karında bir tülle ayrılan
aradığımız bu dünyada
bir penceredir belki de
bir tülün dünyadan koruduğu bir oda
fısıltılar bana ulaştı
parmakların geçti parmaklarıma
bir gölgeden fazlası aramızda
bir ruh
tanışması hiç bitmeyecek bir ruh
bak ellerime
parmaklarım nasıl da hatırlıyor
sadece bakmakla var olmayan aşk
tüllere sarındığında
karıştı nehirde akmakta olan zaman
biz ne zaman büyüdük
perde ne zaman çekildi aramızdan
ve ne zaman anladın rüzgarın
solumakta olduğumuz ortak ruh olduğunu.
o odada daha fazla kalma
demiştim.
surların ve taşların beklediği bir kalptir
nihayetinde
onda soluyacak
ona akacak olan
senin adım atışında açılan duvarlar
gökyüzünü değil
rüzgarı gösterdi
senin yürüdüğün gece
yoksulluğun bir kayıp olmadığını söyledi
ve dağıldı tüller.
ve ben aynı karında büyüdüğüm
gözleri gördüm
kardeşliğin yüzyılını
tüllerin görünür kıldığı kardeşliğin
parmakların
daha fazlasını isterdim
bizi büyütmeyen ev ve ülkeden
çok daha fazlasını beklerdim.

aleksandre loşluk

 
 
 
susku altın tozlu bir cevap sende
acı vermek mi istiyorsun, gizemi
sürdürmek mi?
gümüş bir kaptan su içip
seni düşünüyorum
senin altın tozlu suskunu.
bırak barok bir Mevlevi
uzaydan dönerek insin kalbine
bırak herşey herşey
eriyip gitsin
ağızdan pastel gibi başını da öne eğsin
doğulu musun, batılı mısın nesin?
yoksa bölünmüş bir kişilik misin?
yok gibisin, benim yok-sevgilim
yoksa başka bir gezegenden mi
geldin 
 
benimle uyu, kanatlanınız

birbirine değsin

yok istediğim başka hiçbir şey

bu esrarengiz loşlukta.

8/27/2011

vazoda tozlu güller...



yanılmayan iki el
kapandı birbirinin üzerine
gözleri sisli kır, ad kavmi
kırık mühürler
yılların derin kalıntısından
bağışlamasız bir duruş seçti kendine
sanki artık hiç bir şey kımıldatamaz
içinde küllenen o beyaz pişmanlığı
her şeyi sessizliğiyle bütünleyerek
geçiyor kullanmadığı günlerin içinden
başka ellerin kurduğu bütün saatleri
bırakmış tozlu ayrıntıların zulmüne
akşamsefaları gibi dalgındı geçen yaz sonu
onu görmeye gittiğimde
benden öteye bakıyordu benden çoktan geçmiş bakışları
bir tek yağmurun sesiyle tanıdık
bir şeyler geçiyordu yüzünden bir ölünün anısı
kadar belirsiz bir aydınlık
nasıl birikmiş içinde bunca süzülmüş acı,
nasıl ulaşmış içindeki tedirgin erince
kopkoyu bir kötülüğe dönüşmüş onca hayal kırıklığı
kayıp kıtalar gibi baktık birbirimize.
Tamamen silinmiş aklımdan
eski fotoğraflarda buluştuğumuz yer
Oraya nereden gidilir şimdi?
Oysa karşımda oturuyor
O opal lambanın gölgesinde
iyi eğitilmiş kötülüğün bütün incelikleriyle
Bir de vazoda tozlu güller...

8/26/2011

sıkıntı kuşu




akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım.

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
hergün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
hergün
yeni bir şarkı bestelemekten

ben hüznün
ben gölgemin kiracısı
yeni bir ev değiştirmekten

hergün
gövdemle büyüyen hüznümle
kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
dinlemiyorlar
dinlemiyorlar şarkısını oy

sustukça çoğalıyor tekliğim
ah benim sıska yüreğim
ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
ah benim
neyim kaldı elimde
ah benim
üreyemiyorum kendime

böyle niye beni
biraz yankı biraz karıncayken
şimdi eski bir enosis düşlerim
kendimi koparıyorum kendimden
yetişemiyorum.

tekliğim
yorgun ve kanadı kırık kuştur
hüznün yapraklarında gölgelendiği
kim koparır dalından
ağzı açık bir gülü
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
ne zaman bitecek
bu hüzün.

(Soyut, Ocak 1968)

Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor




Sevgili Bilge, Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş  olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım.

Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim.

Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, Sevgili Bilge, aziz varlığımı artık arasıra kaybettiğim oluyor.

Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak  durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.

Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.  Bu nedenle,Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkum edildim. (İnsanların   kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, Sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar  radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeleri insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor. Dul kadın iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. Onun yanında biraz huzura kavuşuyorum. Pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. Nurhayat Hanım sıkılmıyor. Bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim oluyor: Kendi kendime konuşur gibi. Nurhayat Hanım hiç söze karışmaz; aman işte biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalar içinde değildir dul kadın.

Onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. Yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları farklı olan oyuncuların piyesleri; aynı heyacanlı titreşimler, aynı yükselip alçalmalar. Sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. Kahkahalar atıyorlar - çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. Aynı kapıları yıllardır açıp kapıyorlar. Aynı güç durumlarda kalıyorlar. Yavaş konuş bizi duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. Ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim.Kuş sesi dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim. Haberleri de, belli konular üzerindeki konuşmaları da, tartışmaları, açık oturumları, reklamları da, özel programları da aynı şekilde dinliyorum. Her kuşun kendine özgü bir sesi var: Sözleri dinlemeden hangi program olduğunu biliyorum bu yüzden.

Dul kadının inanılmaz bir hoşgörüsü var: Her çeşit müziği dinliyoruz  üst üste. Bizim dilimizden şarkılar da var galiba: Çünkü sözlerini anlar gibi oluyorum. Dul kadınla ben, senin anlayacağın, soyut bir durumdayız; daha doğrusu her şeyin özüyle ilgileniyoruz: Meyvelerin yalnız suyunu içiyoruz. Birer sigara yakalım mı Nurhayat Hanım? diyorum. Yakalım Hikmet Bey, diyor. Son günlerde bana 'Bey' diyen bir dul kadın kaldı. Görüyorsun ben de kaçamak yapıyorum: Yalnızlığı dul kadınla aldatıyorum. Ne yapayım? Beni olduğum gibi kabul ediyor. Sen,yalnız iyi programlarımı dinlemek istedin. Alaturka çaldığım zaman düğmemi kapatmak istedin. Belki gerçek canavar ben değilim.

Kalemi elinden bıraktı, "Saçmalıyorum albayım," diye mırıldandı.  Aslında bütün canavarlık benim içimde. Birden nasıl oluyor anlayamıyorum. Hayır, birden olmuyor. Yavaş yavaş oluyor. Oraya nasıl geldiğimi bilemiyorum. Canım sevgilim derken, kendimi bir odanın ortasında bütün gücümle bağırırken buluyorum. Sevgi'ye de böyle yaptım. Bir şeyler yapıyorum herhalde. Allah'ım! Neden bir türlü hatırlayamıyorum? Albayıma sormalıyım. Durun albayım geliyorum.

Merdivenleri koşarak çıktı. Odaya hızla daldı. "Siz de hep  bulunuyorsunuz albayım.İşte bu kolaylık beni çıldırtıyor." Hüsamettin Bey başını kaldırdı: "Artık sana şaşmıyorum. Gene ne istiyorsun?" "Yalnız başını ve sonunu hatırlıyorum albayım. Arada ne yapıyorum acaba?" "Dur," dedi albay. "Biraz nefes al" Duramam albayım. Beni kimse durduramaz. Bilge bile.  "Anlaşıldı," dedi Hüsamettin Bey. "Mesele nedir?" "Neden tedirgin oluyor beni görünce albayım? Ne yaptım acaba? Babası içerdeyken ona sarıldım diye mi kızdı? Allah kahretsin! Kendimi tutamıyordum. Kolay zaferden başım dönmüştü. Tam formundaydım albayım. Şimdi de formundayım. Biraz koşalım, ısınalım albayım. Günlük beden hareketlerimizi yapalım." Odanın içinde koşmağa başladı. "Dur oğlum Hikmet, kendine gel," "Geliyorum albayım, koşarak geliyorum. Şimdi de beden hareketlerimizi yapalım:

Bir iki üç dört. Dörde kadar saymasını biliyorum albayım. Bundan sonra her sabah aynı hareketleri yapacağım. Karın dizden yukarı doğru alınırken bacak yarım daire şeklinde sola doğru çekilir ve omuz hizasında yere uzatılır bu sırada eller bitiştirilerek nefes alınır ve aynı hareket sol karınla tekrarlanır: Yedi sekiz dokuz on. Babasına bile kızdım albayım. Neden erken yatmıyor dedim. Omuz adalelerimi de şu şekilde çalıştırıyorum. Hareketler aslında basit, fakat her gün tekrarlanmalı. Beş altı yedi. Fikret meselesinde burnundan getirdim elbette. Benden önce tufan dedim. Bütün geçmişi aptalca yaşadığını itiraf etti sonunda. Bu yıkıntıya kim dayanabilir? Sağlam kafa - sağlam beden. Peki neden birdenbire bağırmaya başladım dersiniz? Neden çileden çıktım? Oysa Fikret'in aptal olduğuna karar verilmişti sonunda. Olayları hatırlıyorum, nedenleri hatırlamıyorum. Buyurun size mesele! Peki, nasıl kötü oluyorum? Zamanla. Doğru. Zaman her şeyi hallediyor değil mi albayım?"

Durdu, düşünceye daldı."Ne korkunç değil mi albayım? Evet, her şeyi  zaman bu duruma getirdi. Aslında zamandan korkuyordum; günlerin birbirine benzemesini bu yüzden istiyordum. Bu nedenle yaşamıyordum, değişiklik istemiyordum. Beni zaman mahvetti albayım. Zamanla buluyor insan formunu. Her ey zamana bağlı: Yetmiş beş yetmiş altı yetmiş yedi derken insan ölüyor. Zaman her şeyi hallediyor değil mi? Her sözün hesabını sordum ondan, hiç bir sözün hesabını vermedim. Çünkü ben canavardım albayım, insan etine susamıştım. Çiğ et yemek istiyordum. İşte sana çiğ et: Midene oturdu. Fakat ben, gerçekten yanaydım; bu nedenle midem bozuluncaya kadar devam ettim. Onun gibi kendimi korumadım. Şimdi de beden hareketlerimi yapıyorum, karın adalelerimi kuvvetlendiriyorum. Gelecek sefer herkesi çiğnemeden yutacağım. Çünkü taş gibi sertleşti midem.

Geriye doğru dönelim, karın adalelerini görelim: Bir iki üç dört. İşin başına dönelim. Beni istemedi, yeter artık dedi. Fakat onu ben kovdum. Çünkü as en bilirsiniz ki, en iyi savunma saldırıdır. Ben yamyamım albayım: Çiğ etten -insan etinden- midesi bozulan bir yamyam. Acıklı bir yamyam değil mi? İşte benim dramım albayım! Zaman her şeyi bozuyor albayım. Ona kendimi göstermek istedim ve sonra da acıklı görüntümü örtmek için meseleyi gürültüye getirmeğe çalıştım. Fakat hatırlamıyorum albayım., Allah kahretsin hatırlamıyorum. Bir takım bağırmalar, ağlamalar duyar gibiyim; bir öfkenin, sebepsiz bir öfkenin yükseldiğini görür gibiyim. Peki ne yaptım? Ne söyledim?"

Oturdu. "Beni tahrik etmiş olmalı. Bilmeden bir yere dokunmuş olmalı.  Herhalde ben de kendimi korumadım. Hayır yalan! Korumuş olmalıyım. Her hareketimi hesaplamış olmalıyım. Küçük hesaplar yapmış olmalıyım. Kalbi çalıştıralım albayım; kalp hareketleri yapalım. Kalbe giden damarları genişletelim: İki altı sekiz beş. Koşalım, durmadan koşalım. Herkes kendine bakmalı. Herkes kendini sever.

Aziz varlığımızı koruyalım, aziz aklımızı koruyalım. Bizi, biz olduğumuz için sevmezler;sağlam olalım. Bizim oyunları bir arkadaşa okuyordum albayım; o günlerde bir kız aşık olduğu için beni dinlerken uyukladı. Yalan albayım, böyle bir şey olmadı; fakat olabilirdi. Her an tetikte olalım. Kötü ihtimalleri bir bir düşünelim. Beyin jimnastiği yapalım. Bir kötü iki kötü üç kötü dört kötü. Şimdi hep birlikte nefes alalım. Koşalım albayım, durmadan koşalım. İtirazlarınızı dinlemiyorum albayım. Koşuyorum." Koşarak odadan çıktı, merdivenlerden inerken düşüyordu. Hemen
masanın başına geçti. Kaldığımız yerden delim.

Canavar ben değilim. Belki de canavarım. Son günlerini bu odada  geçirmek zorunda kalan emekli bir canavar. Can sıkıcı anlarını hatırlayarak acıklı canavar sesleri çıkaran bir kara ejderi. Vuuu vuuu! Canavarın en kötü günleri hangisi? Canavar takvimine göre perşembeleri. Çünkü perşembeleri sevmem. O günleri hatırlamak istemem. Hangi 'ogünleri'? Sevmem işte. Özellikle perşembe günleri pencereden bakıyorum: Gaz tenekeleri var, içlerine toprak doldurulmuş. Kim doldurmuş? Ben doldurdum. Karışık bir takım tohumlar ve çiçekler satan adama dedim ki: Bana bir çiçek ver. Arsız çiçeklerden verdi. Bilirsin işte: Begonya mı derler? Kırmızıdır, mat yapraklıdır, kötü boyanmış mahalle kadınları gibi bir çiçektir.

Elimden bu kadarı geldi. Belki ayrıca, kuru akvaryum içinde solucan da beslemeliyim. Mide adalelerim kuvvetlenince onu da yaparım. Sen tabii, perşembe günleri ne olduğunu merak ediyorsun. Bu sözlerin sonunda esaslı bir itiraf bekliyorsun.Yok canım, beden eğitimi derslerinden nefret ede altı yıl boyunca her perşembe bu münasebetsiz ders vardı. İsmini bile yazmak istemem bir daha bu sıkıcı dersin. Öyle sözler ediyorum ki, ne ağlanır ne de gülünür bunlara değil mi? Bir zamanlar insanları güldürürdüm. Ne yapalım? Komedi aktörleri bile sonunda duygulu filmlerde oynamaya özenmiyorlar mı? Ben de kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döndüm. İnsan böylelerini görünce meyhane kapısını vurduğu gibi çıkar gider. Sevgi'nin bir akrabası vardı: Ergun gibi bir şeydi adı. Bak o gülmezdi sözlerime. Çünkü Selim Bey miydi neydi bir akraba vardı orada. Onun mirasına göz koyduğumuzu sanırdı bu Ergun. İnsanların adlarını da unutuyorum artık. Bir kız vardı, onun da adını unuttum; oysa aylarca dolaşmıştım bu kızla.Üstelik bir kere de ağlatmıştım onu. Fazla ağlamasına fırsat kalmadan kaçtım, kız benimle evlenmek
istiyordu çünkü.

Kalemi bıraktı. Bir kadını daha ağlatmıştın. O kimdi. Düşündü. Evet,  yüzü yaralı bir kadındı. Anadolu'daydım albayım. Pokerde kaybetmiştim. Şoförle muhasebeciyi randevu evine götürecektim. Öyle söz vermiştim. Sonra nasıl oldu  bilmiyorum, bir kamyonda gidiyorduk -artık olayların bazı kısımlarını hatırlamıyorum-şehre varınca onları randevu evine götürecektim. Kumar borcuydu. Oysa yol boyunca yemek paralarını da ben vermiştim. O sayılmamıştı. Otelde kalmıştık. Onlar horlamışlardı. Korkudan ve gürültüden uyuyamamıştım. Onları uyandırmak ve ben ömrümde hiç randevu evine gitmedim,demek istemiştim. Benim bu insanların içinde ne işim vardı? Onlardan nefret ediyordum. Bununla birlikte sanki onlara yaranmak istiyordum.

Allah kahretsin, onlarla çok samimi bir görüntü içinde konuşuyordum. Bu adını unuttuğum kızı da anlattırmışlardı bana sonunda. Çok baskı yapmışlardı: Karılarıyla nasıl yattıklarına kadar bu konuda en ince ayrıntılara girmişlerdi. Bir şey söylemezsem çok ayıp olacaktı. İşte zora gelemiyordum.İşletme müdürü de kızını benimle evlendirmek istiyordu, ikide birde yemeğe çağırıyordu beni. Muhasebeci de kamyonda giderken sırtıma vurup duruyordu; sana şu kızı yapalım diyordu. Bana yapıyorlardı. Nazmi de yapmıştı: Behçet'in karısıyla ilişki kurduktan sonra bana da bir kadın yapmıştı. Bir gece, daha önce hiç gitmediğim bir evde birdenbire kadını yanımda bulmuştum. Burası kadının eviydi. Nazmi de Behçet'in karısıyla birlikte yatak odasındaydı. Kadın pantolon giymişti.

Neden kumarda kaybettim? diye hırsla vurdu yumruğunu masaya. Neden o  gece otelde horlayanları uyandırıp, adını şimdi unuttuğum kızla yattığım yalan! diye suratlarına bağırmadım? Neden pantolonlu kadını -çirkin ve ihtiyar olduğu halde- divanda öptüm? Sonra,Allah kahretsin, bu pantolon yüzünden bir şey yapamadım. Çünkü kadın nazlandı. Hay Allah! tabii ilk gece olmazdı, kadının da bir şerefi vardı. Neden Behçet'e de ihanet ettim? Nazmi, onun karısıyla yatak odasına gidince neden kaçıp gitmedim? Kadın, sevgilim,dedi. Rezalet. Annem yaşındaydı.

Hayır, belki daha büyüktü. Pantolonu çıkarabilseydim mesele yoktu. Bile bile kötülük budur işte. İlk gece okşayacaksın, ikinci gece... Kadın sonra Nazmi ile ne haberler gönderdi? Büsbütün küçüldüm. Kadının kulağına da o gece Allah bilir, sevgilim filan da dedim. Nazmi, pantolon meselesine çok güldü. Aman Allah'ım! Demek ona da anlattım! Bir pantolon yüzünden küçüldüm. Hayır, küçüldüğüm halde, bir pantolon yüzünden... Aynı şey. Kendimi sattım, vermediler; ya da bunun gibi bir şey. Sonra ne oldu randevu evinde? Yüzü yaralı kadınla da yatamadım işte. Onlar oteldeydi horlamalarını sürdürüyorlardı.

Erkenden çıktım, bir randevu evi buldum. Nasıl bulduğumu Allah'tan hatırlamıyorum. Belki otel katibine sormak alçaklığını filan göstermişimdir. Kadının göğüsleri küçüktü, çok da uğraştı benimle, hayır yüzü yaralı değildi, yüzüne bant yapıştırmıştı, hayır böyle bir resmini vermişti, yıllarca cüzdanımda taşıdım, yalan,aylarca, belki de günlerce, ne uzatıyorsun? Cüzdanıma bir bakayım, olur mu canım? elbette yok işte, kadını ağlattım sonra, neden ağlattım? çünkü yatamadım, bir şey yapmam gerekiyordu ona, ben de ağlattım, o işi yapamadığıma göre, beni öptü ağlarken, evet, bir ıslaklık hatırlıyorum yüzümde, tuzlu bir ıslaklık, sonra o işi de yaptık, yattık yani, demek istiyorum ki tam değil, ben geldim yani sonunda, kadın benimle alay etmedi, bir tanesi etmişti çünkü, onun için sevmezdim böyle yerleri kadını ağlatmıştım, çünkü sarhoştum, çünkü ne yaptığımı bilmiyordum, yalan, hayır doğru.

Kadına söz vermiştim tekrar gelirim diye. Ben de sahte acımacının  biriyim. Bu kadına hiç olmazsa bir kere daha gidebilirdim, belki ikinci seferde başarılı olurdum. Şimdi gitsem bulabilir miyim acaba? Polis kayıtları filan. İmkansız mı? Ne yapabilirdim? Elbette sonunda bir kadına gidecektim.İnsanlardan kaçamazdım. (Mektubu yazmağa devam etmeliyim). Bunları kime anlatmalı? Bilge'ye. Mektubu yazmalısın. İnsanlar bilmeli. Belki yarınölürsün çünkü. Bunları hemen yazmalısın. Götürüp postaya atmalısın. Yolda giderken de kimseyle mesele çıkarmamalı. Kafamda, demek istiyorum. Fakat onlar ne meseleler çıkarıyorlar. Yolda karşıdan karşıya geçerken bile mesele çıkıyor: Otomobiller, insanı nefretle sıyırarak geçiyor. Önüne baksana, beni çiğneyecektin alçak! Araba uzaklaşıyor,işkence devam ediyor. Bana alçak diyemezsin. Otomobil gidiyor, kavga kalıyor. Kafama işkence ediyorlar.

Sizi şikayet edeceğim. Adam pi pis gülüyor. Ne gülüyorsun? Ben sana gösteririm. İhtilal yapıyoruz, ben diktatör ol Ben karşıdan karşıya geçerken bana gülen şoförü, arabasıyla yanımdan hışım gibi geçen haini bulup getirin. Biz ihtilali bunun için yaptık. İşte seni yakaladım. Karşımda domuz gibi susup durma. Özür dile, yerlere kapan, bir şeyler söyle. Olmadı. Bilge'nin mektubunu göndermeli. Postahaneye gittik. Pul verir misiniz? Bozuk paranız yok mu? Olsaydı verirdik. Bozdurun gelin. Canım işim acele. İşiniz aceleyse bozuk parayla dolaşın. Bu durakta inecektim. Daha önce söyleseydiniz; bu tarafa bakmadınız ki. Posta memuruyla biletçiyi de yakalayın; hepsini birden kurşuna dizin. Önce bana getirin.Sorgu sual yok, götürün. Bir de şey vardı... Ne vardı efendimiz? Adam yolda gidiyordu, sert bir görünüşü vardı, bana çarpabilirdi. Çarptı mı efendimiz? Susun. Her ihtilalin bir başkanı olur, herkes onu dinler. Çarpsaydı elbette özür dilemeyecekti.

Beni kızdırabilirdi. Ben öfkelenince sırıtabilirdi. İnsanlar her gün birbirlerine neler yapıyor. Her gün başkalarında görüyoruz da aman bize bulaşmasın diye susuyoruz bu kötülüklere. Adam benden kuvvetli olabilirdi, ben onun peşinden koşabilirdim, yakasına yapışabilirdim, beni itip yere düşürebilirdi. Onu da yakalayın. Gözüm görmesin yalnız. Bu sahneyle karşılaşabilecek kadar kuvvetli hissetmiyorum kendimi. Diktatörler hassa olur. Ben de kötü ihtimalleri düşünmekten hassaslaştım. Fakat sağlığımı da bu duyarlığıma borçluyum. Çünkü, insanın düşünceleri gerçekleşmez. Kötü şeyler düşünürsen kötü şeyler gerçekleşmez. Korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her kötü rastlantıdan kaçınmak için onu ayrıntılarıyla düşünürsün hemen. Ayrıntılarıyla düşünmek şart. Yoksa bir noktayı bile düşünmeyi unutsan o nokta başına gelir. Yalnız yaşayanlar her şeyi hesaba katmak zorundadır. Başka türlü korunamazlar.

Başka türlü yaşayamazlar. Allah'ım neler düşünüyorum! Düşün oğlum Hikmet. Düşün ki bunlar başına gelmesin ha-ha. İyi şeyleri düşünmekten kaçın sadece. Onlar başına gelsin. Mesele bu kadar basit işte. Daha önce bunu neden akıl edemedim? Peki, i nsan düşüncesini durduramazsa ne olacak? Hiç durmadan kötü olayları düşün; iyi olayları düşünecek vaktin kalmasın. Bunu da kimseye söyleme, büyüsü bozulur sonra. Başıma kötü işler gelecek, başıma kötü şeyler gelecek. Bilge'yi bir daha göremeyeceğim, hiç göremeyeceğim. Bilge beni ne yapsın? Sevmiyor işte, sevmiyor sevmiyor. Mektup yarıda kaldı yahu, devam edelim:

Kendimi iyi hissetmiyorum Bilge. Beni bir daha görmek isteyeceğini sanmıyorum. Kendimi suçlu hissediyorum. Doğduğum günden başlayan bir suç dizisi içindeyim. Seni görmek istemiyorum, seni görmek istemiyorum. Aynı olayları bir daha yaşayacak gücüm kalmadı. Beeni unut -belki de unuttun- beni unut. Başıma gelecekleri düşünme. Ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı merak etme. Sana anlatması zor. Sevmesini bilmeyenler, kaderlerine razı olmalıdırlar. Oluyorum. Eyvallah.İyi değilim, fakat üzüntülü de değilim bak gülüyorum: Ha ha.artık senin için bir yabancı olan H.H.H.(Ha-Ha Hikmet)

Hemen giyin. Çorapların yatağın altında. Pembe gömleğini giy. Kazağını  geçir üstüne. Bakkaldan zarf alırsın. Yolda mesele çıkarma. Postacı sana neler yapabilir? Onu düşün, tedbirini al. Ağır ağır giyindi. Bir şey düşünmemeğe çalışarak merdivenlerden indi. Bakkaldan zarf istedi. "Buyurun üstat." Durum iyi gidiyor. "Yağmur yağacak galiba Rıza Bey." Ona Rıza Bey denince sevinir. İnsanlarla iyi geçiniyorum. Böyle söyleme, böyle düşünme; iyi şeyler düşününce biliyorsun... Mektubu postaya verdi; bir aksilik çıkmadı. Eve dönmek istemiyorum. Yollarda dolaşmak istemiyorum. Hava kapalıydı. Sonbahar gelmiş demek. Bu mevsimlerle nasıl ilgilenir insanlar? İçimin mevsimlerine de hiç uymaz şu tabiat.

Onun için tabiat çocuğu olmadım, olamadım. Mevsimlere uyamadım. Duyduğum bazı belirsiz sıkıntılardan, mevsimlerin değişmek üzere olduğunu sezerim. O sıralarda kafamı bir şeylere takmamışsam tabii. Yağmur yağacak. Hüzünlü mevsim diyorlar. Peki, nerede yerdeki yapraklar? Ağaçsız bir yoldayım, ondan . Şu adını unuttuğum kızı da yağmur yağarken ağlatmıştım. Sevgi de evime ilk defa yağmurlu bir günde gelmişti: Üstümde yeşil bir gocuk vardı. Sevgi, o sıralarda Nursel Hanım yüzünden sanatçılarla görüşüyordu.

Onlara takılsaydım, neden duvarlarınıza balık ağları asmıyorsunuz? deseydim; sanatçı işaretleriniz nerede diye sorsaydım. Sen sanki ne yaptın? diye küçümserlerdi belki beni; işte görmemişin biri bu Hikmet, diye düşünebilirlerdi. Ben de onlarla hırslanırdım, sonra hepsini yakalatırdım. Benimle yaptığınız tartışmaları kazanmakla sanki daha iyi bir ressam mı oluyorsunuz Nursel Hanım? Alaycı bir şekilde gülümsedi. Beni bir gören olsa... Sonra hepsini yakalatırdım: İnsanlarla uğraşamam. Soğukkanlılıkla hepsini ortadan kaldırabilirim, bütün delilleri ortadan yok edebilirim. İnsanlar benim için birer deneme tavşanıdır. O kız da bir tavşandı. Kahvede, oda arkadaşımla oturuyorduk ve adını şimdi unuttuğum bu kızdan bahsediyorduk. Bugün kızla buluşacağım dedim. Yarın bu şehirden ayrılmak zor unda olduğumu söyleyeceğim, dedim. Durumu iyice hesaplamıştım. Bu kızdan artık kurtulmak gerekiyordu. Benimle evlenebilirdi. Biraz da korkuyordum.

Mesele çıkar diye. Sen bir canavarsın dedi, oda arkadaşım. İnsanları kullanıyorsun. Müstehzi bir tavır takındım. Rolümü iyi oynadım. Oda arkadaşım beni anlamıyordu.Beni kimse anlamıyordu. Bu nedenle kıza daha kötü davranmağa karar verdim. Yolda giderken birden söyledim bu şehirden ayrılacağımı. Bu sözleri duyunca elbette ağladı. Bunu beklemiyordum. Birden yağmur başladı. Tenha bir yerlerde yürüyorduk. Onu daha önce hiç öpmemiştim. Yolda kimseler yoktu. Bir ağacın altında telaşla öptüm onu: Vaktim kalmamıştı. Ertesi gün gidiyordum. Odam boştu: Arkadaşıma, her ihtimale karşı evde bulunmamasını söylemiştim. Kızın dudakları ıslaktı; göz yaşından olmalıydı. Onu eve götürdüm. Yolda bir kere daha öpmüştüm, sonra beni itmişti. Eve girince hemen perdeleri kapattım. Çünkü kız, çok kalamayacaktı, bir yerlerde çalışıyordu, işine dönmesi gerekiyordu. Onu divana yatırdım. Pencerenin önünde oynayan çocukların seslerini duyuyorduk. Kalktı, perdeyi açtı. Bana aksilik etmek istiyordu. Elini tuttum. Bu temasla ikimiz de ürpermeliydik.

Olmadı. Divanın üstüne oturduk. Benim gidişimi konuştuk. Beni suçladı. Ona yazacağıma söz verdim. Oysa adresini almamıştım; bunu biliyordu. Sesini çıkarmadı. Şimdi adını bulurdum, adresini almış olsaydım. Gene divana yattık. Kollarımla onu sardım, saatime baktım, ikiye geliyordu. Elimi bacaklarına uzattım. Aylarca birlikte dolaşmıştık. Bir iki günüm daha olsaydı. Fakat biliyordum ki bu yakınlığı, gidişimin yarattığı gerginliğe borçluydum. Yarım yamalak seviştik divanda. Sonra birden fırladı, eteklerini düzeltti, perdeleri açtı, geç kaldığını söyleyerek aceleyle çıktı gitti. Divanda, uzandığım yerde kaldım. Onu bir daha görmedim. Sonra adını da unuttum. Onunla evlenseydim korkunç bir şey olurdu. Başkasıyla evlendim, gene korkunç oldu. Sevgi böyle davranmamıştı bana: Gocuğunu çıkardıktan kısa bir süre sonra kendi
isteğiyle kucağıma oturmuştu.

Göğsünde bir sıkışma hissetti. İçine bir hüzün çöktü. Mevsim insanı  etkiliyor demek. Başı döndü bir elektrik direğine tutundu. Yoldan geçenlerin görünüşü iyi. Demek dünyanın durumu iyi. Ben de iyiyim. İyi deme. Yağmur başladı işte. İnsanın kazağından içeri girer, iğne gibi derisine batar. Kendimi yormadan yürüsem, bir kahveye girsem. Kahve bakımından düzenli bir şehirdir:

Her yerde bir tane bulunur. Kahvenin yaylı kapısını itti, pencerenin önündeki bir masaya oturdu. "Bana bir çay." "Beye bir çay." Burada insana iyi davranırlar, bir geleneği vardır çünkü insan kendini boşlukta hissetmez. İyi şeyler düşündüğün halde iyi şeyler olur. Kusura bakmayın, sıkıntım var. Kendimi yaşamak zorundayım. İnsanları ve tabiatı sevmeyen birine saldırmakla daha mı iyi olacaksınız?

Sevgi'nin elbiselerini kolay çıkaramamıştım; oysa kendimi soğukkanlı  hissediyordum. Gene bir acele vardı işin içinde. Bazı şeyleri yaşamakta geç kalmıştık, zamankazanmak zorundaydık. Telaştan doğru dürüst sevişemedik.  Aylar sonra bir düzene girebildik. Bütün oyunları kısa bir süre içinde sahneye koymak istedik. Bu endişe yüzünden heyecanlar çabuk tükendi. Biraz daha idare edebilirdik. Çayını yudumladı. Elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilmiyorduk. Şimdi olsaydı daha düzenli davranırdım. Doğru kapısını çalardım, ben geldim Sevgi, derdim. Ona neden giderdim? Geçen gün yolda görmüştük ya, işte ondan. Uzun süre yalnız başıma düşündüm Sevgi, buhranlarımı senden saklamak istemiyorum artık.

Bana bir çay pişir. Bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin: Yavaş yavaş soyunalım. Bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. Ne olacak endişesine kapılmayalım. Bırakalım zaman her şeyi halletsin. Bu söz bize korkunç gelmesin. Aynı ırmağa bir kere daha girelim. Acele etme, çay kendi kendi enir. Sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: Bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. Hemen birbirimizi eksiltmeyelim. Dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. Hürriyetime düşkünüm biliyorsun. Nasıl olsa kururum. Günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. İnsan kendini kaybediyor sonra.

Peki Hikmetçiğim, dedi Sevgi. İnsanlar birbirini anlamadan da  sevebilir. Her ırmağa istenildiği kadar girilebilir. Tecrübe insana bir şey kazandırmaz. Çok bilen çok yanılır damlaya damlaya göl olur. Saçmalama dedi Hikmet kendi kendine. Ben küçük burjuvaları sevmiyorum Sevgi. Kapı tokmağını da tamir etmek istemiyorum. Ne olur bir marangoz çağır. Ampulü değiştirmek için de elektrikçi gelsin. Seviştikten sonra yataktan hemen kalkmayalım. Hiç kalkmazdık zaten Hikmet. İçimiz kalkmasın demek istiyorum. Çok becerikli olmalıyım: Birbirimizin kusurunu görürüz o zaman.

Zaten becerikli olacak gücüm yok Hikmet. Sen gideli çok zayıfladım. Biliyorum, yolda fark ettim seni görünce. Belki bir çocuğumuz da olur Hikmet. Çocuk mu? Evet, öyle ya: Geride bir şeyler bırakmak gerekiyor. Her şey denenmeli. Yavaş yavaş. Evet, yavaş yavaş hamile kalırsın Sevgiciğim, çocuğu karnında iki yıl taşırsın. Hızlı bir gebeliğin gerilimine dayanamayacağımı hissediyorum. Birdenbire büyük bir karınla karşılaşmakta yorum. Sancı filan da çekme olur mu? Dünyada yeteri kadar acı var zaten. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Yavaş yavaş doğur, olur mu? Çok yavaş seviştiğimiz bir günün sonunda hamile kalırsan bütün bunları başarırız belki. Çocuk da yavaş ağlasın. Yorgun yaşayalım dünyayı. Yorgun bir aşk olsun ilişkimiz. Bana iki aspirin ver, her tarafım ağrıyor. Evliliğimizin ilk günlerinde olduğu gibi fakat telaşı eksik bir yaşantı olsun: Durgun bir havuzun ılık sularına girer gibi...

Uzun ve durgun bir yaşantı için aklımızı koruyalım. Çünkü Sevgiciğim,  sen de biliyorsun ki, en büyük hazinemiz aklımızdır. Geliyorum Sevgi, yağmur dinsin geliyorum. İnsanların arasına sıkışmadan geleceğim, yavaş yavaş yürüyerek geleceğim. Önce çayımı bitireceğim; sonra, sakin ve ilgisiz bir tavır takınarak garsonun yaklaşmasını, önümden bardağı kaldırmasını bekleyeceğim. Sonra, yavaş yavaş uzatacağım parayı. İnsan endişe etmezse küçük hesaplara kapılmaz. Birçok işi bir anda yapmağa çalışmazsa her an ne yapacağını unutmaz. Bütün kötülükler dalgınlıktan çıkıyor.

İnsan nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu her an bilmeli. Mesela ben şimdi kahvedeyim, bunu uzun uzun düşündüm, Hikmet sen kahvedesin dedim kendime, çayını içtin dedim, parasını ödeyeceksin dedim. Dışarda yağmur yağıyor, sen yağmurun dinmesini bekliyorsun. Mevsimlerden sonbahardır ve içindeki bu yavaş hüzün, sonbahar yüzündendir. İlkbahar olsaydı böyle hissetmezdin. Mevsimlerin değiştiğini gözden kaçırmamalısın, mevsimle insanları birbirine karıştırmamalısın.

Kahvede otururken Sevgi'ye gideceğini durmadan düşünüp sonra da çayın parasını verip vermediğini bilmez bir duruma düşmemelisin. Hızla kapıdan çıkıp, yürümeğe karar vermiş olduğun halde yalınayak otobüse binmemelisin. Hiç bir zaman, birdenbire kendini bilmediğin bir yerde bulmamalısın. Bütün kötülükler hazırlıklı olmamaktan doğuyor. İlerisi için çok hesap yapmamalısın. Hesap yapmağa alışmamalısın. Bütün kötülükler alışkanlıklardan doğuyor. İnsan acele etmeden kendini seyrederse, alışkanlıkların kölesi olup olmadığını görebilir.

Ben de yavaşlıktan yanayım Hikmet. Ben de yorulmamaktan yanayım. Senden yanayım. Benim sözlerimi kullanıyorsun Sevgi, ne iyi. Ben de bundan sonra dikkat ederim Sevgi: Senin nasıl konuştuğunu kulaklarımla izlerim ve senin seslerini çıkarırım. Birinci seferde aceleye geldi biliyorsun. Bunu unutalım Hikmet. Evet unutalım. Yalnız her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!

Yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur dindikten sonra hesabı ödedi. Ağır adımlarla kahveden çıktı. Karşıya geçmeden bir süre kaldırımda yürüdü. Yolun boş olduğu bir sırada karşı kaldırıma geçti. Güneşsiz gökyüzü, havanın kokusu ve yolların gölgesizliği ona, başka bir zamanı, daha önce içinde yaşadığı başka bir şehri hatırlattı. Hatıralar, bana duyularımın var olduğunu belirtiyor; gelecek zaman da sadece endişe veriyor. Geçmişin dalgınlığına da kapılmamalı; geleceğin endişeleri artar sonra, kararlarda sarsıntılar olur. Uzun yolunu yavaş yavaş yürüdü. İşte hürriyet budur: Her köşeyi dönerken heyecanlı bir insan yüzü görülebilir. Sevgi'nin evine. Ona derim ki: Ben geldim. Ölmek üzere olan bir insan korkmamalı. Ölmek nedir? Yaşayabileceğini hayal ettiğim olayların bitmesidir ya da insanın öyle sanmasıdır.

Küçük şeylerle avunamaz mı insan? Yanımdan geçen şu kadının,birlikte yürüdüğü erkeğe bakışı gibi bir görüntüyle teselli olamaz mı? Onlarla sonuna kadar gidebilseydim, buradan nereye gideceklerini ve birbirlerine neler söyleyeceklerini ve nasıl ayrılacaklarını ve ayrıldıktan sonra ne yapacaklarını ve gece nasıl soyunacaklarını ve nasıl yatağa gireceklerini ve kendileriyle baş başa kaldıkları zaman ne düşüneceklerini bilseydim belki bir yaşama gücü bulurdum içimde. Ayrıntılar olmadıktan sonra... Vitrinlere baktı. Vitrinlere bakanlar, sonra dönüp birbirlerine bakarlar. Vitrindaşlar. Birbirlerini beğenmezler. İnsan, kendine benzeyenden hoşlanamaz da ondan.


Tehlikeli Oyunlar -

8/25/2011

Bülent Ortaçgil-Zuhal Olcay - Beni Benimle Bırak

Elini yakmadan yazmak / 24.06.2011









Geceye uyanmak... Ansızın bilinmeyene açmak gözlerini. Koyu, geç ve derin bir saatte... Koca koca binaları, çatıları sarmış karanlık, bir sarmaşık gibi dolanmış kentin çevresine, yolları ıssızlaştırıp insansızlaştırmış. Karanlığa bakmak isteyen gözleri kapamış. Başlangıcında mı, sonunda mı olduğunu kestiremediğin kopkoyu gecede uyanmak. Geriye dönemeyecek kadar uzak bulmak kendini tanıdık kıyılardan... Düşle gerçeğin, dünle yarının, bitip gitmişle hiç doğmamış olanın tam ortasında, bir başına, gölgemsi... Gözlerini pencereye, henüz bir leke, bulanık bir işaret, soluk bir ışıltı gibi beliren geleceğe çevirmek. Beklemek. El yordamıyla uzanmak sözcüklere... Gecenin tekinsiz yollarından çıkıp gelen, ıssız ve insansız sözcüklere...

Bir kanat sesi mavi karanlıkta işitilen... Yankılanan, ısrarla, bir başına ışığı çağıran... Ama geceden başka nerede bekleyebilirsin ki ‘’hiç tükenmeyen şafak vakitlerini?’’





Devamı; Aslı Erdoğan

gene böyle







Yürürlükte hava su ateş toprak
Yürürlükte irili ufaklı atomlar

Çürümüş sanıların karşısında
Bu arada yalnızlık sürümden kazanıyor
Uydurma aşkların yanıbaşında

Kuş uçmuyor korku ormanlarında
Sıkıntı denilen timsah uyanık
Erdemi ve inancı savunuyor kendince
Belki güler geçersin belki de
Gülmeyi bile düşünmezsin
Anlatmazsın bile birilerine
O kadar çıplak

Oh olsun yalancı şairlere
Kokuşmuş bilgelere oh olsun
Gene sokaklar baskın
Her iyide her doğruda her güzelde
Kaçak evlerin sanrılı karanlığı
Demek ki çoktan bitti
Şimdi her yerde orada burada
Eşsiz yağmurlar altında
Bütün kara deniz ve gök haritalarında
Zor ve sessiz bir çocukluktan kalma
Serseri şair ruhum geçerlidir
Geçerlidir dayattığım her özlem
İstanbulun bütün sokaklarında

8/21/2011

Vs...vs...







inanmazsınız
ona olmayacak bir yerde rastladım*
-benim mi, ahmet gibi bir addır adım
ömrümün bir bölümünde basbayağı topalladım
saçmaydı oysa, ne gereği vardı
'dünya ne kadardı' dedim
'mavi kadar' dedi
eli yüzü düzgündü
anladığımca, iyi yürekliydi
çok uzun bir şey daha söyledi doğrusu anlamadım
'birtakım insanların bir yerlerden
bir başka yerlere gittiğini
ve bunun nedenlerini...' vs.
kocamış biri gibi her şeyi bildiğini
bir ilâç gibi duydum kanımda
'yaşlı kadınların şamdanları da götürmekte direttiğini
damatların bunu saçma bulup gelinlerin ağladığını
galiba eski şeylerin yeniden gözden geçirilmesi
gerektiğini' vs... vs...
'bir düşün dedi, her şeyin çarçabuk görülmesi zorunluluğunu
bir durağın yerinin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu
üstelik eski damatlarla kaynanalar öldüler
hem öyle bir öldüler ki toz gibi
aman canım işte her şeyi her şeyi...
ah canım işte vesaireyi vesaireyi...'

tamam ama şimdi nasıl rahat yaşayabilirim ben
onun bütün söylediklerini hatırlamadan

aman canım işte her şeyi her şeyi

gelsem bilmiyorum bulabilir miyim seni
yine orada mısın ara sıra...



*İlk dizeye bundan başka uyak bulamadım, işte şair soyu bu yüzden tükeniyor bundan ötürü yalnızız, ama insanlar coşkun geleceklerle kutlanıyor gene bundan ötürü.





Kayayı delen incir / Turgut Uyar

8/18/2011

Bu devirde süreklilik istemeye kim cesaret edebilir?




“Bir dostu bırakıp gitme hakkına sahip değilsek, artık dostluktan söz edilemez.”

“İnsan nerede yaşıyorsa orada umutlanır.”

“Yaşamda otomatik pilot yoktur.”

“İnsan bir kez umutsuzluğa düşünce herhangi bir şeye inanmaya hazırdır.”

“Bütün zincirler biyolojik değildir, bazıları bizim eserimizdir ve kırılabilir.”

“Genel sözlere sığınmak her zaman daha kolaydır.”

“İnsan ne zaman acımasızdır: İlkeleri olduğunda mı?”

“Sevmek aşırı bollukla büyüyen tek zenginliktir. Ne kadar çok verirseniz, size o kadar çok kalır.”

“Gerçeklerin tümü içinde yaşanılabilir türden değil, Çoğu zaman ısıtmaz ve insan orada soğuktan ölür.”

“Önsezilere inanmam, ama uzun zamandır inançsızlıklarıma olan inancımı da yitirdim.

“Gülüyordu. Gözlerinin çevresinde kırışıklıklar oluşuyordu ve yıllar buralarda gelip yerlerini alıyordu.”

“Hayatıma o kadar çok kadın girdi ki neredeyse hep yanız kaldım. Çok, hiç kimse demektir.”

“Böyle durumlarda işte yaşamı sürdürme alçaklığı gösterilmez. İnsan kafasına bir kurşun sıkma inceliğini gösterir.”

“Dostça gülümsedi. Bu gülümseme sanki bana değil de çocukluğuma gitmiş gibiydi.”

“İnanç dağları yerinden oynatır. Ama bazen de yerinden oynatacak dağlardan başka bir şey vermez.”

“Ölüm içeri girmek için, sizin tek başına olmanızı bekler.” (Meksikalı inancı)

“O zaman siz de bana niçin onun yanına uzanmadığımı, niçin onu kollarıma almadığımı ve son soluğunu dudaklarıma çekmediğimi soracaksınız, onu sonuna kadar izleyebilir ve onunla birlikte ölebilirdim. Ama hayatta kalmak ve mutlu olmak istiyordu.”
 
“İmkansıza bir şans tanıyın. İmkansızın sabrının ne kadar taştığını ve ne kadar bize ihtiyacı olduğunu bilmiyorsunuz.”

- Artık yaşamak için hiçbir istek duymuyorum.
 
– Bu en eski yaşama biçimi.
 


“Kızım öldüğünden beri zamanımı mutlu olmaya hakkım olmadığını kanıtlamakla geçiriyorum.”

“Gülme, bazen nefretin öldürme biçimidir.”

“Bir kadın bütün gözleriyle, bütün sabahlarıyla, bütün ormanları, tarlaları, kökleri ve kuşlarıyla sevildiğinde onun henüz yeteri kadar sevilmediği anlaşılır. ve dünya, sizin yapmak zorunda olduğunuz şeylerin başlangıcından başka bir şey değildir.”

“…ve ben size aşksız yaşanamaz demiyorum, olabilir ve hatta en iğrenç şeydir bu.”

“Siz derinlik arıyorsunuz, ama uçurumlardan başka bir şey bulamıyorsunuz.”

“Birlikte mutlu olmak için ayrı ayrı mutsuz olmak yeterli değildir. Rastlaşan iki umutsuzluktan bir umut çıkabilir, ama bu yalnızca umudun her şeyin üstesinden gelebileceğini kanıtlar…”

“Size benzemiyordu, siz çok farklısınız ve zaten söz konusu olan ne sizsiniz ne ben, söz konusu olan yokluğuyla bizi birbirimize bağlayan şeydir (…) Her birimizden daha az kaldıkça ikimizden daha çok kalır…”


“Bu öyle bir dönem ki herkes yalnızlığı haykırıyor ve aşkı haykırdığını bilmiyor. İnsan yalnızlığı haykırdığında her zaman aşkı haykırır.”

“Mutsuzluk propagandasını iyi yapıyor: Bağımsızlık, bağımsızlık. Erkekler, kadınlar, ülkeler, öyle bir bağımsızlık mikrobu aldık ki bağımsız bile olamadık, iğrenç olduk.”

“İnsan yaşama nedenini kaybedince , ama gene de yaşamaya çalışırsa, suçlu hisseder kendini.”

“Düştüğüm yer benim için çok yüksek.”

“Bu devirde süreklilik istemeye kim cesaret edebilir?”

“Kolum ve göğsüm yani onun benden koptuğu yer ağrıyordu.”

“…Ekmeğin icat edilecek bir yanı yok, suyun kaynağa verecek dersi yok, kalp neyle yaşayacağını kana açıklamaz… Cansız dünyaların nasıl oluştuğunu, dişi dudakların taşlaştırıcı yokluğunu uzun zamandır biliyoruz. o halde üzülmeye devam etsinler, çünkü dünya bir tozdan başka bir şey değildir. Kimin toz, kimin tanrı olduğunu bilmek hiç ilgilendirmiyor beni, çünkü ne biri ne öteki kadındır. Bazen insanın nasıl yanılabildiğini görmek için Reims ve Chartres katedrallerine bakmaya gittiğim bile olurdu… Yaşamın anlamının bir dudak payı vardır. Orada hayat buluyorum. Oralıyım ben.”

“Bir kadını tüm gözleriyle, tüm sabahlarıyla, tüm ormanlar, tarlalar, pınarlar ve kuşlarla sevdiğinizde, onu henüz yeteri kadar sevmediğinizi ve dünyanın, yapmanız için geriye kalan her şeyin bir başlangıcı olduğunu bilirsiniz.”


Kadının Işığı

8/17/2011

tina modotti



Tina Modotti, kız kardeşim, uyumuyorsun sen, hayır sen uyumuyorsun.
Belki yüreğin dünkü gülü dinliyor, yeni gülü dinliyor.
Rahat et kız kardeş.
Yeni gül senin, senin yeni dünya:
Sen kendine derin topraktan yeni bir giysi diktin
ve senin gülümser sessizliğin şimdi kökleniyor
Sen boş yere uyumayacaksın kız kardeşim.
Senin tatlı adın saf; saf senin kırılgan yaşamın. Senin demir gibi sert, narin yapın arıdan, gölgeden, ateşten, kardan, sessizlikten, dalgadan, çelikten, çizgiden, nektardan.
Senin uyuyan gövdenin başucundaki çakal yiyip bitirmek istiyor, kanlı ruhunu tatmin etmek için.
Fakat sen gülümsüyorsun kız kardeşim,
sanki çamuru aşacakmış gibisin.
Seni benim ülkeme kaçıracağım, ki ulaşamasınlar sana,
Benim karla kaplı ülkeme, ki senin saflığına dokunamasın katiller
Çakallar, paralı askerler: Orda barışa ulaşacaksın sen.
Bir ayak sesi duyuyor musun, bir sürü ayak sesleri içinde,
Steplerden gelen, dondan gelen, soğuktan yankılanan bir ses?
Karda yürüyen bir askerin ayak sesini duyuyor musun?
Kız kardeşim, bunlar senin ayak seslerin.
Günün birinde senin küçük mezarının önünden geçecekler,
açmadan dünkü güller,
yarınkiler geçecek mezarının önünden
ve sessizliğinin yanışını görecekler
Bir dünya yürüyor kız kardeşim, senin gittiğin yere
Senin türkülerin söyleniyor ağızlarda hergün
Senin onca sevdiğin halkın ağzında.
Ne cesurdu yüreğin senin.
Senin ülkenin eski mutfaklarında, tozlu yollarında
bir şeyler konuşuluyor ve akıp gidiyor.
Bir şeyler senin altın sarısı halkının ateşine karışıyor
Bir şeyler uyanıyor ve şarkı söylüyor.
Seninkiler kız kardeşim bugün senin adını ananlar,
bizler, her yerde, denizde, karada,
senin adınla susan ve başka isimler söyleyenler.
Ateş ölmez çünkü!

Pablo Neruda 


Assunta Adelaine Luigia Modotti Mondini 17 Ağustos 1896 - 5 Ocak 1942













Çürümenin Kitabı-Anti-Peygamber



Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar... Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz... Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi "benliği"ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak "benliği"ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır... Varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. Tarih: İdeal imalathanesi... huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları... gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı... Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak'tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir... Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki? "İdeal"siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti... Cennet... Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır. İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik'ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır... Onu işittiğimi farzediyorum: "Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... İnsanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! Aşk – iki tükürüğün karşılaşması... Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.

(Vaktiyle bir "benliğim" vardı; artık sadece bir nesneyim... Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. İçimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)