.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/26/2013

Sigur Rós - Hjartað Hamast


 

Ama ben seni hiç üzmem deliririm yalnızca sessizce tek başıma deliririm.

Lale müldür

Gel!



İçimde bir sevinç, geçirdim pantolonumu bacağıma. Anamın, kendi eliyle eğirip ördüğü kollu kazağı giydim.  Bir de üzerine yeni ceketimi aldım. Hiç yapmadığım şey, aynada da saçımı taradım. Lambayı üfleyip çıktım  dışarı. Deli bir yağmur yağıyordu. Kim bilir şu anda, şu sabaha bir saat kalmış zamanda uykusunun tadını  çıkaranlar için ne hoştu bu yağmur?

Görevini bitirip evine giden Karasoku'nun bekçisiyle selamlaştık:

  -Bizim, güneş batıyor, dedi.
   -Eh, bizimki de doğuyor, dedim.

  Konaklar geçtim, zengin konakları, oradaki insanları düşündüm, acaba bu yağmuru onlar da severler miydi?  Belki bir şimşek sesiyle uyanır, kadın, daha çok sokulurdu kocasına, sımsıkı sarılırdı. Adam bilinçsiz dolanırdı  karısının beline. Öpüşürlerdi, oluklardan akan sular betonları hışır hışır döverken... Ninni söyler sular, tasa yok  yaşam kavgası için, dokuzda da kalksa olur, onda da, hatta hiç kalkmasa da...

  Ama ben, güneşi lokantada doğduracağım... Çıra da kalmamış, söylemeli Ökkeş Abiye. Hem bu kömür de yaş,  onu da söylemeli. Şu ortadaki ızgara hapı yutuyor, şimdiden erimiş iki kolu. Okulda öğrettikleri karbondioksit  yalnız bitkilere yaramıyor, ateşi yakmak, tutuşturmak için de gerekli, üfle Muzo, biraz daha hızlı üfle, körük  gibi... Bu namussuz orta ocak, deliği mi tıkalı, bakmalı bir ona da...

  Şimdi sıra gedi koca maltıza! Böyle yağmurlu günlerde onu yakıp tutuşturmak çok güç. Yaktıktan sonra nereye  koyacaksın? Yine koyalım bakalım karşıdaki dükkanın kepenginin altına. Kentte mikrop gırla, keyif için bir  tekme savurur devirirler maltzı. Ondan sonra topla ateşleri bir bir... Islanmış kömürleri yakabilirsen yak...

  Nesini severler şu nohudun bilmem ki? Kurufasulye desen gene neyse, ya bu nohut? Bu ovanın nohuduymuş,  yalan, sabaha dek suyun içinde bir milim bile şişmemiş, biz ne nohutlar gördük, dersin bir gece içinde hamile  kalmış. Neyse Muzo, sen yiyecek değilsin ya...

  İnsanlar iki öğün yemek yeseler n'olurdu sanki? Hiç olmazsa biz bulaşıkçıların işi yarı yarıya azalır, sabahları  çorba yapmak derdinden kurtulurduk. Her neyse, çorba pişirmek de bir sanat. Anam öyle der, zurna çalmak bile  bir zenaat, öğren at bir yana. Gel bakalım gebeş tencere, içine su koyalım, kaynatalım, üfürelim... Kaynadın mı,  eh öyleyse yüz dereceyi geçtin. Okumuş bulaşıkçı olmak başka... Nerde bizim şehriye? Evet,  olapta... Kıralım  bakalım... Bu denli yeter. Dökelim biraz daha su içine, Ökkeş Abi iyi adam, beş porsiyon fazla çıksın, bizim  günlük yanına kar kalsın. Atalım tuzunu da... Gel bakalım baboş tava! Hay şu soğanı icat edenin. Soğan yerine  turp veya havuç doğramayı akıl etselerdi ya yemeğe... Ağlama oğlum ağlama, az kaldı bayrama, bugün  Raziyenle gene buluşacaksın. Kavuralım bakalım soğanı. Ne demişti Fazlı Usta, soğan pembeleşinceye dek  kavuracaksın, demişti. Atalım içine salçasını. Kırmızı yemeği sever millet, azıcık da yemek boyası, iki avuç da  kırmızı biber, iştahsızlara iştah ilacı. Biraz toz nane. Dökelim bunun hepsini gebeş tencereye!

  Çorba hazır beyler!...
  Önce biz yiyelim, oh elime sağlık, mis gibi olmuş...
-Hoş geldin usta!
-Hoş bulduk.
-Şehriye yaptım.
-Yesin pezevenkler.
İşte garson Fehmi, sabahçı... İşte patron Ökkeş Abi... İşte ilk müşteri, bir kamyon sürücüsü:
-Çorba var mı?
-Var.
-Ne çorbası?
-Şehriye.
-Mercimek yok mu?
-Pişmedi daha.
Ye ulan inek işte, midenle anlaşman mı var, sana sabah sabah mercimek çorbası yedireceğim diye...
Yesin, afiyet olsun!

  Sonra yoğun bir çalışma. Ispanak, yumurtalı ıspanak, kavurma, kapama, orman kebabı, tas kebabı, tepsi kebabı,  kurufasulye, nohut, iç bakla, pilav, irmik helva, komposto... Yesin millet, paralı aşevi mübarek!.. Usta, saat ikide  izin verdi:

-Aldın mı lan küpeyi, dedi.
-Aboov, iyi ki söyledin vallaha usta, unutmuştum.
-Çok möhim, avrat milleti hediyeyi sever. Sarkan sallanandan al.
-Olur usta.

  Elimi yüzümü bir güzel yıkayıp, saçımı taradım. Ama ah şu yağmur. Bir yağmaya başladı mıydı, yağmur  dindirme duasına çıkmak gerek, delinir göğün dibi, yağar da yağar. Koştum ilerdeki çerçiye... Yeşil bir küpe  aldım ustanın dediği gibi, sallanan, sallandıkça da şıngır mıngır sesler çıkaran. Bir de kutuya koydurdum, koştum gittim çeşmenin başına. Biraz dineldim, yağmur iyice benzetecek beni, karşıya, genel tuvaletin tentesinin altına  girdim. Gelirse, buradan görürüm. Beklemeye başladım. Geçen birinden saati sordum,

-Üçe geliyor, dedi.
Yoksa gelmeyecek mi Raziye? Gelecek, gelmeyecek diye fallar açmaya başladım.
-Şu tuvalete giren adam. Küçük çişini yaparsa gelecek... diyerekten.
Biraz sonra yine saati sordum:
-Üçü on geçiyor, dedi bir delikanlı.

  İçim sıkılmaya, yüreğim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Madem gelemeyecektin, niye söz verdin, madem  geleceksin niye zamanında gelmezsin? Ayıp değil mi yani, insan sevdiğine yapar mı bunu? Karşıdaki faytonun  ardından kara mantolu bir kadın geliyor. O mu? Evet, o... O, Raziye... Vardır elbet geciktiğinin bir nedeni. Adam  mı salmadı, kim bilir ne oldu?

Yürüdüm, yanına yaklaştım:
-N'oldu, bir şey mi oldu?
-He, dedi, tutturdu bugün hava yağmur, işe gitmeyecem diye. Yattı uzandı. Bana el atdı, çek get lan işine  dedim. Sona kalktı gitti. Ben de ondan geciktim.
-Korktum gelmeyeceksin diye.
-Hiç gelmez miyim? İşe gitmese bile gelirdim.
-Ne yalan, uydururdun ki?
-Ne yalan uyduracam, gezecem der, çıkardım. Bi de hesap mı vereceğiz?

  Yağmur sicim gibi yağıyordu..İnsanlar hiç aldırmıyorlardı...Sanki yağmur yağmıyormuş gibi, herkes günlük  işlerini şemsiyeye gereksin me duymaksızın görüyorlardı. Ancak sağanak olursa, o zaman üç beş dakika bir  eğintinin altında dinlenip, sonra yollarına devam ediyorlardı.

Biz de aldırmadık yağmura... Raziye,

-Nereye gidelim, diye sordu.
 -Şöyle gidelim, dedim.
 Tarsus yoluna vurduk. Mensucatı geçtik, sağa saptık. Ordaki dar ve ağaçlı yoldan ilerlemeye başladık.
 -Bu yol nereye gider?
 -Şeye, Gazhaneye, tren yoluna.
 -Bağlara gitmez mi?
 -Gider.
 -Orda bi boş ev bulur muyuz?
 -Olmaz... Zaten evlerin hepsi kilitlidir şimdi.
 -Sana carse kombinezonumu gösderecektim. Sona bak, göğsümdeki sütyen de mavi, carse...
 -Kim bilir ne yakışmıştır?
 -Deli işte, ben sana bunları göstermek için çalışıyorum, sen oralı bile olmuyorsun. Ustanın kaz öyküsü geldi  usuma.
 -Kız, dedim, böyle tehlikeli şeyler olmaz, en iyisi ya sizin eve gidelim, ya da bizim eve...
 -Sizin ev hiç olmaz, dedi, analığım görür, mahalle tanır.
 -Öyleyse sizin ev...
 -Sen izin alabilir misin lokantadan?
 -Alırım.
 -Şöyle yarım gün, sabahtan öğlene kadar.
 -Usta iyi adam, idare eder.
 -Ölese gel bizim eve!
 -Konu komşu?
 -Zaten kaç tane komşu var ki. Mahsus dan sorarsın bizim bitişiklere, Raziye nerde oturuyor dersin, ben onun  dayısı olurum dersin? Yok mu senin gibi ufak dayılar.
 -Kaçta geleyim?
 -Sabah güneş doğunca gidiyor. Sen sekizde gel!
 -Oldu...
 İstasyon köprüsünü geçtik. Gazhanenin oradan sağa saptık. Belini tuttum.
 -Bugün daha az korkuyorsun, dedi.
 -Alışıyorum.
 -Öpebilir misin şimdi beni?
 -Öperim.

  Okaliptüs ağacının birine belini dayayarak doya doya öptüm. Tekrar yürümeye başladık. İstasyon ambarını  geçtik. Trenci evlerinin oradan geçerek Reşat Bey Mahallesine çıktık. Konuşuyorduk durmadan da...

-Raziye, dedim, ben sizin evi bilmiyorum ki...
 -Gidiyoruz ya, dedi.
 -Saat?
 Yoldan geçen birine saati sordum:
 -Beşe geliyor, dedi.
 -Geç mi kaldın?
 -Boş ver...

Taş Köprüyü geçtikten sonra:

-Burda ayrılalım, dedi. Sen benim arkamdan izle, evi öğren. Zaten çok kolay...
 -Olur, dedim.

  Elli metreden izlemeye başladım. Arada bir dönüp bakıyordu. Soldaki küçük köprüden geçti, sağa döndü. Üç  beş sıralı dükkanı geçtikten sonra yine sola döndü. Onun eve girmesini bekledim. Sonra iri adımlarla köprüye  yürüdüm. Bir at arabacısına,

-Atlayım mı kardaş, dedim.
-Atla, dedi. Kalekapısında arabadan indim. Abidin Paşa Caddesinden Küçük Saat, oradan Kuruköprü...

Usta,
 -Nerde kaldın lan, dedi.
 O zaman anımsadım, küpeyi vermeyi unuttuğumu.
 -Eyvah usta, dedim, küpeyi vermeyi unuttum.
 -Eyi halt ettin. Unudur mu lan insan hiç be!
 -Sen olsan unutmaz mısın usta, beni evine çağırdı.
 -Essah?
 -Vallaha.
 -Ne zaman?
 -Yarın.
 -Gedecen değil mi?
 -He!
 -Yaşşa, akıllanıyon.
 -Amma usta senden izin isteyecekdim.
 -Akşama gadar mı?
 -Yoo, öylene kadar. Ama ben gelir gene ocakları yakar, çorbayı pişiririm.
 -Verdim gitdi, sevaptır böyle şeye izin vermesi, yarın cennette adama bu iş için hasır verirler, oh ben de  kurulur otururum hasıra, şarap tası da yanımda...
 -Sağ ol usta!
 Eh ondan sonra gel de çalış, gel de gece uyu!.. Anacığım sabaha dek sordu durdu:
 -Bi sıkıntın mı var oğlum?
 Her kezinde,
 -Yok ana, çok iyiyim, dedim. Babam,
 -Şu karnımın üstündeki top gibi sıcaklık bi geçse, ben de iyiyim ya, geçmiyor ki meret, diyordu, durmadan.
 İlk kez o günü anamı ben uyandırdım:
 -Gidiyorum ana, diye.

  Erken çıkmış olacağım, her zaman gördüğüm bekçiyi göremedim. Yağmur biraz hafiflemiş, ahmak ıslatan  olmuştu. Lokantayı açtım, tüm işleri en çabuk tarafından bitirdim: Usta geldiğinde, çorbadan gayrı, etleri bile  doğramıştım. Usta,

-Hadi sen git, dedi.
 -Sağ ol usta!
 -Unutma lan ha!
 -Neyi?
 -Küpeyi. İlkten verdin mi, avrat daha çok sever seni.
 -Unutmam unutmam. Yolda birine saati sordum:
 -Yedi, dedi.

  Eh, çok erkenmiş. Biraz Taşköprüde eğlenirim. Köprünün üzerinden köpüre köpüre akan sulara baktım. İlerde,  kıyıda, bu bulanık suda bir balıkçı, oltasını atmış balık avlıyordu. Yanına yaklaştım:

-Bereketli olsun.
 -Sağ ol, daha heç tutmadık.
 -Allah büyük...
 -Balıklar ufak. Lan iş Allah'a galdıysa, uh öldük biz...

  Duramadım adamın yanında, içim içime sığmıyordu. Tekrar köprüye çıktım. Benzincinin yanındaki kahvede  bir çay içtim. Çocukluğum geldi usuma, ev sahibimizin yanına gittiğimiz günler, boynu kırık buradan geçtiğimiz  günler... Kaç yıl oldu ki?.. Ocakçıdan saati sordum:

-Sekize geliyor, dedi.
 -Kaç var?
 -Tren mi galdıracan mübarek?
 -Gerekli dayı.
 -On var, on... Sekize on var...

  Çay parasını verip yürümeye başladım. İçimdeki heyecanın tüm yükü yüreğimin üzerindeydi. Kuş gibi uçacaktı  sanki yüreğim. Altımdan akıp giden Seyhan'ın gürültüsünde bile duyuyordum yüreğimin gümbürtüsünü.

  -Şu heyecan bir bitse! diyordum. Sonra, yok yok, çok tatlı, hiç bitmesin!. diyordum. Hatta, evin neden daha  uzaklarda olmadığına üzülüyordum. Gelip geçenlerin arasında, Raziye'nin kocasının yüzünü görmek istiyorum.  İçimden, Ya evdeyse? diyorum.

Bir adama çarpıyorum:

-Lan gözüyün önüne bak, denizde mi yörüyon?
 -Kusura bakma emmi.
 -Burnumun direğini gırdın!

  Sözü uzatacak zaman yok. Köprüden geçiyorum. İşte sıralı dükkanlar, işte köşebaşı, işte dutlu ev... Ah  yüreğim... Ayaklarım birbirine dolanıyor, bir ufacık çakıl taşına çarpacak olsam, düşecekmişim gibi geliyor.  Dutlu evin dibine varıyorum. Tablacıdan kuru soğan alan orta yaşlı bir kadına soruyorum,

-Raziye nerede oturuyor, ben onun dayısıyım, diye.
 Kadın, elinden soğanları bırakıyor,

  -Ihıcık, diyor.
Benimle birlikte gelip kapıdan sesleniyor:
-Gız Raziye, dayın geldi gız!
Raziye koşup geliyor kapıya. Boynuma sarılıyor:
-Dayı, kurban dayı!
İçeri giriyoruz... Ah yüreğim ah!.. Odundan yapılmış iki basamak merdiveni çıkıp kapıyı kapatıyoruz...
Raziye,
-Yuttular, diyor.
-Ne, diyorum.
Odanın içi sıcacık. Mangalın üzerinde bir çaydanlık kaynıyor. Hemen cebimden küpeyi çıkardım:
-Dün vermeyi unutmuşum, dedim.
-Ne o?
-Aç bak!
-Küpe çok hoşuna gitti. Kulağına elimle taktım.
Sonra, sıkı sıkı sarıldım beline.
-Dur, dedi, kapıyı kilitliyelim.

  Kapıyı kilitledi. Tekrar sarıldık. Yere düştük; hemen mangalın dibine... Çay içerken bizim hediye küpenin  parçalarını yerlerden topladık.

-Ihı, diyor Raziye, kulpu burdaymış...
-Al, dedim, topağı da miderin yanına düşmüş.
-Çocuğum olursa senin adını koyacam, dedi.
 İki elini, iki elimle yakaladım. Gözlerine baktım.
 -Nasılmış gombinezonum, diye sordu.
 -Çok, güzelmiş. Ama sen hepsinden güzelsin!
 -N'olurdu sanki evlenseydik, her gün böyle sevişseydik?

Sustum.

  -Ama ben yalnız senin olmak istiyorum lan, var ya, şimdi sen he desen vallaha bir gün durmam bu herifin  yanında. Yüz tane çocuğum olsa gene de silker sana gelirim.

Yanıt veremedim...

Muzaffer İzgü / Zıkkımın Kökü

1/18/2013

Küpesini düşürdüm gecenin soğuğu kaldı içimde sessizce geçip gittim




"...günün her saati kalabalık olan caddenin ortasında oturmuş insanları izliyorum. parmaklıklarından çiçek sarkan küçük balkondan gördüklerim, bir süre sonra hayalete dönüşüyor. aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya yüzlerce renk ilerliyor. sanırım birçoğu ne için yürüdüğünün farkında değil. iç içe girmiş mağazalarda çalan müzikler, insanların konuşmaları, araba kornaları, kalp atışı; toprak sesi, ateş sesi, su sesi, ... hepsinin oluşturduğu tek bir gerçek var: uğultu."

gonzalo borinda

"fazla olan bendim ama bunu anlamak istemiyordum. bazen birilerinin hayatında fazlayızdır. bu kadar basittir; bize orada yer yoktur."

"insanların insafı yok. sevgi adına seni lime lime ederler. sonra sen ölünce, onlar seni yaptıklarıyla öldürünce, senin bir kişiliğinin olmadığını söylerler. kocaman, acı gözyaşlarıyla ağlarlar. sana değil ama. kendilerine ağlarlar, oyuncaklarını kaybettikleri için."

james baldwin

küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. ona yazgı diyoruz ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. yadırgamıyoruz. çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. gerçeği ararken bir yandan da değiştirmeyi düşleriz. çünkü aynı zamanda gerçek daima utanç vericidir.
.....

Herşeye yeniden başlamak mümkün değildi. istesemde mümkün değildi. Nerede kaldığımı unuttuğuma göre, baştan başlamak için bir takım yetenekler gerekliydi ; daha talihli doğmuş olmak gerekliydi meselâ. Yeni bir dil öğrenebilmek için, hiç dil bilmemek gerekliydi.

Oğuz Atay

hiç gitmediğim bir şehir olsun..hani haritada yerini bile bilmediğim..hani kimseyi tanımadığım,kimsenin gitmediği,kimsenin gelmediği bir şehir..hani denize kıyısı olan,hani biraz İstanbul kokan ve Karadenizi anımsatan her yağmurda hani her yolu aynı sevdaya çıkan bir şehir..
başkenti olsun düşlerimin..
.....

Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam, tüm varoluşum yitmiş demektir.

Tezer ÖZLÜ

gölgeler seni aydınlıktan daha fazla çektiği için insanların ardındakileri görmek istiyorsun öyle değil mi? niçin? senin içinde neler var? büyüsüne kapıldığın ışığa yaklaşarak kanatlarını yakan kelebeklerin tersi misin yoksa? karanlıklar seni içine çekiyor ve yavaş yavaş orada boğuluyorsun, bu mu hadise? ama ne için? orada kaybettiğini bulmak için mi?

Maxime CHATTAM,

Çok şey istemiyordum hayattan, sadece yalnız bırakılmak.

"Bütün gün yatakta kalmanın nesi hoş?"
"Kimseyi görmek zorunda kalmıyorsun."

Charles Bukowski,

Sessizlerin, anlatmayı bilmeyenlerin, kendini dinletemeyenlerin, önemli gözükmeyenlerin, dilsizlerin, o iyi cevabı hep olaydan sonra evde düşünenlerin, insanların hikayelerini merak etmediği o kişilerin yüzleri diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi? Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda.

Orhan PAMUK,

Demek ki hiçbir şey, o an olduğu kadar değerli ve önemli değil. Demek ki en büyük duygular bile yalnız o an için önemli. Demek ki her şey geçebiliyor ve yüzde yüz değişebiliyor. Demek ki hiçbir şey, aslında o denli önemli değil. Demek ki hiçbir şey gerçek değil.

Duygu ASENA,

Bilir misiniz bu duyguyu? Aeronun içinde, mavi bir spiralin içinde hızla gidersiniz, pencere açıktır, rüzgar ıslık çalar ve yeri unutursunuz; yeryüzü sizin için Satürn veya Jüpiter ya da Venüs kadar uzaktır. İşte aynen böyle yaşıyorum.

Yevgeni Zamyatin,

Senin kreasyonların kendimi ifade etmeme izin vermiyor! Benim civciv olduğum sarı günlerim var, Ofelya olduğum çiğdem beyazı karlı günlerim! Bazen kavrulmuş Antep fıstığı gibi yeşillenir, bazen de nar kırmızı terör estiririm!

Alev ALATLI,

Ve yalnızlığım yalnızca nesnelerin anlaşılırlıklarına saldırmakla kalmıyor, onları, var olma temellerine kadar kemiriyor. Duyularımın tanıklığının doğruluğu konusunda gittikçe daha çok kuşkunun saldırısına uğruyorum. Artık biliyorum ki iki ayağımla üzerine bastığım yeryüzünün sallanmaması için, benim dışımda başkaları da onun üzerinde yürümeliydiler.

Michel TOURNIER,

Dinle susturduğun geceyi.
Silmek ve bilmek artık
Görevin tutmamak arzuyu senin olmayan
dokunmalar ve umarsız bakışınla,
Çünkü zaman ben'im, yaralıyım.

Nilgün MARMARA,

nefesinizin desibelini ölçün,
birkaç gram kristali burnunuzda koklayıp damaklarınıza dudaklarınıza sürün,
emin o kekremsi tatsızlığı,
düşün arada...
jiletle oyuncak gibi oynarsanız, kalbinize de gelir,
kalbinizi deşmeyin,
delik nöronlarınızı kimyasal formüllerle doldurun..
uzağı, perspektifi, yalanı, renkleri ve kendinizi canavar hislere eziyet ederek sırasıyla öldürün...

evet sessizleşiyor insan zamanla..

1/06/2013

Acı Kök Yağmurun Tadında...


Müşfik...

* Annem bana güvenmedi, biliyorum, biliyordum. Birbirimizi sevdiğimiz için. Ama ben sevdiklerime güvendim. Yanılmışım güvenirken. Güvendiğim için değil, eksik sevdiğim, sevmesini bilmediğim, sevginin kıyısında yaşayan çakıl kişileri denizin parçası sayıp saygıdan fazlasını gösterdiğim, sevgiyi onlara da sıçrattığım için yanılmışım. Bunu düşünürken bile yanışlığa boğuluyorum. İnce hesaba kaçtığım için...

* Bugün çıldırdıktan, sevdikten, yanıp yıkılıp yeniden doğrulduktan, sonunda benim için yürünebilecek, tekliğinde şaşırtacak denli öteki yollara benzeyen tek yolu bulduktan, erincin taşırıcı garipliğinde Yehuda’yı anladıktan sonra her şey kolay geliyor. Bundan sonra güçlüğe rastlamayacağımdan değil, aşkın tüketilmez güçlüğünü bildiğim için kolay geliyor...

Yehuda İsa’yı ele verirken öpmüştü. Hainliğinden değil, İsa’yı sevdiği, kıskandığı, kendi artı onbir kişiyle paylaşmağa yanaşmadığı, onu, kendine aşan, onbir kişiyi de İsayı’da aşan bir düşe bırakmağa razı gelmediği, ele verişinin onu öldüreceğini bildiği için öperek ele vermişti. Öpmekten başka bir şey düşünemediği, ölümün açıldığını bilmediği eşiğinde duran İsa’yı uğurlarken kavurucu sevgisini başka hiçbir şeye güvenemediği, yükleyemediği, kurban edemediği için öpmüştü. Onu ölüme yollamadan çıldırmamak için. Ama öptüğü günün gecesinde gırtlağını soluksuzluğun sonsuzluğuna bağladığı zaman, İsa’nın öleceğinden emindi. Aşkın küçüklüğünden, cılızlığından başka bir köşesine tutunamamış, yakamozunu kendini göksel bir besin bellemişti. Güvenememişti kendisine güvenene, kıskanmıştı onu, ötekinin kıskandığı gibi. Öteki yani.

Rana...

Ben onun her şeyiydim. Biliyordu, biliyordum bildiğini. Yolumuza bir ağustos güneşi gibi kavurucu Müşfik çıkana değin. Değdiğini eriten sıvılar gibi çıktı yolumuza. Rahattık, rahat değildik belki ama o kandırıcı rahatlığımıza inanmanın rahatlığı içinde kaygısızdık. Küçük kaygılarım, kıskançlıklarım ördek tüylerinin üzerinde yuvarlanan boncuk boncuk duru sulardan farksız, süzülüp duruyordu üzerinde. Ben onun her şeyiydim. Gönlünde benden başkasına yer olamazdı...

Müşfik...

Rana gibi. Hala anlayamadım onu. Yahut, anlamaktan ürküyorum. Olanaksızlığı destek edinen bir öykü yağmurun altında da başlasa, bozkır güneşin altında da başlasa, olanaksız temeli, en olmayacak yapıyı en atak çıkıntısında çatlatıverecektir. O atak çıkıntıyı açıklamak için uğraşmaktan ürküyorum. Değmesine değiyor. Tekelci, kıskanç sevgiyi başka bir ucundan çözmeğe çalışmalıyım...

Müşfik...

Soluk soluğa, kestirme olsun diye arsadan geçerken bunlar geldi aklıma. Nasıl da anmışım bugün bilmeden nasıl da hepsi aklıma gelmiş. Birden bir daha Sarıkum’un toprağını buldum arsa toprağında, çatlaktı, otları diplerinden sararmağa başlıyordu. Aydınlık gecenin içinde sarılıklarını seçebiliyordum. Koku salıyorlardı. Kinsiz, kıskançsız bir kokuydu bu. Öfkem ağır ağır söndü. Kıskanmalarıyla kıskançlıklarıyla bana acı verenleri andım. Ona daha temiz gidiyorum böylece. Öfkem söndü. Onlar, eksik kişilerdi. Ben onun yanında daha tam, daha bir bütünlük içinde gideyim, onun eksizliği benim de eksizliğim oluyor...

Müşfik...

Yoruldum.
Yakında dolaşmayacağım geceleri, doktorlara uymağa zorlayacaklar beni (zorlayacakları yok benim kendi korkum zorlayacak biliyorum), karanlıkları zaten çoktan yitirmiştim, uzun bir süre için başkalarının olacak bu karanlıklar. Benim hiçbir payım olmayacak onlarda...
Talha. Talha ne yapıyordur şimdi?

Talha...

Hepsi uyudu. Bir beni uyku tutmadı. Karanlık hala yaşıyor(sayısız ölçüsüz kaynarsıcak bir karanlık dirim) Hepsinin soluğu uykunun örneğine uymuş tıslayıcı bir soluk. Karanlık uğultu dalgalanıyor, soluklara uyup kabarıyor, sönüyor, durmadan yorulmadan (sayısız kaynarsıcak) Bu karanlık ölmedi daha, yaşıyor kalabalığında, bense uyuyamıyorum, ölemiyorum hepsine uyup, Müşfik nerededir şimdi? Saat daha onbir buçuk. Onun yatmasına daha en az iki saat var. Çalışıyor mu? Belki de karanlığı harcamağa uğraşıyordur. Son karanlıklarını...(Sevdiği yitirdiği bulduğu gene yitireceği karanlıklarını bu karanlıkları ben de yitirecekmişim gibi oluyorum) .

Müşfik...

Maviyi sevdiğini daha bilmediğim günlerde onu birdenbire bir resmin derin sarıcı dipsiz mavisine çekinerek benzettim, benzettiğimi söyledim, benzetmedim bu mavi sensin dedim daha doğrusu cevap vermemişti önce sonra konuştu. O mavi ölümü bilemez, yanına gelse bilmeden tiksinir, dirimi durmadan tepirler ölümü ayırır içinden yalnız dirim tohumunu bırakır. Talha bozgunu içinde bile dirimdir...

Talha...

Tanrı’ya sığındık ikimiz de.

Oysa ben de biliyordum o kaçma isteğini o kaçma uzaklaşma bozgununu o mavinin sarıya çöle dönüştüğü yeri zamanı ben de biliyorum ben de bildim uzaklarda iken yahut kendi evimde iken sevdiğim insanların yakınında uzağında örümcek ağına düşmüşlüğü önce sokulup tutmaz hale getirilmişliği sonra emilip boşalmayı ama şimdi unutmak istiyorum bildiklerime kapılıyorum gene ama kurtuluyorum kurtulabiliyorum kapılıyorsam kaçtığım korktuğum için değil, ama zayıf yerlerimi yeniden hatırladığım için. Boş lakırdı bunlar mavi var karşımda pencere var...)

Bilge Karasu / Troya'da Ölüm Vardı.

hükümeti devirmek istemiştim ama tek götürdüğüm birinin karısı oldu



30 köpek, 20 ata binmiş 20 adam ve bir tilki ve şuraya bak, şöyle yazmışlar, sen devletin ve kilisenin enayisisin, ego-rüyasına dalmışsın, tarihini oku, ekonomik sistemi çalış, ırk savaşlarının 23 000 yıldır sürdüğünü unutma.

hatırlıyorum da 20 yıl önce yaşlı bir Yahudi terziyle oturup konuşurduk, lamba ışığında burnu düşmana doğrultulmuş bir top gibiydi; bir de İtalyan bir eczacı vardı, şehrin en iyi semtinde pahalı bir apartmanda otururdu; çökmeye yüz tutmuş bir hanedanı devirme planlan yapardık, terzi yeleğin birine düğme diker, İtalyan, purosunu gözüme sokup beni dolduruşa getirirdi, kendim de çökmeye yüz tutmuş bir hanedandım, her fırsatta sarhoş, iyi okurdum, açlıktan nefesim kokar, bunalırdım, ama aslında genç, güzel bir a.cık bütün kuyruk acımı alırdı, ama bunu bilmiyordum; İtalyan'ı ve Yahudi'yi dinler sonra da karanlık arka sokaklarda, otlandığım sigaraları tüttürüp evlerin arka cephelerinin alevler içinde yıkılışını izlerdim, ama bir yerlerde kaçırdık bir şeyleri: yeterince cesur değildik, yeterince cüsseli ya da ufak tefek değildik, ya da sadece muhabbet etmek istiyorduk veya sıkılmıştık, neyse işte anarşi işi suya düştü, Yahudi öldü, İtalyan öfkeliydi çünkü o eczaneye gittiğinde ben karısıyla kalıyordum; kendi özel hükümetinin devrilmesine aldırdığı yoktu, karısı da kolayca devrildi zaten, bense suçluluk hissediyordurn: çocuklar diğer yatak odasında uykuda oluyordu; ama sonra barbuttan 200 $ kazandım ve New Orleans'a giden bir otobüse atladım, köşede dikilip barlardan gelen müziği dinledim ve sonra barlara girdim, orada oturup ölmüş Yahudi'yi düşündüm, nasıl olup da tek yapabildiğinin düğme dikip konuşmak olduğunu, ve nasıl olup da ikimizden de kuvvetli olduğu halde teslim olduğunu - teslim oldu çünkü sidik torbası koy vermişti, belki de bu, Wall Street'i ve Manhattan'ı Kilise'yi, Central Park'ı ve Roma'yı ve Solcuların Bankası'nı kurtarmış olabilir, ama eczacının karısı, çok hoştu, yastığının altındaki bombalardan ve Papa'yı yuhalamaktan bıkmıştı, ve çok hoş hatları vardı, çok güzel bacakları, ama sanırım o da benim gibi hissediyordu: zayıflığın Hükümet'te değil de İnsan'da olduğunu; sırayla alacak olursak, insanların hiçbir zaman fikirleri denli güçlü olamadıklarını ve fikirlerin, insanlara dönüştürülmüş hükümetler olduğunu; herneyse, dökülmüş bir martiniyle başladı ve yatak odasında son buldu: arzu, devrim, saçmalık sona erdi, ve perdeler rüzgârdan hışırdadı, kılıçlar misali sakırdadı, toplar misali gürledi, ve 30 köpek, 20 ata binmiş 20 adam güneş altındaki tarlalarda tek bir tilkiyi kovaladı, yataktan çıkıp esnedim ve göbeğimi kaşıdım ve biliyordum ki yakında çok yakında yine adamakıllı sarhoş olmam gerekecekti.

Charles Bukowski / Suda Yan Ateşte Boğul

Yaşamak ve İcat Etmek...




Bir insan kendisi hakkında ne kadar geniş bilgiye sahip olursa olsun, varlığını oluşturan dürtülerin tümü hakkında pek birşey bilmez... En önemsizlerinin adlarını bilmenin dışında: Sayıları, güçleri, gelişleri, birbirleriyle ilişkileri ve zıtlıkları, ve hepsinden önemlisi beslenme kuralları onun için bilinmeyen şeyler olarak kalır... Yani bu beslenme tesadüf eseri olur: Günlük yaşadığımız olaylr bazen bu, bazen o dürtüyü yemler... Dürtü yemi hırsla yakalar... Ancak bu olayların geliş ve gidişlerinin tümü, dürtüler toplamının beslenme gereksinimleri ile mantıklı bir bağ içinde değildir... Öyle ki, iki farklı şey ortaya çıkar... Biri açlıktan ölüp körelirken, diğeri aşırı beslenir... Yaşamımızın her anı, o anın içinde barındırdığı ya da barındırmadığı besine göre varlığımızın birkaç ahtapot kolunu büyütür, diğer bazılarını yok eder... Söylediğimiz gibi deneylerimiz bu anlamda gıda maddesidir... Ama bu gıda kimin aç, kimin aşırı beslenmiş olduğuna bakılmaksızın biinçsizce dağıtılmıştır... Ve organların gelişigüzel beslenmesi sonucu, gelişimini tamamlamış ahtapot da, kendi oluşumu gibi biraz rastlantısal olacaktır...

Daha açık söylemek gerekirse: Bir dürtünün tatmin edilmeyi beklediği bir noktada olduğunu varsayalım... Ya da gücünün denendiği, ya da bu gücün boşaltıldığı ya da bir boşluğun doldurulduğunu... Bunların hepsinin sembolik bir anlamı vardır: O günün olaylarını kendi amacı için nasıl kullanabileceğine bakar... İnsan ister yürüyor, ister dinleniyor olsun, ister kızıyor, ister okuyor, konuşuyor, mücadele veriyor ya da sevinç çığlıkları atıyor olsun, susamış olan dürtü insanın yaşadığı her durumu aynı şekilde inceler ve ortalama olarak kendisine uygun hiçbir şey bulamaz... Beklemek ve susamaya devam etmek zorunda kalır... Bir zaman sonra güçsüz düşecektir... Tatminsizliğin birkaç gün ya da ay sürmesi durumunda, yağmursuz kalan bir bitki gibi kuruyacaktır...

Eğer tüm dürtüler, hayal edilen yiyeceklerle tatmin olmayan açlık gibi ciddi davransalardı, belki de gelişigüzelliğin bu acımasızlığı daha bir göze batardı... Ama bu dürtülerin bir çoğu, özellikle de sözde ahlaksal olanlar özellikle şunu yaparlar... Eğer tatmin etmeme izin verirseniz, düşlerimiz 'gıdanın' gelişigüzel yokluğunu, gün içerisinde bir dereceye kadar dengeleyecek değere ve anlama sahiptirler... Neden dünkü düş şefkat ve gözyaşlarıyla dolu, önceki günkü neşeli ve çoşkulu, daha da önceki macera dolu ve kasvetli bir arayış içindeydi?... Neden bir düşte müziğin tarifsiz güzelliklerinin tadını çıkarıyor, bir başkasında bir kartalın eşsiz keyfi ile uzak dağların zirvelerine uçup süzülüyorum?... Şefkat, neşe, macera dürtülerimizin ya da müzik ve dağ özlemimize oyun alanı ve boşaltım sağlayan bu hayallerimiz 've herkesin yaşadığı çarpıcı örnekler vardır', gerginliklerimizin uyku sırasındaki yorumlarıdır, kan dolaşımının, iç organların hareketinin, kolun ya da yorganın ağırlığının, klise çanlarının seslerinin, rüzgar güllerinin, gece kelebeklerinin ve diğer benzer şeylerin yarattığı çok özgür, çok keyfi yorumlardır...

Genelde bir gece için ne ise diğeri için de neredeyse aynı kalan bu konu o kadar farklı yorumlanır ki, icat yetisine sahip akıl aynı uyaranlar için, dün ve bugün farklı nedenler hayal eder... Bunun nedeni, bu aklın suflörünün dünkünden farklı olmasıdır... Başka bir dürtü tatmin olmak, etkn olmak, egzersiz yapmak, canlanmak ve boşaltmak istemiştir... Şu anda o taşma noktasına gelmiştir, dün ise o durumda olan bir başkasıdır... Gerçek yaşamda düşlenen yaşamdaki yorum özgürlüğü yoktur, o kadar hayalci ve sınırsız değildir... Ama dürtülerimiz uyanıkken bile gerginlikleri yorumlamaktan ve onların gereksinimleri doğrultusunda ' nedenlerini' ortaya koymaktan başka birşey yapmadıklarını; uyanık olmakla düş görmek arasında önemli bir farkın olmadığını, çok değişik kültür düzeylerinin kıyaslanmasında bile uyanıkken yapılan yorum özgürlüğünün birinde özgürlük, diğerinde ise düş konusunda hiçbir ödün vermediğini; ahlaksal değerlerimizin ve değer yargılarımızın bizce bilinmeyen fizyolojik bir olayın sadece sembolleri ve hayalleri, bazı gerginliklerin ifade edilmesinde kullanılan bir çeşit alışılmış dil olduğunu; bizim sözde bilincimizin, bilinmeyen belki de bilinemeyen ama hissedilen bir konunun az ya da çok fantastik yorumu olduğunu da anlatmalı mıyım?...

Küçük bir olayı ele alalım... Birgün pazardan geçerken, birisinin bize güldüğünü fark ettiğimizi varsayalım... O anda içimizdeki herhangi bir dürtünün zirvede olması durumuna göre, bu olay bizim için herhangi bir anlama gelecek, ve ne tür bir insan olduğumuza bağlı olarak çok farklı bir olay olarak yorumlanacaktır... Birisi bunu bir yağmur damlası gibi kabul edecek, diğeri bir böcek gibi üzerinden silkeleyecek, biri bunun ticaretini yapmaya çalışacak, bir başkası gülünecek bir şey var mı diye üzerindeki elbiseyi kontrol edecek, bunun sonucu olarak bir diğeri gülünç olan üzerine düşünecek, birinin ise dünyanın neşesine ve mutluluğuna katkıda bulunmuş olmak hoşuna gidecektir... Bu ister kızma, ister mücadele, ister düşünme, isterse de hoşgörü dürtüsü olsun, her durumda dürtü bunlarla tatmin sağlayacaktır... Bu dürtü olaya kendi avıymış gibi sahip çıkacaktır... Peki niye özellikle o?... Çünkü o aç ve susuz pusuda beklemiştir...

Geçenlerde öğleden önce saat on birde bir adam gözümün önünde sanki yıldırım çarpmış gibi yere yığıldı... Çevredeki tüm kadınlar çığlık attılar... Bizzat ben onu ayağa kaldırıp, tekrar konuşana kadar başında bekledim... Bu olay sırasında yüzümdeki hiç bir kas hareket etmedi... Ne korku, ne merhamet, hiçbir şey hissetmedim... Aksine en akıllıca olanı ve yapılması gerekeni yaptım ve soğukkanlılıkla oradan uzaklaştım... Bana birgün önce, sabah on birde birisinin yanımda bu şekilde yere düşeceğinin bildirildiğini varsayalım... Bunun öncesinde her türlü eziyeti çeker, gece uyuyamaz ve belki de o önemli anda adama yardım edecek yerde, onun gibi ben de yere yığılırdım... Çünkü bu arada olası tüm dürtülerin, bu olayı düşünüp yorumlamak için zamanı olurdu...

Peki yaşadığımız olaylar nedir?...

Onların içerdiği anlamdan çok, bizim onlara yüklediğimiz anlamdır!...

Belki şöyle de denebilir mi?...

Aslında hiçbir anlamı yoktur... Yaşamak hayal etmek midir?...


F.Nietzsche / Tan Kızıllığı