.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

18 Kas 2020

Kendine ait bir oda

  




Kazandığım her kuruş, diyebilirlerdi, elimden alınacak ve kocam nasıl isterse öyle harcanacak. demek ki para kazanmak -kazanabiliyor olsam bile- benim pek de ilgimi çeken bir husus değil. en iyisi kocam uğraşsın bununla.

cinsiyet ve doğası doktorlara ve biyologlara cazip gelebilirdi ama şaşırtıcı ve açıklaması güç olan, cinsiyetin -yani kadınların- aynı zamanda sevimli deneme yazarlarına, çalakalem yazanlara, lisansüstü eğitim almış genç adamlara, eğitimsiz erkeklere, kadın olmamaları dışında görünürde hiçbir niteliği olmayan erkeklere de çekici gelmesiydi. bu kitaplardan bazıları, görünürde, saçma sapan ve ciddiyetten uzaktı; ama çoğu da ciddi ve kehanetle dolu, ahlâki ve öğüt verici idi. salt başlıklarını okumak bile sahneye ve kürsüye çıkıp, genellikle bu tür konuşmalara tanınan zamanı epeyce aşarak konu hakkında nutuk atan sayısız okul müdürünü, sayısız din adamını getiriyordu akla. çok garip bir olaydı bu ve anladığıma göre erkek cinsine tahsis edilmişti. kadınlar, erkekler hakkında kitap yazmıyorlar.

…bu kataloglardan gördüğüm kadarıyla neden erkekler kadınlara değil de, kadınlar erkeklere çok daha ilginç geliyordu?

… kadın ve kadının neyin üzerinde olursa olsun -politika, çocuklar, ücretler, ahlak- etkisi konusunda uzmanlaşan sayıca çok ve bilgili bütün beyefendilerin görüşünü almak zaman kaybı gibi geliyordu bana. yazdıkları kitapların kapaklarını açmasam da olurdu.

gezegenimizde çok kısa kalan ve bu gazeteyi eline alan bir konuk bile, diye düşündüm, bu dağınık ifadelere bakarak ingiltere'de ataerkil bir yönetim olduğunu anlardı.

eğer profesör kadınların üstün konumda olmadıklarını biraz fazla vurguladıysa, büyük olasılıkla kadınların üstün olmadıklarını değil, kendi üstünlüğünü düşünüyordu. bir hayli hiddetlenerek ve epeyce vurgulayarak koruduğu da buydu. çünkü sahip olduğu şey onun gözünde nadide bir mücevherdi.

kendimize güvenimiz olmazsa beşikteki bebekler gibi oluruz. ölçülemeyen ama pek değerli olan bu niteliği el çabukluğuyla nasıl oluşturabiliriz? başkalarının bizden daha aşağıda olduğunu düşünerek. başkalarına karşı doğuştan gelen bir üstünlüğe sahip olduğumuzu hissederek.

geçen gün çok insancıl, erkeklerin en alçakgönüllüsü olan z. eline rebecca west'in bir kitabını alıp, bir paragraf okuyunca “rezil feminist! erkeklerin kendini beğenmiş olduğunu söylüyor!” diye bağırdığında düştüğüm şaşkınlığı açıklar mı? beni çok şaşırtan -karşı cins hakkında kaba olsa da büyük olasılıkla gerçek olan bir ifadede bulundu diye miss west neden rezil bir feminist olsundu ki- bu haykırış sadece yaralı bir kibrin çığlığı değildi; o adamın kendine inanma gücünün uğradığı saldırıya karşı bir protestosydu.

bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormalardan ibaret olurdu. savaslarda zafer kazanıldığı duyulmazdı.

… uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. işte bu yüzden napoleon da mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezledi. bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor. ayrıca erkeklerin kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını, aynı eleştiriyi yapan bir erkeğin verebileceğinden daha fazla acı vermeden, erkeği daha çok öfkelendirmeden kadının, bu kitap kötü, şu resim zayıf filan demesinin nasıl olanaksız olduğunu da açıklamaya yarıyor. çünkü eğer kadın gerçeği söylemeye başlarsa aynadaki görüntü büzülür, erkek hayata uyum sağlayamaz olur. kahvaltıda ve akşam yemeğinde kendini olduğundan bir kat daha büyük görmezse hükümler vermeye, vahşileri uygarlaştırmaya, yasalar koymaya, kitaplar yazmaya, süslenip ziyafetlerde nutuk çekmeye nasıl devam eder? ayna görüntüsü çok önemli çünkü zindeliği besler, sinir sistemini harekete geçirir. kaldırın o görüntüyü, o zaman erkek ölebilir, tıpkı kokainsiz kalan kokainman gibi.

teyzemin bıraktığı miras bana gökleri açtı ve sürekli hayran olayım diye milton'un önerdiği bir beyefendinin iri ve heybetli bedeninin yerini uçsuz bucaksız bir gökyüzü aldı.

aslında eğer kadın, sadece erkeklerin yazdığı kurmacalarda var olsaydı kadının büyük öneme sahip biri olduğunu hayal ederdik.

… böylece çok garip ve karışık bir varlık çıkıyor ortaya. hayal edildiğinde çok önemli; pratikte ise tamamiyle önemsiz. şiir kitaplarını baştan sona istila etmiş tarihte ise adı geçmiyor. kurmacalarda kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmediyor gerçek hayatta ailesinin parmağına zorla yüzük taktığı herhangi bir delikanlının kölesi. dudaklarından edebiyatın en ilham verici sözcükleri, en derin duygularından bazıları dökülüyor gerçek hayatta okuması yazması neredeyse yok zor heceliyor sözcükleri ve kocasının malı durumunda.

kadınların elizabeth döneminde neden şiir yazmadıklarını soruyorum ancak nasıl bir eğitim aldıklarını bilemiyorum. yazı yazmak öğretiliyor muydu onlara, kendilerine ait bir oturma odaları var mıydı, yirmi bir yaşına gelmeden kaç kadın çocuk doğuruyordu, kısacası sabahın sekizinden akşamın sekizine kadar ne yapıyorlardı. görünüşe bakılırsa paraları yoktu profesör trevelyan'a göre çocukluktan çıkmadan on beşinde ya da on altısında hoşlansalar da hoşlanmasalar da evlendiriliyorlardı. bunları gördükten sonra içlerinden birinin ansızın shakespeare'in oyunlarını yazmasının son derece garip olacağına karar verdim.

çünkü iffet bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş olsa bile, bir kadının öyle olması istenirdi. o dönemde, hatta bugün bile iffetin bir kadının hayatında dinsel bir rolü vardır, sinirlerle ve içgüdülerle öylesine sarılıp sarmalanmıştır ki onu kesip almak, gün ışığına çıkarmak büyük cesaret ister.

kadın olmanın en büyük avantajlarından biri, çok güzel bir siyah kadının yanından bile, onu bir ingiliz kadını yapmak için istek duymadan geçebilmektir.

dünya kadına erkeklere dediği gibi “istersen yaz, umurumda değil” demiyordu. dünya kaba kaba gülerek “yazmak mı?” diyordu, “yazman ne işe yarıyor?”

kadın hareketinde onca etkisi olmuş olan, o çok ilginç ve karanlık erkek kompleksinin alanına giriyoruz; “kadın aşağıda olmalıdan çok erkek üstün olmalı” diyen, erkeğin düşeceği tehlike minicik görünse de, tehlike yaratan kişi alçakgönüllü ve sadakatli olsa da sadece sanatın önünü değil siyasetin önünü de tıkayan, gözümüzü nereye çevirsek erkeği oraya yerleştiren, o derinlerdeki arzunun.

ne yazık ki tam da üstün yetenekli erkekler ya da kadınlar kendileri için söylenenlere en çok aldıranlardır.

ancak belli ki kadınların değerleri karşı cins tarafından konulan değerlerden sıklıkla farklı, doğal olarak böyledir bu. ne var ki geçerli olan erkeklerin değerleridir.

isterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.

çünkü bir erkek için çok derin, çözümü çok zor, çok simgesel olan duygu kadını sadece şaşırtır.

ben zihinsel olsun, kişilikle ilgili olsun yetilerin şeker ya da tereyağı gibi tartıya vurulabileceklerine inanmıyorum. insanları sınıflara ayırmada, başlarına kep, adlarının arkasına da harfler koymada onca usta olunan cambridge'de bile.

sizlerden sorumluluklarınızı hatırlamanızı, yükselmenizi, daha akıllı olmanızı rica ediyorum. ne kadar çok şeyin size bağlı olduğunu, gelecek üzerinde ne kadar etkiniz olabileceğini hatırlatmalıyım.

insanın kendisi olması her şeyden daha önemlidir, derken buluyorum kendimi. başkalarını etkilemeyi hayal etmeyin, derdim, sizleri coşturacak biçimde söylemesini bilseydim. her şeyi kendi içinde düşünün.

ve işte son bir uyarı: mr. john langdon davies “çocuklar artık istenmez olunca kadınlar da artık gereksiz olur” diyerek kadınları uyarıyor. umarım bunu bir kenara yazarsınız.

ben tek bir sözcük bile yazmayan ve o kavşakta gömülü olan şairin hâlâ yaşadığına inanıyorum. sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor ve bulaşık yıkadıkları, çocuklarını yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan pekçok kadının içinde.

Hiçbir yeri, bir gün geri dönmek için terk etmedim.

 


belki biri şöyle diyecek :

__sokrates, seni böyle zamansız bir sona sürükleyen bir ömürden utanç duymuyor musun?

bana bunu soracak olana açıkça cevap verilebilir ve diyebilirim ki :

_ dostum, yanılıyorsun!... kendini toplum için

önemli gören ve değeri olduğuna inanan biri"yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim?" diye düşünmemelidir. bir işi yaparken doğru mu yanlış mı yaptığını, iyi bir adam gibi mi yoksa kötü bir adam gibi mi davrandığını, cesur bir adam gibi mi yoksa korkaklıkla mı hareket ettiğini tartmalidir.

...

"insandaki büyüklük için ifadem amor fati*'dir. başka bir şeyi istememek, ne ileriye ne geriye ne tüm bengiliğe doğru. zorunlu olana ne katlanmak, ne de gizlemek onu - her türlü idealizm zorunlu olan karşısında yalancılıktır-, aksine, s e v m e k onu..."

friedrich nietzsche / ecco homo


"içinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin.”

mecburiyet, stefan zweig


“böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. önce eşya engel oluyor, sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. düşünmek için kendime bir daire tutsam. içinde, düşünmeye engel olacak eşyalardan hiçbiri bulunmayan küçük bir daire. kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum.”

oğuz atay / tutunamayanlar


bir toplum, savaş, hiperenflasyon, salgın hastalık ve benzeri ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunda intihar sayısında hafif bir artış görülse de, depresyon, paranoya, psikoz vakalarında belirgin bir düşüş kaydediliyordu. 

paulo coelho / veronika ölmek istiyor


"zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner."

sefiller - victor hugo


ruh cümlelerle yetinmesini bilir, oysa beden öyle değildir, o daha müşkülpesenttir, kas da olsun ister. beden daima elle tutulur bir gerçektir, bu yüzden de hep hüzünlüdür ve tiksindirici bir görüntüsü vardır.

louis-ferdinand céline, gecenin sonuna yolculuk


eğer dağın çıplak bağrında binbir çağlayanla durulanmış bir derenin gürül gürül akışını görmedinizse, suyun güzelliğinin ve onun pırıl pırıl seslerindeki ahengin ne olduğunu bilemezsiniz..

george sand - lelia

..delirmek aklın yalımıdır, görkemidir, kendine tutunmasıdır. sen asıl, bedenlerini bir darağacı gibi boynunda taşıyanların, aklını bir gün bile anımsamayanların, iyiliği toplumun hastalığı sayanların, sevgisi küfürden ağır olanların büyük huzurlarına bak!

inandığın her şeyle gülünç düşüyorsun. bildiklerin boşluğa dönüşüyor. yüksek ses teslim alıyor. ev boğuyor. sokak korku. gözlerin yüzünden taşıyor. öfkene tutunuyorsun. sonra, bütün bir toplum yanlış olamayacağına göre... bir yorgunluk usul usul yayılıyor damarlarına. "dünyaya bir kere gelinir" sözünü, bir düğün bayrağı gibi evinin çatısına çekiyorsun bir gün.

ölümün bile dönüp bakmadığı bir hayat senin artık.

şükrü erbaş


ben çocuktum. unutmadım. unutturamayacaklar.

beni bu revirlerde tımar edemezsiniz! ben yine, kaçak girdiğim bu yeryüzünde, yaylı sazlar arasına sızıp, kendi oyduğum düdüğümü çalacağım! varsın kırmızı ışıkta dursun otomobiller; ben serilip yere, gökte kaç yıldız var acaba diye sayacak kadar hayalperest, pervasız, korumasız ve sonsuza kadar salak kalacağım!

yemin ettim,ruhumun üstüne kuma almayacağım!

küçük iskender

"hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi, önemli şeylerde de, sürekli bir yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. demek ki, mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor."

arthur schopenhauer


"utopialıların hiç anlamadıkları ve tiksindikleri bir başka delilik de şuydu: insanlar hiç alışverişleri olmayan bir zengine, salt zengindir diye bir tanrıymış gibi saygı gösteriyorlardı."

utopia - thomas more


"artık ortada son derece ruhsuz, sıradan ve kültürel açıdan ölü bir dünya var. hükümdarlar geldiğinden beri yeni hiçbir şey üretilmedi. sebebi de açık. mücadele etmeye değer bir şey kalmadı. insanlar günübirlik eğlencelerle oyalanıyor. her gün bir sürü kanaldan yaklaşık beş yüz saatlik radyo ve televizyon yayını yapıldığının farkında mısınız? hiç uyumayıp sürekli bunları takip etseniz, bir tık uzağınızdaki onca eğlence programının yüzde yirmisine bile yetişemezsiniz. milletin tembel süngerlere dönmesine şaşmamalı; her daim emiyorlar, ama asla üretmiyorlar. insanların günde ortalama üç saat televizyon izlediğini biliyor muydunuz? yakında kimse kendi hayatını yaşamıyor olacak. televizyon dizilerindeki aileleri izlemekten başka şeye vakit kalmayacak!"

çocukluğun sonu - arthur c. clarke


yedi kez aşağıladım ruhumu:

birincisi, yükseklere ulaşmak için, onun itaat ettiğini gördüğümde.

ikincisi, sakatlar karşısında topallıyormuş gibi yaptığını farkettiğimde.

üçüncüsü, kolaylık ve güçlük arasında seçim yapıp kolaylığı seçtiğinde.

dördüncüsü, bir hata yapıp başkalarının da hata yaptığı düşüncesiyle avunduğunda.

beşincisi, sabrını kendi gücüne mal ederek zayıflıktan dolayı hiçbir şey yapmadığında.

altıncısı, kendi maskelerinden birinin söz konusu olduğunu anlamadan bir yüzün çirkinliğini hor gördüğünde.

ve nihayet yedincisi, bir ilahi okuyup bundan bir erdem sahibi olduğunu sandığında.

halil cibran / kum ve köpük


“zaman bazen kuş gibi uçar bazen de solucan gibi sürünerek geçer;

ama insan en çok zamanın ağır mı yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder.”;

“geçmişi hatırlamanın lüzumu yok,

geleceğe gelince; onun için de kafa patlamaya değmez."

babalar ve oğullar/ ıvan sergeyeviç turgenyev


"dünyada açık yüreklilikten zor ve övmekten kolay bir şey yoktur. açık yüreklilikte yüzde bir değerinde bile olsa, bir nota falsolu oldu mu, uyumsuzluk hemen fark edilir; övmede ise baştan sona bütün notalar falsolu olsa bile, yine kulağa hoş gelir, zevkle dinlenir. övgü ne kadar kaba olursa olsun, yine de en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve toplumun her katmanında böyledir. namus tanrıçası olarak nitelendirilen bir kızı bile övme ile baştan çıkarmak mümkündür. sıradan insanlarınsa sözünü etmeye bile değmez."

dostoyevski - suç ve ceza


aynadaki kadın benim zıttım," demişti, "ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. ben sokulgan isem, o başını alıp giden. ben gündüzüm, o gece... çapkın, güçlü, özgür.

fakat müzeyyen bu derin bir tutku / İlhami Algör


"kendine sevdiğin kişinin ölümlü olduğunu, sevdiğin şeylerin sana ait olmadığını, sana birer hediye olarak verildiklerini, sonsuza kadar senin olmayacaklarını hatırlat. üzüm ya da incir bile sadece mevsiminde toplanır.

epiktetos


"galaksinin batı sarmal kolu’nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşesinde, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. bu güneşin yörüngesinde, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler. bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı: üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu."


( evet en favori şarkım )

      



10 Kas 2020

Benimle Oynar mısın?


             


 Ama bil ki

ben bazen içimde çok derinlere daldığında seni boğacak deniz, bazen çöllerde kaldığında susuzluğunu dindiren bir bardak su olurum,
bazen bana dokunduğunda seni yakan kor, bazen soğuk kuytularda kaldığında seni ısıtacak ateş olurum,
bazen senin gökyüzünde batan bir güneş, bazen gününü ayan bir güneş ışığı olurum,
ben bazen kendimi dile getirir çok konuşurum, bazen taş gibi buz kesilirim konuşamam anlatamam hiç bir şey ...

yine de oynar mısın benimle?

benim kusurlarım, günahlarım çoktur bu hayatta kabahatlerim yüzüme vuruldukça sus pus kalırım,
eyvallahım yoktur kimseye hayata karşı küfür olur çıkarım kendi ağzımdan,
ben kendi içimde esirimdir; kendime vurduğum zincirlerin anahtarını pandoranı kutusunda sakladığım esaretle yaşarım

yine de oynar mısın benimle?

saklanırım bu hayatta; sayılayım istemem gidesim vardır hep uzaklara kaç olasım gelir,
toprak olurum bazen sorgulanmadan kabullenmeyi sunan, reddetmeden gücüne güç katan,
aptallığım çoktur başkasının gözünde suç olan; benim kendi dünyamdır aptallık..sebebi değişen kişiliğim olsa da, aşk olsa da, bahar depresyonu olsa da

yine de oynar mısın benimle?

Saçmalıklar çağı


 "kendinde hak görme çağında herkes diğer herkese üstün görünmek istemektedir ama doğum, refah, profesyonel statü ve özel semt gibi geleneksel üstünlük nişanları, doğaları gereği edinilmesi çok zor veya imkânsız şeylerdir.

çözümse, örneğin "cool takılıp" öyle olmayan çoğunluk üzerinde sonsuz üstünlük sağlamak gibi yeni üstünlük biçimleri yaratmaktır. "cool olmak" ayrıcalıklı olmanın herkese açık, masrafsız bir türüdür.

mesela benim ayrımım kültürel züppeliktir cahil-cühela tayfasına üstünlük sağlamak sadece kolay değil, aynı zamanda kesin sonuç garantilidir.

sonuçta insanların birbirlerini ezerek proust okumaya akın etmeleri ihtimali düşüktür (ayrıca çok fazla insanın önerilerimi dinleyip marcel'i popüler yapmaları da canımı fena sıkacaktır).

ancak "cool" kalmak kolay değildir çünkü "cool olmak" kitlesel benimseme yoluyla sürekli alaşağı edilmektedir.

dövmeler tehlikeli suçluların simgesiyken dövme yaptırmak "cool"du. ama bugün bir sürü ev hanımının bile poposunda dövme var.

psikolojinin bir diğer keşfiyse duyguların asimetrikliği, olumsuz duyguların olumlulardan daha güçlü ve uzun süre kalıcı olduklarıdır. schopenhauer bunu da yakalamıştı: "ıstırabın gücünün aksine iyilik ve mutluluk zayıftır."

olumlu duygular günlük gezilere çıkan kaprisli tiplerdir; olumsuz duygularsa işgale, ezmeye, yerleşmeye ve boyunduruk altına almaya kararlı emperyalistlerdir. emperyalizmin kilit numarasıysa pis işleri yerlilere yaptırtmaktır. öfkenin benliği nasıl kapladığını, kendisini mümkün her yolla besleyişini, zekâyı kendini haklı çıkartmalar yaratmaya ve belleği eski dertleri diriltmeye nasıl zorladığını düşünün. oysa olumlu duygular kısacık bir aydınlanma yaratarak uçup giden kelebekler gibidir.

bakanın gözünde de eşdeğer bir dengesizlik söz konusudur: iyilikleri çabucak unuturken pis numaraları ebediyen hatırlama eğilimindeyizdir. evliliğin sorunlarından biridir bu; tek bir hatayı düzeltmek muazzam miktarda iyi davranış gerektirir.

günaha girmek kolay, kefaret ise feci zordur. jonathan haidt belli bir miktarda para kazanmaktan alınan hazzın aynı miktarı kaybetmenin verdiği acıdan daha kuvvetsiz kaldığını açıklayarak bu ilkeyi finans ve kumar konularına da yaymıştır. ama shakespeare işi yüzlerce yıl önceden çakmıştı: "insanların kötülükleri yazar tunçta, yazarız erdemlerini suya."

9 Kas 2020

Acıdığım gelecekleri miydi? Bilinçsizlikleri mi?

 


Müziğin ya da düşün hafif bir soluğu, ne olursa olsun, yeter ki öyle ya da böyle bir şey hissetmemizi sağlasın, ne olursa olsun, yeter ki düşünmekten bizi alıkoysun.

20

Ömrüm boyunca, hayatımı ezen koşulların bazılarından kurtulmak istediğim, buna karşılık kendimi benzer başka koşullar tarafından kuşatılmış olarak bulduğum çok oldu, olayların belirsiz örgüsünde bana karşı kesin bir düşmanlık vardı, desem yeri var. Diyelim ki, beni boğmakta olan bir eli boynumdan söküyorum. O eli söküp atan kendi elimin, beni kurtarırken boynuma bir ip geçirdiğini fark ediyorum. İpi boynumdan dikkatle çıkarıyorum, ama bu kez de kendi ellerimle boğazımı sıkmama ramak kalıyor.

21

24 Mart 1929

İster var olsunlar ister var olmasınlar, biz tanrıların kölesiyiz.

22

Aynalarda gördüğüm suretim, hep ruhumun kollarına sığınırdı. Düşüncelerimde bile olduğum gibi var olabilirdim ancak: zayıf ve beli bükük biri. Her şeyim çoktan ölmüş bir çocuğun eski fotoğraf albümüne yapıştırılmış, renkli bir prens tipografisini anımsatıyor.

Beni sevmek, bana acımak demek. Gelecek zamanın sonlarına doğru bir gün biri çıkıp hakkımda bir şiir yazacak, ben de belki ve ancak o zaman, Kendi Krallığım’da hüküm sürmeye başlayacağım.

Tanrı; biz varız ve her şey bundan ibaret değil, demek.

23

Saçma aksiyomlar

Sahtesinden de olsa sfenkslere dönüşsek, hem de kim olduğumuzu bilemez hale gelecek kadar. Çünkü aslında sahte birer sfenksten başka bir şey değiliz ve gerçekte ne olduğumuzu bilemiyoruz. Hayata ayak uydurmamızın tek yolu, kendi kendimizle uyumsuz olmak.

Tanrısallık, saçmalık demektir.

Samimiyetle, sabırla akıl yürüterek teoriler kursak ve bunu yalnızca, hemen çürütmek üzere yapsak –edimlerimizi, onları mahkûm eden kuramlarla doğrulasak–, hayatta kendimize bir yol çizsek, sonra da o yolun tam tersine gitsek. Yapılmadık şey bırakmasak, olmadığımız, olduğumuzu iddia etmediğimiz, başkalarının olduğumuzu hayal etmesini de istemediğimiz bir şeyin bütün hallerini kuşansak. Okumamak için kitaplar alsak; konserlere gitsek, ama ne müzik dinlesek, ne de kimlerin geldiğine baksak; yürümekten yorulduk deyip uzun gezintilere çıksak ve gidip kırlarda kalsak, sadece ve sadece kırlar bizi uyuşturduğu için.

24

Bugün, kimi zaman kabına sığmayan o çok bildik iç sıkıntısının beni nasıl boğduğunu bedenimle bile algılarken – asmakatı sayesinde varlığımı sürdürebildiğim o lokantada ya da basit aşevinde pek bir şey yiyemedim, her zamankinden de az içtim. Tam çıkarken, garson şişenin yarısının hâlâ dolu olduğunu fark etti ve dönüp dedi ki: “Görüşmek üzere Bay Soares; geçmiş olsun.”

Bu basit cümle kulağımda bir boru sesi gibi çınladı: Ruhum, rüzgâr değer değmez gökyüzündeki bulutların hemen dağılması gibi, anında aydınlanıverdi. O zamana kadar açık seçik göremediğim bir şeyin farkına vardım: Kahvelerdeki ya da lokantalardaki garsonlarda, berberlerde ya da sokak başlarında dikilen, ayak işleri yapan çocuklarda içten gelen, doğal bir sevecenlik var, deyim yerindeyse daha büyük bir samimiyetle yaklaştığım insanlarda buna rastladığımı söyleyemem doğrusu.

Kardeşliğin böyle incelikleri var işte.

Kimileri dünyayı yönetir, kimileri de yönetilen o dünyanın ta kendisidir. Servetini İsviçre’de ya da İngiltere’de saklayan bir Amerikalı milyonerle bir kasabanın sosyalist lideri arasında nitelik bakımından hiçbir fark yoktur; fark nicelikten kaynaklanır yalnızca. Uzakta, aşağıda biz varızdır, yani kılıksız insanlar, biz, bohem oyun yazarı William Shakespeare, biz, öğretmen John Milton, serseri Dante Alighieri, dün alışverişlerimi yapan çocuk, komik fıkralar anlatan berber, yalnızca önümdeki şarap şişesinin yarısını içmedim diye geçmiş olsun dileyerek kardeşçe bir jest yapan garson.

25

İflah olmaz, renkli bir gravür bu. Gözlerimi dikmiş bakıyorum, görüp görmediğimi pek bilemeden. Camın ardında başka taşbasmaları var, bir de bu. Girişte, merdivenin altındaki boşluğa yerleştirilmiş camekânın ortasında azametle duruyor.

Genç kız, baharı göğsünün üzerine bastırmış, hüzünlü gözleriyle gözlerimin içine bakıyor. Kâğıdın bütün parlaklığı gülümsemesine yansımış, yanakları da en güzel kırmızıya boyanmış. Arkasındaki gökyüzü pamuk mavisi. Küçük sayılabilecek ağzı iyi çizilmiş. Kartpostallık tasvirinin üzerinden, gözlerini gözlerime derin bir acıyla dikmiş, öylece duruyor. Çiçekleri tutan kolu bana birinin kolunu anımsatıyor. Entarisinin ya da bluzunun yakası epey açık, işlemeli. Gözlerinde sahici bir hüzün var: Gravür gerçeğinin derinliğinden, dürüstçe gözlerimin içine bakıyor. İlkbaharla birlikte gelmiş bu kız. İri, hüzünlü gözleri var, ama beni çarpan bu değil. Camekânın önünden ayrılırken ayaklarıma zor laf geçiriyorum. Yolun karşısına geçiyorum, cılız bir isyanla geri dönüyorum. Bahar kucağında hâlâ ve gözlerinde, benim hayatta sahip olamadığım her şeyin hüznü okunuyor. Gravür uzaktan daha renkli görünüyor. Saçları tepeden, koyuca pembe bir kurdeleyle sıkıca bağlanmış, bunu fark etmemiştim. Basit bir gravürde bile olsa, insanoğlunun gözlerinde korkunç bir şey var: görmezden gelinemeyecek bir bilinç, o bedende bir ruh olduğunu kanıtlayan gizli bir haykırış. Her yerimi kan terlere batıran uykudan güçbela uyanıp sisli karanlıkların ıslak kalıntılarını köpek gibi silkinerek üzerimden atıyorum. Ve uzaktan seyrettiğimiz bu metafizik taşbasmasının, bütün bir ömrün hüzünlü gözleri, alelade bir şeye veda edercesine inancımı yitirdiğimi görmezden gelerek, sanki Tanrı hakkında bir bildiğim varmış gibi sabit bakışlarla süzüyor beni. Altında bir takvim olan gravür, alttan ve üstten yassı, dışa doğru kıvrılan, gelişigüzel siyaha boyanmış iki silmeyle sınırlandırılmış. Bu kesin alt ile üst arasında, kaçınılmaz 1 Ocak’ı saklayan, modası geçmiş motiflerle süslenmiş 1929’un üzerinden, hüzünlü gözler muzipçe gülümsüyor bana.

Bu yüzü başka bir yerden tanıyorum ben, hem de tuhaf bir yerden: Bizim yazıhanede bir köşede, bunun tıpatıp aynısı, gözümün aşina olduğu bir takvim var. Ne var ki belki gravür sanatından, belki benim bakışlarımdan kaynaklanan bir esrarla, bizim bürodaki kardeş takvim hüzünlü gözlerden yoksun kalmış. O, solak Alves’in tepesinde silik varlığıyla uyuyan, parlak kâğıttan bir gravürden başka bir şey değil. Keşke gülüp geçebilsem bütün bunlara, ama içimde derin bir rahatsızlık esiyor. Yüreğimde, beni gafil avlamış bir hastalığın soğukluğunu hissediyorum. Bu saçmalığa baş kaldıramayacak kadar güçsüzüm. İstemeden hangi pencereye, Tanrı’nın hangi sırrına yaklaştım acaba? Bir merdiven altında duran bu camekân nereye bakıyor olabilir? Gravürde gözlerimin içine bakan gözler kimindir? Titremem geliyor. İşyerinde gözüm hep gerçek gravürün olduğu uzak köşeye kayıyor artık. Ona bakmadan edemez oldum.

26

Her heyecana bir kişilik, ruhun her haline bir ruh kazandırmak. Dönemeçte belirdiler; bir sürü genç kızdılar. Şarkı söylüyorlardı yürürken; sesleri de çok neşeliydi. Kim olduklarını bilmiyordum. Onları, özel bir şey hissetmeden, uzaktan uzun süre dinledim. Yüreğim burkuldu. Acıdığım gelecekleri miydi? Bilinçsizlikleri mi? Belki doğrudan onlar değildi – ama kim bilir? Belki de yalnız kendimdim acıdığım.

25 Aralık 1929

Çatılara vuran son yağmur damlaları hız kesip de, parke taşlarına gökyüzünün ağır maviliğini yansıtmaya başladığında, araba sesleri daha güçlü, daha neşeli yeni bir şarkı tutturdu, pencerelerin de üzerlerine yağan güneşe karşı açıldığı duyuldu. O sırada, dar sokağın en yakın köşesinde ilk piyangocunun aşina sesi çınladı ve karşı dükkânda kasalara çakılmakta olan çivilerin sesi berrak havada yankılandı.

Aslında resmî tatil olmasına rağmen kimsenin buna aldırış etmediği, iki arada bir derede bir gündü. Çalışma ve dinlence yan yanaydı, benim de yapacak hiçbir işim yoktu. Erken kalkmıştım, aylaklık ederek var olmaya hazırlanıyordum. Odamda bir aşağı, bir yukarı yürüyor, yüksek sesle birbirinden kopuk, kopuk olduğu kadar da olmayacak şeyler düşlüyordum – bir türlü başlayamadığım işler, tesadüfen gerçekleşmiş imkânsız tutkular, vaktiyle yapılsaydı uzun ve doyurucu olacak sohbetler. Ne huzurdan ne yücelikten nasiplenmiş bu dalgınlıkla, amaçsızca, umutsuzca gezindikçe adımlarım bu özgürlük sabahını yıpratıyor, alçak sesle, bağıra bağıra telaffuz ettiğim cümlelerim, yalnızlığımın yalın dehlizlerinde çoğalarak yankılanıyordu.

İnsan kişiliğim, dışarıdan su katılmamış bir komedi gibi görünüyordu; içerden bakıldığında insana özgü olan her şey gibi. Yarım kalan uykumda giydiğim alelade giysilerin üzerine, böyle erken kalktığım sabahlarda kullandığım eski yağmurluğu geçirmiştim.

Emektar terliklerimin sağı solu delinmişti; özellikle sol tekinin. Ve ellerimi ölümden sonraya ait o yağmurluğun ceplerine sokmuş, yararsız düşlerimi bölüp duran iri adımlarla küçücük odamdaki bulvarı arşınlıyordum, ki düşlerim, bütün ölümlülerinkine benzeyen bir hayalin nihai haliydi.

Odamın biricik penceresinin yarı aralık serinliğinde, son sağanaktan geriye kalmış ağır su damlalarının çatılardan hâlâ damladığını duyuyordum. Biten yağmurun getirdiği serinlikler, belli belirsiz de olsa hissediliyordu. Bununla birlikte gökyüzü gönül çelen bir mavilikteydi ve yorgun düşmüş ya da yere serilmiş sağanaktan artan bulutlar, São Jorge Kalesi’ne doğru çekilerek gökyüzünün bilinen yollarını olduğu gibi göz önüne seriyordu. Kendimi neşeli hissetme zamanıydı. Ne var ki içime bir ağırlık çökmüştü – bilinmeyen bir arzu, tarifsiz, ama yakışıksız bile olmayan bir heves. Belki de canlı olma duygusu kendini göstermekte gecikiyordu. Ve görmeden baktığım sokağa hâkim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.


Huzursuzluğun Kitabı 

5 Kas 2020

No Plan

 Plan yok

Dizgin üzerinde el yok

Mack'in açıkladığı gibi, ... karanlık olacak

             


canım Hozier'ın  albümü wasteland. İlhamını Charles Bukowski'nin bluebird şiirinden ve astrofizikçi Katie Mack'in bir konuşmasından almış ki kadın da çok şaşırmış ve sevinmiş bir şarkıda isminin bu şekilde geçmesine. gitar rifflerine ve ritmine aşık oldum.Kolay kolay bir şarkıya aşık olmam ama abi büyülü.. ne varsa irlandalılarda var..

Kendi sınırlarımız



 yaşamlarımız kendimizin oluşturduğu insan duvarları, bilgi dağları, inanç kuyuları ile çevrili küçük hapishanelerdir. kendi sınırlarımız var, kendimize varlıklarını inandırıp birçok eylemden hatta yaşamın ta kendisinden kaçındığımız. kendi duvarlarımız var, dünyanın en büyük kalesi gibi koruduğumuz tüm insancıl, akademik ve duygusal kuşatmalardan. kendi sırlarımız var, çevremizde ördüğümüz ışıklı yansımalarımızın arkasında saklayıp kendimizden bile gizlemekle meşgul olduğumuz!


en sevdiğimiz hobimiz sınırlarımızı kendimiz çizerken, başkalarının dayatması olduklarından emin olmak. en sevdiğimiz fobimiz sınırlarımızı sahiplendiğimiz kadarıyla kimsenin geçmemesinden kuşkusuz durabilmek. düşüncemiz tüm varlığımızın birilerinin -kutsal veya insancıl- kontrolü altında bulunan belirli bir çerçeve olduğuna yönelik. korkumuz tüm varlığımızın -ister sosyal ister kişisel- kendimize ait bir özgürlük yumağı halinde bizi oluşturacak, büyütecek ve yaşatacak kozamız olduğu ve hep saldırıya açık olduğu yönünde. sevdiklerimiz ve nefret ettiklerimizin dengesinde kuruyoruz kendimize en derin kuyuları, en karanlık dehlizlerine çekiliyoruz başarının ve başarısızlığın; tüm negatifleri yansıtmayla, tüm pozitifleri benimsemeyle geçiştirip yolumuzu daracık açılarla çiziyoruz.


psikolojik bir hapishaneye yatıyor gençliğimiz, mutluluk ve mutsuzluk cehenneminde. sosyolojik dehlizlerde çürüyor hayallerimiz, şekillendirilmiş sosyal düşüncelerimizin parmaklıklarına sarılıp yalnızca hayal kurabiliyoruz. ideolojik kafeslerde taşıyoruz tüm insanlığımızı, sergilemek adına ortaklaşa yapabildiğimiz son hayvanlığımızı; kendimize tutkuyla savaşabileceğimiz yalanlar inşa ediyoruz, dünyanın en benzersiz takıntıları halinde. kronolojik yalnızlığımızda çeşitli etki-tepki genellemeleri sağlayıp, en doğal klişelerde insanları kendimize yakın ve uzak olarak tanımlıyor-kendimizi böyle rahatlatıyoruz.


tüm bu sınırlardan ibaret yaşam, sınırlarımızdan. sahip olduğumuz, hediye olarak aldığımız, miras alınan ve miras bırakılacak büyük saçmalıklar dahilinde yaşamlarımızı basit tekrarlamalar ve karmaşık bağlantılar örgüleri halinde iğrenç bir hale getiriyoruz. her seferinde..


Ekşi'den alıntıdır.

1 Kas 2020

Portishead - Roads

   bir masal anlatıyor portishead. diyor ki:

“siz hepiniz, ben tek.”


             

dünyada herşey birlikte var olur.siyah beyaz hayatlara; hayatının en tatlı renginden karıştırmalısın ve senin fırçana da onun acıları bulaşmalı.yoksa sen de var olamazsın...
kulağımda her çalışında yolları kaybettirir ardından derine giden yollar buldurur.



( portishead'in massive attack ile bristol'da verdiği bir konserde beth gibbons'ın söylerken sesinin çok fazla çatallandığı, detone olduğu ve canlı olarak söylerken sıkıntı çektiği şarkıdır.
ama portishead'in ve beth gibbons'ın güzelliği de budur ki bu olaylar şarkıyı daha da güzel daha da hisli hale getirir. )

Devlet nedir?

 

İLK ÖNCE ateşli yandaşları tarafından betimlendiği haliyle Devlet düşüncesini inceleyelim. O yalnızca her bir bireyin değil aynı zamanda görece olarak küçük her topluluğun – birliklerin, komünlerin ve eyaletlerin – doğal özgürlüğünün ve çıkarlarının herkesin çıkarlarına ve özgürlüğüne, büyük bütünün özgürlüğüne feda edilmesidir. Ama bu herkes, bu büyük bütün gerçekte nedir? Tüm bu bireylerin ve bunların oluşturduğu daha sınırlı insan toplukluklarının tamamının bir toplamıdır. Ama onları temsil ettiği varsayılan bu bütün, tüm bireyler ve yerel çıkarlar onu yaratmaları ve kendilerini onun içinde koordine etmeleri için feda edildiğinde neyi temsil eder? O bireylerin tam özgürlüğünün ve refahının onun içinde gelişmesiyle beraber, her kişinin içinde özgürce nefes alabildiği, daha üretken, daha güçlü ve özgür bir hal aldığı yaşayan bir bütün değildir, her bireyin yaşamının onun içinde her bir diğerinin yaşamı aracılığıyla güçlendiği ve genişlediği doğal insan toplumu da değildir, her bireyin ve yerel birliğin kurban edilme ritüelidir, yaşayan yıkan bir soyutlamadır. Sözde herkesin iyiliğinin bu “herkese” dahil olan her bireyin yaşamının ve haklarının sınırlandırılması, ya da daha doğrusu bütünüyle olumsuzlanmasıdır. O Devlettir, doğal toplumun her zaman üzerinde kurban edildiği politik dinin sunağıdır: İnsanları kurban ederek geçinen ve onları yutuveren bir evrenselliktir, tıpkı Kilise gibi…

Devlet… politik azamet uğruna üzerinde insanların gerçek özgürlüğünün ve refahının kurban edildiği sunaktır; ve bu kurban ediş ne kadar eksiksizse Devlet de o kadar mükemmel olacaktır…

Söylediğim gibi, Devlet halkın hayatını tüketen bir soyutlamadır. Ama bir soyutlamanın gerçek bir dünyanın içinde doğması, gelişmesi ve varlığını sürdürmesi için onun varlığıyla alakadar gerçek bir kolektif yapının olması gerekir. Bu kolektif, büyük halk kitleleri olamaz, çünkü onlar tam da onun kurbanlarıdırlar: Bu ayrıcalıklı bir yapı olmalıdır, Devlet’in kutsal yapısı yöneten ve mülk sahibi sınıf, ki Kilise için ruhban sınıfı neyse Devlet için de dinin kutsal sınıfı bu sınıftır.

Ve gerçekten, tüm tarih boyunca gördüğümüz nedir? Devlet her zaman bir takım ayrıcalıklı sınıfların mirası olagelmiştir: Papazların, asilzadelerin, burjuvaların, son olarak da tüm diğer sınıflar tüketildikten sonra, Devlet bir makine vaziyetine düştüğünde ya da yükseldiğinde -hangisini dilerseniz- bürokratlar sınıfının.

1869

“Ne olur, hep anlatın”

 Selim’i, ölümünden bir yıl kadar önce tanımıştı. Günseli’nin çalıştığı daireden bir memur arkadaşı, bir pazar gezintisine çağırmıştı genç kadını. Selim’i ilk defa bu eğlentide görmüştü. İlgilenmişti onunla. Selim, asık suratlı ve sıkıntılıydı. Önce kimseyle konuşmuyordu. Zorla getirilmiş gibiydi. Gerçekten de zorla getirilmişti. Memur arkadaşı, Selim’e takılıyor, onu mağarasından zorla çıkardığını söylüyordu. “İnsanların arasına karış biraz,” diyordu.

“Onun, bu insanlar ve bu çeşit gezintilerle ilgilenmediğini, oyunlara katılmakta güçlük çektiğini ve bu uyuşmazlığından ıstırap duyduğunu anlamak için bu sözleri işitmeye ihtiyaç yoktu. Sıkıntısını artık gizleyemiyordu. Kendi de bilmeden bir kurtarıcı arıyordu. Sıkılganlığının geçmesi için ona yardım etmek istedim. Onun gibi, suratımı asarak yanına yaklaştım, konuşmaya başladım. ‘Benim gibi bu eğlentiye yanlışlıkla gelmediğinize göre, beni anlayacağınızı sanmıyorum,’ dedi. Yere bakarak konuşuyordu. Yüzüme bakmaya cesareti yoktu. Birden, başını kaldırarak: ‘Yıllardır, bir genç kız yanıma yaklaştığı zaman, ona söyleyeceğim acı ve alaylı sözler hakkında o kadar hayal kurdum ki siz bütün bunların ağırlığına dayanamazsınız,’ dedi. ‘Ben de söylediklerimden hemen pişmanlık duyarım. En iyisi hiç konuşmamak. Bakın, burada canlı ve neşeli bir sürü genç adam var. Onlar sizi daha iyi eğlendirebilir.’ Ben, gene suratımı asarak, onunla konuşmak istediğimi söyledim. Teselli ye muhtaç üzüntülü genç adam rolünü beğenmiyormuş. ‘Ben sizi bu durumda görmüyorum,’ dedim. ‘Herkes kadar canlı olduğunuzu sanıyorum.’ ‘Kadınlar insanda....’ dedi. Durdu. ‘Bernard Shaw’u okudunuz mu?’ Bir süre otların arasında yürüdük konuşmadan. Durdu, ilk defa gözlerime bakarak: ‘Ben, böyle bir karşılaşma için çok daha iyi birşeyler yapabileceğimi sanıyordum,’ dedi. ‘Kendimi hayal kırıklığına uğrattım.’ Sonra, sorularına başladı: hangi gazeteyi izliyordum? hangi kitapları okuyordum? hangilerini beğeniyordum? ailem serbest yaşayışımı uygun buluyor muydu? bu gezintiye neden gelmiştim? ilgilendiğim bir erkek yok muydu gelenler arasında? ileri düşünceli olduğumu göstermek için mi çalışıyordum? Durmadan soru yağdırıyordu. Bu sorulardan incinmemeliydim: beni daha önce uyarmıştı. Sorularını birden kesti ve: ‘Sanıyorum yeter derecede gücendirdim sizi,’ dedi. ‘Artık eğlentinin sonuna kadar yüzüme bakmazsınız.’ Gitmek üzereydi: ‘Suratımı, genç kızların hoşuna gitmek için asmadığımı anlamışsınızdır artık.’ Yüzüne bakıyordum. ‘Daha ne bekliyorsunuz?’ dedi.

Gülerek: ‘Belki tam böyle olmanızı bekliyordum,’ dedim.

Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi yüzünü buruşturdu: ‘Anlaşıldı,’ dedi. ‘Kendinize eğlence arıyorsunuz. Buyrun o halde.’ Elimden tuttu ve koşarak top oynayanların yanına götürdü beni. Çocuk gibi eğlendi akşama kadar. Dönüşte yanıma oturdu. Kucağımdaki çiçeklere bakarak, onları hangi kitapların arasında kurutacağımı sordu. ‘Aman benim sevdiğim kitaplar olmasın.’ Gülüyor, fıkralar anlatıyor, şarkılara katılıyordu. Kolumu tuttu; güneşte yanan derisinin üstüne bir saman çöpüyle adını yazdı. Arkadaşlardan utanarak elini ittim. Mahzunlaştı. Kötü bir şey yapmadığını göstermek için gülümsedim. Yüzü değişti birdenbire.

“Türkçe tango sever misin?’ dedi. ‘Beni ne sanıyorsun?’ dedim. Suratını astı: ‘Sonum geldi,’ dedi. ‘Artık kadınlar da espri yapabiliyor.’ Yol boyunca Türkçe tangolar söyledi bana, sözlerini değiştirerek. O günden sonra bir ay hiç aramadı beni. Her gün heyecan içinde daireye telefon etmesini bekliyordum. Beni unuttuğunu düşünüyordum. Sonra, bir gün aradı. Ürkek

bir sesle konuşuyor, beni aramasının doğru olup olmadığını soruyordu. Kızarak, şimdiye kadar neden hiç aramadığını sordum. Şaşırmış olacak; bir an sustu: ‘Yani, aramamı mı bekliyordun?’ dedi. ‘Bunu hiç düşünmemiştim.’ Güldüm: ‘Çok düşüncesizsin,’ dedim. ‘Diyecektim ki... şey,

Günseli... hemen buluşabilir miyiz?’ Onu daha fazla üzmek istemedim.”

Turgut, Günseli’nin sustuğunu görünce telaşlandı. “Ne olur, hep anlatın,” diye yalvardı. “Ne olur hiç susmayın. Buradan sıkıldınızsa başka yere gidelim. Siz yolda da anlatın. Her şeyi anlatın. Ne durumda olduğumu bir bilseniz...”

Durdu, gülerek: “Selim ne derdi şimdi?” diye sordu. Günseli, iri gözlerini açtı, çocuksu bir gururla: “Ne durumda olduğunuzu bilseydim, hamiyetten gözümün yaşını tutamazdım, değil mi?” “Gördünüz mü, benden saklayacak hiçbir şeyiniz olmamalı.” “Doğru. Hem o kadar yalnızım ki.” Birlikte yemeğe çıktılar.

Turgut çocuk gibi seviniyordu içinden. Demek seni de sonunda yakaladık suçüstü. Bayağılık etme Turgut. Haklısın Selim. Kendimi kaybettim bir an için; aslıma döndüm. Peki peki. Sevinçten şaşkına döndüm. Yakalandın ama Selim, itiraf et. Seni yaramaz seni, ben görürüm anneni. Her şeyi anlattın mı ona Selim? Çocuk şiirlerini filan? Ben de Günseli’ye ait her şeyi öğrenmeliyim Selim. Buna hakkım olmalı. Ne istersen sor, budala. Yanında yürüyor işte. “Onu çok mu sık görüyordunuz?” Çok sık görüyormuş. Mahzunlaştı. Bunun için benden kaçıyordun Selim. Oysa, herkes anlatmak için birini arar. Sen ne biçim Selim’din? Ne olurdu her şeyi öğrenseydim? Ellerin terliyor muydu gene? Dalıp gittiğin oluyor muydu? Dinlemekle olmuyor. Yanında olmalıydım. Anlatmakla oluyor mu? Birlikte yaşamak gerekti. Birlikte yaşamak gerekti. Üçümüz kırlara doğru açılsaydık. Benden utandığın anda başımı çevirirdim. Yokmuşum gibi davranırdım. Daha önce aşk konusunda bana söylediklerini hiç hatırlatmazdım. Deli misin? Neden korktun?

Nasıl yanıldın? Evlenmekten korkuyordun herhalde. Öyle ya, otobüste gidiyorduk ayakta. Kadınlar sürünüp geçiyordu. Bir gün evlenirsem ne düşünürsün Turgut? diye sorduğun zaman anlamalıydım. Kadınları artık rahatça seyredemeyeceğinden korkuyordun. Onları, sana sürünüp geçerlerken bir daha hayal edemeyeceğinden korkuyordun.

Açıkça söyleseydin bana. Anlamadım işte. Seni bir masal kahramanı yapmıştık. Dokunulmazlığın vardı sanki. Sen de kimseye dokunamazdın sanki. Tabaklara dokunmaya korkuyor; ürkek bir yaratık. Hemen hiç yemek yemiyor. Biraz içki içince cesareti arttı, hikâyesine devam ediyor....


443-444-445-446 


Tutunamayanlar / Oğuz Atay

28 Eki 2020

Uçları kırık

 

 

yakan güneşin "soğuttuğu" yerlerde, başka vücutlarla sevişirken akla gelir. yağmurlar yağar, yıldırımlar düşer, hortumlar çıkar. ama hiçbir zaman kar yağmaz. kimsenin yanağı üşümez, kimsenin yanağı kızarmaz, kimse kimseyi özlemez, kimse kimseyi istemez, kimse kimseyi beklemez. die eier von satan mekanikliğindeki hatır hatır bir hayatın lubrike edilme çabasıdır. sarfedilen çaba yatak sarmasın diyedir.


Okuma ve Yazma Haklanda

 


Tüm yazılmışlar arasında sevdiğim tek şey, birilerinin kendi kanıyla yazdığıdır. Kanla yaz: fark edeceksin ki, kan ruhtur.

Kolay bir iş değildir, meçhul kanı anlamale nefret ederim,avare okurlardan.

Her kim ki okuru tanır, daha fazlasını yapmaz onun için.

Bir okur yüzyılı daha, - ağır kokacaktır, ruhun ta kendi.

Cümle alem okumayı öğrenecek olsa, yalnız yazmak de­ğil, düşünmek de çürürdü.

Vaktiyle ruh tanrıydı, sonra insanlaştı ve şimdi, neredey­se avaınıaşmak üzere.

Kanla ve hikmetle* yazan kişi, okunınayı değil, ezberlen­meyi ister.

Dağda, en kısa yol, doruktan doruğa alandır: ancak bunu yapabilmek için uzun bacaklı olmak gerekir. Hikmetli söz­ler, en üst derece olmalı: ve onlar, muhatapların yani, onlar da yüce ve heybetli olmalı.

Hava açık ve temiz, tehlike yakın ve ruh, şen bir muziplik­le dolu: birbirlerine iyi yakışmaktalar böyle.

Etrafımda koboldlar- olsun isterim, yürekliyim zira. Ha­yaletleri dağıtan cesaret, kendisine kaboldlar yaratır, - cesa­ret, gülrnek ister.

Artık sizinle aynı şeyleri hissetmiyorum: altımda gördü­

ğüm şu bulut, şu karanlık ve şu vahim, gıyabında güldüğüm, - tam da bu, sizin firtınaya yol açan bulutunuz.

Yukarı bakarsınız, ne zaman yücelrnek isteseniz. Ve ben bakarım aşağı, zaten yücelmiş olduğumdan.

İçinizden hanginiz hem gülebilir hem de yüce olabilir ki?

En yüksek dağlara tırmanan, güler tüm facia ve vahame­te.

Yüreldi, kaygısız, müstehzi ve zorba - böyle olmamızı is­ter bilgelik: bir dişidir o ve daima yalnız savaşçı erkeği sever.

Bana diyorsunuz ki : "Hayatın yükünü taşımak zor." İyi de, neye yarar o zaman, kuşluk vakti mağrur, akşam vakti itaat­kar olmak?

Hayatın yükünü taşımak zor: ama siz de çıtkırıldım olma­yın öyle! Her birimiz, pekala hoş, hayli yük taşıyabilecek er­ kek ve dişi eşekleriz.

Üzerinde bir damla çiğ var diye tir tir titreyen gül gonca­ sıyla müşterek neyimiz var?

Hakikat şu: biz hayatı seviyoruz, ne ki hayata değil, sev­ meye alıştığımız için.

Aşkta daima biraz hezeyan vardır. Ama hezeyanda da da­ ima biraz akıl bulunur.

Ve bana, ki hayatla aram iyidir, öyle geliyor ki saadeti en iyi idrak edenler, kelebek ve sabun köpüğü ya da benzeri tür­ den insanlardır.

Bu yufka, ahmak, narin, hareketli ruhçukları uçuşurken görmek - budur Zerdüşt'ü gözyaşı ve türkülere sürükleyen.

Ben, yalnız dans etmesini bilen bir tanrıya inanırdım.

Ve şeytanımı gördüğümde, onu ciddi, titiz, derin ve vakur buldum: o, ağırlığın ruhuydu - onun yüzünden düşmekte her şey.

Öfkeyle değil, tebessümle öldürülür kişi. Hadi, öldürelim ağirlığın ruhunu!

Yürümeyi öğrendim: öğrendim öğreneli koşar dururum.

Uçınayı öğrendim: öğrendim öğreneli ihtiyacım kalmadı, ye­rimden kımıldamak için itilmeye.

Şimdi hafıfım, şimdi uçuyorum, şimdi altımda kendimi görüyorum, şimdi bir tanrı dans ediyor içimde.

Böyle buyurdu Zerdüşt.

24 Eki 2020

Cehenneme övgü

 “insanın karşısındakine duyduğu güven ve inancın eşlik ettiği bir uyuşmazlık neden olmasın? görüş ayrılıkları ve uyuşmazlıklar neden karşıdakini reddetme anlamına gelsin? yıllar yılı hemen hemen her konuda anlaşan iki insanın belirli bir konuda şiddetli bir uyuşmazlığa düşmesi neden bir felaket olarak görsün ve bu durum neden onların birbirlerini hiç tanımamış olduklarının belirtisi sayılsın?


birbirinden farklı iki insanın, zevklerden ideolojilere varıncaya kadar akla gelen her konuda sonsuza kadar uyuşması nasıl mümkün olabilir? birlikte olmak neden birbiriyle anlaşmak anlamına gelsin? sağlam bir ilişkiye neden ne kadar da iyi anlaşıyorlar gözüyle bakılsın? atomun pozitif protonu ile negatif elektronunu ele alalım: bunlar arasında ahenkli bir ilişki yok mu? hele bir de, ancak maddeyle birlikte varolabilen antimadde düşünülecek olursa.


özgürlük uyuşmazlığın bir fonksiyonudur. hiçbir zaman uyuşmak zorunda kalmama sürecidir özgürlük. özgürlüğün doğrulanması, anlaşma peşinde koşmamakla sağlanır. anlaşma bir süreci durdurur. her şeyi dondurur. yaratıcılığı durduran bir frendir o.


eleştirel düşünce, uyuşmazlığı körüklemek demektir. anlaşmazlık yerine anlaşmayı teşvik ettiğimizde, totaliterce ve kendimize karşı saygısızca davranmış oluruz. doğa çatışma içinde ve çatışma sayesinde ahengini sürdürebiliyorsa, biz de anlaşmayabiliriz. kendi kendimize böyle bir borcumuz var. anlaşmamak suretiyle yalancılıktan kurtulur, özgürleşiriz.”

Dünya tarihi

 "insanın yeryüzündeki karmakarışık ve gürültülü patırtılı yaşamı üzerinde düşünen herhangi bir kişi, insanların tarih boyunca birbirlerine göstermiş oldukları tüm insanlık dışı davranışlar ve ahmaklıklar karşısında üzülebilir. savaşlar ve savaş hazırlıkları tarih boyunca yankılanmış durmuştur. siyasal iktidar, her yerde ve her zaman askerlik yöntemlerinde ve silahlarda görülen değişikliklerle birlikte el değiştirmiştir. teknolojik gelişmeler de insanların birbirlerini öldürme ya da öldürülmekten korunma çabalarının dürtüsüyle yürümüştür.


öte yandan geçmişte gelişip büyüyen uygar toplumların hepsinin, şefkate ve sevgiye önem veren ahlak sistemlerini benimsemiş olmaları da üzerinde durup düşünelecek bir olgudur. büyük dünya dinlerinin hepsi bu öğretileri aşıladılar. inançlarının kurallarına göre yaşamaya az çok çaba göstermiş olan insanların, arkalarında bir davranış kuralı olarak şefkati benimsemeyen insanlardan daha çok izleyici bırakma şansı oldu.


bu nedenle insancıl ve barıçıl ülküleri, bunlara inanmayan alaycı bir tutumla reddetmek, bu tür ülküleri gerçeklik dünyasıyla karıştırmak kadar yanlış bir tutumdur. insan yaşamı her zaman korku ve umut arasındaki gerilim altında kalmıştır. bu gerilim çağımızda da ortadan kalkmayacak, tam tersine artacaktır. ancak özellikle bu yüzden, hem yıkım tehlikelerinin hem daha insancıl bir dünya toplumu yönünde gelişme olanaklarının büyük oluşu nedeniyle, geçmişteki gibi umut ile korku arasında işleyen akıl ve yüreklilik, kendini ortaya koymak için geçmişte olduğundan çok daha geniş bir alan bulacaktır."

15 Eki 2020

“...özgürlüğüme tutsağım.”

 


“bu toplumu haklı çıkarmadan ölmenin bir yolunu bulmalıyım diye düşünüyorum. akciğer kanserinden ölsem çok sigara içiyordu diyecekler. sirozdan ölsem çok içki içiyordu diyecekler. araba çarpsa, herhalde hafif içkiliydi, şoför haklıdır diyecekler.

türkiye’de intihar da edilmez. ilaç ve içki şişelerinin kapakları açılmaz, su gelmeyebilir, havagazı gelmeyebilir, tren vaktinde gelmez, atamazsın kendini altına.”


"üzgünüm geçer diyemeyeceğim; çünkü asla geçmiyor ve katlanarak artıyor.

asıl terk edilenin, terk eden olduğunu anlamıyor ki kimsecikler..

terk eder görünen, neşteri ortak yaraya batırabilendir, çünkü bu güç iş ona bırakılmıştır.

yitirdiklerini, çekeceği acıları bilse de gerekeni yapmak zorundadır, daha azla uzlaşmacı değildir.

benim gibi yapın. nereye olduğunu bilmeden ve durmadan yürüyün..."


--"savaşlar kentinin kızısın sen; her yolculuğun, her seferin bir bedeli, karşılıklı bir bedeli olduğunu bilmelisin. korkma sakın!"


--"ne de olsa ikimiz de iki üç paragrafla geçiştirilemeyecek kadar zorlu bir çaba gösterdik aramızdaki 'şey'i anlamak için. bildik hiçbir şeye benzemiyor ki."


 --"bir önceki ilişkiden devralınan incelikler sonraki sevgililikleri kalkındırır"


--biraz sonra, gün bütün fazlalıklarından arınıp çağdaş tirşe rengini bulduğunda sen girdin içeri. geniş zamanda. bir gün boyunca usulca hazırlanan, anı kollanan, gelip çatması beklenen, yine de beklenen anda geldiği için şaşırtıcılığı büsbütün artan bir doğaçlama gibi.


--"sen uyuyordun, bilemezsin. kaç sigara içiyorum üst üste, kaç eski gazete okuyorum ilânlarına kadar. her sabah kaç bin güçlükle alışıyorum önümdeki güne, getireceklerine."


"...bir ömre tek bir yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız."


--"kendime bir ilham periliği vehmedecek kadar komik bir insan değilim tabii. kendimi de o kadar beğenmem. yalnız şöyle bir şey var: düşünen ve sorgulayan bir insanım. bu sözünü ettiğiniz kişiler de kendi yaptığı işleri sorgulayan, düşünen, tartışmayı seven kişilerdi. herhalde asıl çekici yanım buydu benim. tartışırdım. bir de çok açık sözlü olmam etkili olmuştur sanıyorum. konuyu anlamam ve disiplinli olmam. ilişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı bulmuşumdur. bu da hakikaten sevilmem, değerlendirilmemle birlikte, çok tartışmalara neden olmuş bir özelliğimdir. başkasına verdiğim özgürlüğün, yaratma, tek başına düşünme, yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim."


--baktım da oğlum hiçbir şeyin tadını çıkaramıyor yeterince. yaşama açlığı gördüğüm bütün çocuklarda had safhada. hayvanat bahçesine mi gittiniz, önünüze ilk fok mu çıktı, çocuk mutlaka ta ötedeki kuşlara göz dikecektir. kuşlara geldinizse, gözü arkadaki fokta kalmıştır.

"bundan sonra nereye gideceğiz?" ya da biraz büyüdükten sonra "bundan sonra ne yapacağız? yarın doğum günü var iyi ama ya öbürgün?" "bu kitap bitince hangisini okuyacağız?" soruları bitmiyor.

yaşadığı anı bilerek, tadına vararak yaşayan bir çocuk ya da bir genç göremiyorum ortalıkta. acaba bu duygu bir güvensizlik, yarına, bir an sonraya güvenmeme duygusundan mı çıkıyor yoksa o anı, o yarını, o kitabı hep elde bir sayma doygunluğundan mı? işin içinden çıkamadım.


“gece metin’le tatlı bir söyleşiye daldık; iyi bir ağabeydir metin. yara almış aşkların üstüne kargaların, çaylakların üşüştüğünü anlattı. hemen üşüşüyorlarmış.

— yaz geçti, dedi, kış da geçer.”

“yine de bilmek başkaydı, iliklerinde duymak başka.”


--"eski şeylerin hepsine veda etmek istiyorum. ben de perulu dev gibi güney denizlerinin ormanları içine kendimi gömmek, istediğim gibi yaşamak, istediğim gibi sevişmek, istediğim gibi şarkı söyleyip yok olmak istiyorum."


--“annemin isteklerini kaç kere 'biraz sonra' diye ertelediğimi düşündüm. bütün çocukların büyüklerde bir tür ölümsüzlüğe inandığını, o yüzden, onların en ufak isteklerini bile 'nasılsa sonsuz bir zaman var' gerekçesiyle yerine getirmediğini.”


--“garip bir ölçü alışkanlık. sevgi, aşk, dostluk ancak bu ölçüye vurulduğunda anlam kazanıyor. en ufak ayrıntılarda bile. sözgelimi ben yeni bir giysiyle, bilmediğim bir yere kolayca gidemem. önce evde deneyip benim kılmalıyım onu, birazcık eskisin, bedenimin kalıbını alsın ki içinde özgürce davranabileyim. alışkanlık, kişiliğin gelişimini, kendini bulmasını sağlıyor evet ama bir sınıra kadar. sizi o sınıra götüren iti, bakıyorsunuz sınırda karşınıza dikilmiş, yolu tıkamış. o tuzağa düşmemeli. her büyük tutku gibi alışkanlık da fethi naci’nin deyişiyle: yıkımının tohumunu içinde taşıyor.”


--"manasız bir aşk dünyanın en güzel şeyidir, ama sevdiğin için şarkı söylemezsin, şiir yazmazsın, roman yazmazsın. sorarlar hep, sizin için yazılmış bir şiir var mı? var. edip’in var, turgut’un var, cemal’in var. ama bu onların aşkı düşünmelerini gösterir, beni düşünmelerini göstermez. insanların aşkı düşünüşleri vardır ve o düşünce bazen bir objeye rastlar. o karşılaşmayla içgüdü olarak başka türlü görünür, ama içeride aşk aynı aşktır."


"-sen hiç konuşmadın asıl. anlatsana...

-seni seviyorum mu diyeyim istiyorsun?

-hayır. o anlamda, kullanılan anlamda sevmediğini biliyorum. belki de yalnız o anlamda seviyorsundur, bilmem.

-yine de duymak istiyorsun ama. bir erkeğin bir kadına diyeceği şeyleri. o senin kadın yanın.

-ayıp mı? kötü mü?

-değil, seni sen yapan bir şey ama konuşmak beni bağlar.

-nasıl yani?

---şu kadarını söyleyebilirim. seni asıl yaşlılığında görmek isterdim. durgun, uzak, temizken her şey, barışta."


--“turgut uyar’la geçirdiğimiz bazı hırgürlü geceleri şimdi olsa kaldıramayacağımı biliyorum ama bütün güçlüklerine karşın fırtınalı bir aşkı, yavan, düz-ayak bir ilişkiye hâlâ yeğlediğimin de bilincindeyim.”


--pablo neruda ne iyi diyor, "yalnız kedi, baştan beri kusursuz biçimdeydi" diye. yere düşen bir gazete, yeni ütülenmiş bir çamaşır, yeni alınan bir eşya, hep kedi içindir. evin en rahat, en yüksek, en alımlı köşesini bulur ve kendine ayırır. kedi evi sever. o yüzden denizi bile aşıp bulur evini de, sahibini pek aramaz. sahipsizdir. yemek vererek gönlünü kazanamazsınız. sizi o seçer, görmeyince de unutur. bir daha gördüğünde, aradan hiç zaman geçmemiş gibi sürdürür ilişkiyi. kedi, kendi varoluşunun başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu inancındadır. ödün vermez. nankör sayılması bu yüzdendir sanırım. almaktan çok paylaşmayı sevenlerin hayvanıdır kedi. uyudu mu kinini de unutur.

Tomris Uyar 

Toprak çömlek hikayesi 1


 k ı r ı k

... sigara içerler. en çok sevdikleri, denizi örtmeye yaradığı için keten ipliğinden örülü perdelerle o küçük porselen vazolar bir de o sarı çamur çömlekti. ben o vazoları çin'den biliyorum, öyle tatlı hoşuma gidiyor belki de ondan. birinin üzerinden erkeğine karşı ağır, ipeksi giysilerinden soyunan, ince, büyük saçlı bir kadın var, lâcivert turuncu karışığı, nasıl zarif, nasıl hazır ve erkekcil. büyük yunus balıkları insanın aklından geçiveriyordu, derin denizlere istekle koşan büyük, erkek-dişi yunus balıkları. öteki hep kırmızıydı, sürekli, balıklı bir kırmızı. birbirine girişmiş iki üç gece vardı içinde, ışıltılı, suskun, iri yunusların uğramayacağı sığlıklarda ancak bulunabilecek bir suskunluk içinde. çömleği ise anlatamam. anlatılamaz zaten. yeri gelince duyuluverir.

ben hep gözlerinden uzağa götürürdüm onları bile bile. aramalarını bilmek beni sevindirir. bir zaman sonra yine yatağın, yatıldığında görülebilecek bir uzağına koyarlardı. onların bulunduğu ortamda sevişmek hoşlarına gidiyordu. ben kaldırıyordum, onlar oraya getiriyorlardı. aradıklarını bilmek beni hem sevindiriyor, hem katlanamıyorum. bir buna katlanamıyorum galiba. bu olmasa o kadar derinime inemez, beni o kadar çaresiz, o kadar yalnız bırakamaz bu sevişmeleri.


keten örgülü perdeleri denizi örtüyor onun için seviyorlar, biliyorum, söyledim. her şeylerini o kadar iyi biliyorum ki, kendi yaşadığımı sanıyorum. sevişirken deniz dağıtıyor onları sanıyorum, bir de açıklığına, gizlisizliğine katlanamıyorlar. hele yatağı nasıl seviyorlar kimbilir. loş odada, vazoların, çömleğin ülkelerinde, birinden öbürüne gidip gelerek, onlardan dağılıp yayılan tükenmez zamanda, damarsız, ince siyah bir ağaçtan, beyaz tentenelerin çevrelediği yatakta nasıl akıp gidiyorlar kimbilir. koyu vişne rengi örtünün serinliğine uzanıyorlar, donuk parıl bakır kırmızı sigara küllükleri, keten örgü perdelerle örtülmüş yakın bir deniz, uzak sokaklar ve içeri bırakılmayan o güneşler.

yataklar, bir yatan olmadıkça içlerinde hep bir hüzün verir insana. ama onlar bu hüzün içinde gitgide daha çok birbirlerine sarılmak isteğini, gereksinmesini, bundan kaçınılmazlığı duyarlar. yatakların yataklı hüzünlerin getirdiği yalnızlık kokusu, avunmak istemelerinin ateşini, doyuruculuğunu arttırır. yatağı doldururlar. yatağın karşısına düşen aynada, birbirlerinin bacaklarını, omuzlarını, göğüslerini, sıkı sıkı, istekle saran kollarını, utangaçlığı, bir orman uğultusunda, önüne durulmaz bir çavlan akıntısında, yitmiş birbirlerine borçlu gözlerini ister istemez, daha çok kaçamak isteklerle gördükçe, sevişmelerine küçük küçük günahlar da katılırmışçasına, sarsılırlar, tadları artar, deniz gitgide unuttukları bir şey olur. sonra o ormanaltı serinliğine vardılar mı, iki porselen vazoya, sarı çamur çömleğe bakarlar. birinin balıklar gibi diri, aç gençliği, öbürünün hiçbir şeyi umursamamak zorunda olan, geçmeye, tükenmeye yüz tutmuşluğun telâşındaki doymazlığı, erkek delicesine aradığı pürüzsüzlüğü, düzlüğü, tüysüzlüğü öbüründe bulur, doyar. öbür saatleri bekler. yanyana uzanır sigara içerler.

ama ben yekta, bunları neye kuruyorum. andıkça içlenmem, inlemem artıyor. şimdi bu odada oturmayı seviyorum. bu koltukta, hem de, bu resmin karşısında. eskiden bilmezdim bu resmin böyle güzel idiğini. bu mor lekeler beni dinlendiriyor sanki. akçaburgaz yalnızlığıma benziyor. gene vazolar yataklarına göre. belki de benim varlığımdır, benim varlığımdan önlerine duran engeldir onların istediklerini bileyip, önüne durulmaz, doyulmaz eden.

şimdi konukları var içeride. onun için, benim için neler söyleyecekler kimbilir. uzaklarında çok kalmasa.


y a n g ı n t o p l a n t ı s ı


faliha –aşkın o yalnızlığı ellerinde ağzında nasıl belli nasıl o giysileri hüzünlü balkonlara sığdıramıyor her gün görüyorum. işte evindeyiz eşyalarına bile sinmiş

rüksan –yalnız kalabilmek gitgide güçleşiyor eğer bu aşk ise imrenirim doğrusu ben örneğin ben deli örümcekler gibi yalnızlığa vurgun yeni geceler kuruyorum pencereleri nasıl kapıyorum görseniz suları sürüyorum ekinleri düşünüyorum horasanla örülmüş surlarca heryerlerim sımsıkı ama bir yerden yine sızıyorlar bir şehir bir elbise çarşısı bir öbek çiçek bir başkasının isteği yine sızıyorlar çaresiz kuşanıyorum başkalarını,

faliha –ama onun yalnızlığı başka ürkütücü midyeler gibi kapanıyor mutluluğa ister istemez...

neclâ –bana kalırsa bunun tek bir adı var evinde olduğumdan söylemeye dilim varmıyor utanıyorum.

faliha -...bu iki başlı aykırılık töreye tabiata bu gizlemek, bu gizlenen ilinti bir gün ağulayacak onu korkarım hem kimselere anlatamayınca mutluluğu eksik kalmıyor mu döküp saçamayınca pazarlara çıkaramayınca gözlerimde ağzımda götüremeyince dükkânlara yalnızlık mı demeli bilmem sürgün mü demeli yoksa o elleri ayıklayınca yatağından o duvarlara dönünce surlar gibi surlar gibi o rahatlığı bulanınca akmaz suların sizden yana değilim rüksan öyle sanıyorum

rüksan –ötesini umursamıyorum o şavkıma o güneşler balkıması o dilim dilim gemi ateşleri bir vursun yaşamama şehirleri bir bir bırakır gider gibi bir yeni dağlara ormanlara hayvanlara gider gibi kumlar gibi canlılar gibi öyle gibi bir bunu düşünüyorum işte bir bunu bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum

dağbaşı yalnızlığı değil sukenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı, boşluğu, ancak istekle takılan gerdanlıklar gibi boyunda göğüste pırıl pırıl, bizi yiyen geliş gidişlere sokak gecelerine kötü aşklara karşı kuşanılmış bir yalnızlık, yeniden doğurganlığımızı hazırlayan hatırlatan kırgın belki ama gitgide bizi hem kendimize hem insanlara iteleyen bir yalnızlık gerisi tembellik diyorum belki belki yılgınlık kabullenmişlik daha iyisini bilememeklik bir parça bir bilsem aşktandır bu durulma bu yalnızlık ondaki bir bilebilsem kimdir nerdedir ölü müdür diri midir bir bilsem gider bulurum benim yalnızlığımı

faliha –tıpkı düşünemiyorum elimden gelmiyor ama size hak verebilmek sevindiriyor beni bir şeylerin usul usul avuttuğunu duyuyorum bir yel esiyor sanki ince bir akşamüstü yeli içli kır resimleri geliyor aklıma

neclâ –aman bırakın tanrı aşkına, hiçbirinizi anlamıyorum, ortada düpedüz bir aldatma var işte o kadar. ben asıl kocasını düşünüyorum. iyi dayanıyor doğrusu, talihli kadın yani. ama dedikodunun önünü almak mümkün değil elbet. herkes neler söylüyor, ben de ayıplıyorum doğrusu. aman çok hoş şey kardeş. hem nerdeyse gelir şimdi kapatalım.

adile –şu denizin uğultusu olmasa unuttuğum pek çok şey olacak bu saçlarıma üzülüyorum bazı günler oluyor yetmiyor yaşamama... soğuk bir şey içmez misiniz

şermin –ama bugünlerde çok iyi görünüyorsunuz adileciğim, üstelik pek mutlu bir haliniz var.

adile –öyleyse sevindim. ama mutlu olmamak için hiçbir gerek yok dünyada, siz de olabilirsiniz, biraz cesaret biraz da mutluluğu istemek yeter galiba, evet bu kadarı yeter, sevmekle elbet... "içeri girer girmez sezdim benden konuşulduğunu, anlıyorum niyetlerini, beni tedirgin etmek istiyorlar, kınamak istiyorlar kendi güçsüzlüklerinde bulamadıklarının yankısı var bende. ama bu kalabalık iyi bir fırsat, söyleyeceğim, söylemeliyim daha mutlu olmak için, bütün tadını duymalıyım söylemenin açığa vurmanın herkese herkese..."

ıslak omuzları ıslanmış saçları deniz güneşlerinde kuruturcasına yanarak soluyarak ama gen tadla yaradılışın o güzel gereğine uymak bir zamanlar bir tükenmez bayırda gitgide ölüyordu o küçük canlı çekirdek gitgide e tuz rüzgârlar nemli hava saldırgan ellerle bulunuyordu yüreklerle aranan ben o bayırdan dönmüş ekmek içtiğimiz sular dizlerimizdeki bu güç derimizdeki tad karşı koymak için kaçmak için değil alçacık durgun düzlüğümden el sallıyorum beni kınadığınız tepelereiyi baksanız bir gül olacak avuntum gözlerinizde iyi baksanız bir şaşmaz tüfek iyi baksanıza yolunu bilen bir coşkun beygir bunlar kandırmıyorsa yatın tavana uzun uzun bir coşkun beygir şerminciğim, o sarı delikanlıyı sevemediniz bir türlü ama iyi de gizlediniz. beni kınarken şimdi neler dışarı aklınızda acaba.

siz neclâ hanım, sizi günün birinde birden bırakıp giden belki de bıktığı için giden o güzel tatar evliı yüzünden kinlisiniz sevmeye, kocanız ne yapıyordu o zaman. kimselere duyurmadım sanıyorsanız öyle sanmayın artık.

suzan hanım, mehlika hanım bütün yanılmış kadınlar sizler sizler sizler hepiniz çok rahatım artık deniz akşamları gibi rahatım kötü rüzgârlara karşı koruyorum teknemi yaşlı teknemi ama iyi sevgili teknemi birinden aldığım bitkisel huzuru insanca öbürüne taşıyorum onda bulduğumu kadar bilseniz ona söylerim o güzel ben böyle öğrendimden bitkiler alakanat şen balıklardan böyle artık töreler değil örnek örnek örnek uçmak kendi kurduğum her şey beni mutlu ediyor umurumda değil başka hiçbir şey hiçbir şey bu gece de işte istekle onu bekliyorum


arapar ç a


Sevmek ve söylemek

Sonra iyilik gelir ister istemez

Bir orman buduyoruz uyanın farkına varın

Bir kasırgaya karşı duruyoruz

Bitkice değil şğphesiz tam insanca

Korkmayın dalgalardan yılmayın

Çekin kürekleri


Dünyanın En Güzel Arabistanı 45-46-47-48-49-50-51


12 Eki 2020

“Bütün hayatımca cezalıydım. durmadan bir kafesin içinde dolaştım.''

 


Ölümüyle ilgili 'aramızdan ayrılışı' diyemiyorum. zira o bu dünyadan göçtüğü vakit ben henüz sahne almamıştım. aynı sahneyi paylaşamadık belki fakat aynı senaryo içinde oynayan oyuncular sayılırız bir bakıma. o'nun ayak bastığı sahnede dönüp dolanan bir pervane olmak, yanacak olmanın acısını tahfif ediyor.

ne zaman o'nun yaşadığı zaman dilimine dair olay, kişi, film, müzik vs. ile karşılaşsam, "acaba o bu konu hakkında ne düşünmüştü?" diye düşünmeden edemiyorum. tutunamayanlar'ı bitirdiğim günden bugüne senelerdir o'nu doğrudan ya da dolaylı düşünmeden geçirdiğim tek günüm yok. bu bakımdan değerlendirirsek hayatımdaki en önemli insan olmuş. 40 senelik müdde-i ömrümüz nazarı itibara alındığında bu denli düşünülmüş kimse bulunmaması nazariyemizi doğrular niteliktedir.

 tanrı sana en güzel bahçelerini açsın. içinde bir de düşünme koltuğu olsun; tam da göğe bakma durağı'nda dursun.

                                               ''tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın.''

Bugün doğum günü Oğuz Atay'ın. böyle birini anadilde okuyabiliyor olduğumuz için çok şanslıyız bence. ara sıra, canım sıkıldıkça altını çizdiğim yerleri kaydediyordum kenara. derledim topladım, bugüne kısmetmiş paylaşmak.

0. sonun başlangıcı

1. eşyalarınıza alışamadım, yadırgadım onları.

2. hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.

3. herkesin belli bir işle uğraştığı bu kocaman dünyada oradan oraya sürüklendin canım kardeşim benim. necati'nin işi oyun yazmaktı. küçük burjuva alışkanlıklarını yenen son oyununu hatırlıyor musun? oyunun yarısında çıkmıştım. sen bütün oyunların yarısında çıktın aslında.

4. senin işin neydi onların arasında? ne yapıyordun? hiç bir işim yoktu. bu nedenle sevmezlerdi seni işte. bu nedenle aldırmadılar sana. senin ne işin vardı orada? herkesin işine karıştın, işin olmadığı halde. ölmek bile kendilerine böyle bir görev verilenlerin işidir. kendine oyunlar buldun: başkalarının katılıp katılmadığına aldırmadığın oyunlar. herkesi yargıladın bu oyunlarda. bu arada beni de yargıladın, bana da haksızlık ettin.

5. hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir, insan can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum. uyuyakaldı.

6. papatyaları çok iyi hatırlıyordu.

7. turgut, içinde ifade edemediği tatlı bir duygunun varlığını duyarak direndi: "hayır, sen gene anlat selim, sen başka türlü söylersin."

8. "bizim için hüküm hep aynıdır. kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiç bir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm." turgut kendine acıyordu.

9. pencereye yaklaştı, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı: karşı evlerin turgut'a sırtını dönmüş arka cepheleri: çizgilerini yumuşatmayı bilememiş kütleler; çirkinliklerini rüyadan yeni uyanmış bir insana, sadece var olmalarıyla unutturan gerçek hacimler... turgut, bütün bunları o sırada mı düşündü, yoksa sonradan, o anı hatırladığı zaman, öyle düşündüğünü mü sandı? bilemedi: çünkü o zaman henüz olric yoktu. henüz durum bugünkü gibi açık ve seçik, bir bakıma da belirsiz değildi. bir cümle kaldı yalnız aklında: "güzel bir gün ve ben yaşıyorum."

10. yaşasın papatyalar, canım papatyalar. seviyorum sizleri. sizler ki bütün kış, toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. canımlarïm benim. seviyorum sizleri insan kardeşlerim. durup dururken seviyorum işte. sevip duruyorum. kollarımı açıp bütün insanlığı kucaklıyorum. papatyalar gibi sizi koparıp göğsümde tutmak istiyorum.

11. can sıkıntısı, selim'in önemli bir derdiydi.

12. başkalarına söyleyecek bir sözüm olması için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiç bir sorunu çözemez.

13. kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını başkalarına çektirmeye hakkı yoktur.

14. canım selim! nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için.

15. benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? içimden ona hak verdim; kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi.

16. "piyano çalmayı çok isterdim" dedi donuk bir sesle. şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. bazen şiddetli bazen yavaş basardım onlara. kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.

17. beklemesini bilmiyorum. masanın yanındaki aynaya takıldı gözü. orada zavallılığını gördü, "büyük ve güzel" şeylerin yokluğunu gördü yüzünde.

18. inanmıyorlar ki, elle tutulur deliller istiyorlar. yok canım, o kadar değil, diyorlar her zaman. ölmezsin, diyorlar. bu da geçer... olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. milyonda bir de olsa yanılma, ağır ve elim yanılma sessizce belirince... milyonda bir için hayatı zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. onlar, biz, hepimiz... turgut ümitsizlikle başını salladı: "başka bir yol olmalıydı." dedi. "bir yol bulunmalıydı. insana bir fırsat verilmeliydi. bana, sana hiç olmazsa... bu çaresizliğe dayanamıyorum."

19.`*` "şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim." dedi: "gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."

20. selim ışık yalnızlığa dayanamazdı. ilk bakışta yalnızlığın ve çevreyle uyuşmazlığın, yaşantısında önemli bir yer tuttuğu kolayca ileri sürülebilirdi. selim, bu yargıya da dayanamazdı. bütün dünya ona dargın olabilirdi; fakat bu aceleyle varılmış bir sonuçtu. kimse onun kadar çevresine yakınlık duyamazdı.

21. dünü, bugünü, yarını yalnızlığının dışında yaşamalıydı selim.

22. "onlar utansın sonuçtan" diye, kestirip attı. "hangi onlar selim?" dedim. "onlar işte." dedi. "onlar, canım. onlar, onlar, onlar." "öyle ya." dedim. "onlar, yani biz değil." "anlamadın," dedi birden kızarak ve oturdu, onları anlattı bana uzun uzun. ben de onları, açıklamaların uygun bir yerine ekledim. (aslında, her yer uygundu belki onlar için.)

23. `*` allahım onu neden yalnız bıraktın? neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? neden, korkuyu göğsünden çekip almadın? neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin?

24. çamur, çamur öylece kaldı.

25. şimdi yanımda olsaydın, bütün bu meseleleri tartışsaydık. birçok meseleyi askıda bırakıp gittin. beni bıraktın bu makinenin çarkları arasında. ben de dişlilere ceketimi kaptırdım. eteğimin ucundan bağlandım bu düzene.

26. bırak artık bunları. sen adam olmayacak mısın? olacağım: birden gerçeği bütün çıplaklığı ile göreceğim. matematik imtihanından önce de böyle olmuştum. asistan soruları yazdırdı. hiç birini bilmiyormuşum gibi geldi bana. sanki önceden hiç duymamışım. kağıda öyle bakıyorum. nereden başlayacağımı bilmiyorum: tereddütler içindeyim. kimse de yardım etmiyor. asistan başıma dikildi. benden iki satır fazla bilmenin gururu içinde. oysa gauss'un yanında o da benim gibi bir hiç. farkında değil. "ne yapıyorsun?" dedi. "düşünüyorum," dedim. "düşünmekte geç kaldın," dedi. "daha önce düşünecektin." sorulara bakıyorum, başım ağrıdan çatlıyor. bugünkü gibi. birden gördüm. gerçekten gördüm. gauss'un sezişinin yanında milyonda bir. ama gene de seziş. matematiksel seziş. tatlı bir duygudur. harfler, sayılar direnmeyi bırakır.

27. değişebilmek. kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. bütün canlıların olanca güçleriyle karşı koydukları bir değişim, bir başkalaşım. korkutucu ve aynı zamanda çekici bir eğilim. hücreler bütün güçleriyle, dış etkenlere karşı koyar ve vücuda girmek isteyen yabancı unsurları dışarı atmaya çalışırken değişebileceğini, onların bu kör inadını yenebileceğini düşünmek, insan için ne kadar zordu. değişmek, kendine yabancılaşmak demekti. dişimdeki küçük bir oyuğun içine giren bir yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. barınamazsın o kovukta yabancı, diyor. tükürük bezleri, o küçük parçayı eritmek, boğmak için seller akıtıyor; dil, bir yılan gibi tekrar saldırıyor, küçük bir gedik bulup dalmaya çalışıyor. boğazım yutkunuyor: büyük anaforlar yaratıp yutmak istiyor bu bilinçsiz küçük parçayı. hepsi el birliği ile uğraşıyorlar, kendilerini harap ediyorlar. dilin ucu parçalanıyor, boğaz kuruyor. amaç, canlının bütünlüğünü korumak, değişmesini önlemek. yeni olan her şeye isyan ediyor vücut: dünyanın en rahat yatağında ilk yattığı gece uyuyamıyor.

28. "kendimi bırakmalıyım." diye söylendi. direnmekten vazgeçmeliyim. yaşamalıyım ve görmeliyim. bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım. kimsenin ilgilenmediği bu silik insanların dünyasına girmeliyim. selim'in yolculuğu yarıda kaldı, aklı da... benim ne işim var onların arasında? olur mu selim? ben onları ne yapayım? onlar beni ne yapsınlar? öyle deme turgut. seni görünce nasıl sevinirler bilemezsin. benden de selam söylersin. kusura bakmayın işi çıktı dersin. onlar anlarlar.

29. sonu yoktur ki... sonu gelmez şövalye romanları gibidir bu yaşantı: en zor anlarda daima açık bir kapı bulunur girip saklanacak. ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? birdenbire: "buraya kadar." dediler. oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiç bir ağacı, hiç bir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. bütün sularda gölgeni seyrederdin. üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.

30. bütün "şey" ayrıntılarda değil midir zaten? ayrıntılarda ele vermez mi insan kendini? başkalarına anlatamadıklarınla beslenir, varlığını sürdürür herhalde. başkalarından saklandıklarınla gelişir. fakat, her zaman güvenebilirsin ona. yalnız kaldığın, yalnız ve çaresiz bırakıldığın zaman, karşındakine her şeyini verdiğini ve tükendiğini sandığın zaman (karşındaki her şeyini alıp kaçmışsa) hemen yardıma gelir: biraz daha dayan, merak etme ben yanındayım, der. üzülme, der; her şeyini kaybetmedin. ben varım, belli etme zayıflığını; bunu da atlatırız.

31. yüzlerce insan, binlerce insan... çoğu ne kadar önemsiz, ne kadar silik. içlerinden biri selim olamaz mıydı? milyonların içinde sadece bir selim. bu tabiat kanunları ne kadar insafsız, diye düşündü. kime zararı dokunur bunun? hepsinin eli, ayağı, başı var... selim gibi. ne olur bu kadar el, ayak, baş bir araya gelse de sadece bir tanecik selim çıkarsalar aralarından; ne olur bir tane selim olsa. elimi sallar çağırırım: koca budala, derim, nereye gidiyorsun gene dalgın dalgın?

32. beni ona anlatmaz, onu bana anlatmaz. herkesin bir yeri var. gülümsedi.

33. selim'e öyle gelirdi ki bir gün bu insanlar bir araya gelecekler; önce karşılıklı bakışıp susacaklar. konuşacak söz bulamayacaklar. sonra selim'i suçlayacaklar ve dolayısıyla birbirlerini. bu adamla nasıl arkadaşlık ettin? bu adamla mı dostluk kurdun? bahsetmediğin değerli arkadaşın bu muydu? bu aptala gitmek için mi o gün bize gelmedin? sonunda birbirlerini hoş görseler de beni affetmezler, derdi fakir selim. sonunda herkes beni suçlayacak bir sebep bulur. ne istiyorlardı senden selim? belki sen çok şey istiyordun onlardan. verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. sonunda kaçıyorlardı. hayır, sen kaçıyordun. hayır kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. insan arıyordun canım kardeşim bunda utanacak ne vardı?

34. beni moment mahvetti. gerçek katil odur.

35. hiç olmazsa düşünmeyi öğretse bana ölmeden önce.

36. genç kız karşısında oturuyor: resimlerdeki gibi soluk beyaz yüzlü, uzun boyunlu. hasta bir güzelliği var. çorap giymemiş: çıplak bacakları düzgün. elleri bakımsız: manikür yapmamış, tırnaklarını kısa kesmiş. acaba o mu? olmadığını biliyorsun. istediğim gibi düşünebilirim. çok genç, çok mahzun görünüşlü. fakat gülerken gördüm: mahzun değil. dudaklarını ileri uzatmış: çocuk gibi. iri siyah gözlerini dikmiş, inceliyor beni: korkusuz. hiç çekingen değil. hayır bu değil. selim'i tanıyor. acaba üzülmüş müdür? kusursuz bir güzelliği var. bakımsızlığının içinde daha çok belli oluyor güzelliği; odanın içinde tek parlayan yer onun teni. saydam bir ten. kendine çeki düzen verse bu kadar güzel görünmez. hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla. kısık bir ses. kesik bir konuşma. kirpikleri havayı süpürüyor: uzun ve dağınık. her tarafı uçuşuyor, bu dünyadan olmayan bir şeyler var tavırlarında. aynı zamanda gizlemeye çalıştığı bir basitlik, haşinlik seziyorum. özellikle başını yukarı kaldırdığı zaman. biri, ona, bunu söylemeliydi. yazık.

37. esat'ın yüzüne baktı. esat cevap bekliyordu. demek konuşmadım, içimden geçirdim sadece. özür dilerim: bu günlerde ikisini biraz karıştırıyorum.

38. cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?

39. "kendime göre güzellikler buluyorum yaşamakta işte," dedi. gülümseyerek.

40. oyunlarından yorulmuş gözüküyordu. bütün oyunları ciddiye almaktan yorulmuştu.

41. arkadaşlarının onunla yaşadığı her olayı hatırlamalarını isterdi; çünkü o hiç unutmazdı.

42. kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarına düşüncelerini yazmak selim'e kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu.

43. fakat, kendisinde, gerçeklere karşı dalgın duran bu yanı iyi bildiği için, kimsenin aklına gelmeyen yersiz ve gerçekdışı kuşkulara kapılırdı. öylesine söylenmiş sözlerin altında gizli anlamlar arar, kimsenin onunla ilgilenmediği bir sırada kendisiyle alay edildiğini endişesine kapılarak azap çekerdi. bir söz yüzünden gecelerce uyuyamaz, huzursuzluk içinde kıvranırdı.

44. selim artık onun gibilerle hiç konusmayacak. aynı yanlışlığı bir daha yapmayacak. burada olduğu halde ona görünmeyecek. böyle insanlar selimi bir daha göremeyecek. o, artık, kendisini sevenlere görünecek yalnız.

45. "beni ya şımartın, ya da kapı dışarı edin!" diye bağırırdı. "yarı içtenliğe dayanmam zor benim. bir kişi mi kalacak? tamam: bir kişi kalsın." sonra gene bağırmaya başlardı: "ben günahkarım: bana vurun!" o günlerde dostoyevski okuyordu. sonra hemen mahzunlaşırdı. "ya bir kişi de kalmazsa?"

46. can sıkıntısını sessizce yaşardı benimle. bir yandan da dinlenirdi. 'can sıkıntısıyla dinleniyorum ancak,' derdi. 'sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. içimin yeni heyecanlar için dolduğunu hissetmiyorum. fakat, bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. içimde bir selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir selim yaratıyor. '

"birden yataktan fırlayarak bağırırdı: 'selim öldü, yaşasın selim!' 'eski selim'e hiç acımıyor musun?' derdim. 'o kadar çok selim öldü ki, hangi birisine acıyayım? ayrıca, ölülerden korkarım ben. onlardan bana ölüm bulaşmasından korkarım.' gerçekten ölümden korkardı. babasının ölüsüne bakamamıştı.

47. bazen dayanamayarak, yalan olduğunu söylerdim bunların. selim gene inanmaya devam ederdi. "insanı düşünmekten kurtarıyorsun," derdi: "bir kısmının uydurma olmasından ne çıkar?" bu hikayelere inanıp inanmadığını düşünmek istemezdi. "her gün yaşadığım olaylar daha uydurma geliyor bana," derdi "günlük yaşantımın uydurma olmasını tercih ederim."

48. "ben iç dünyama dönüyorum. orada hayal kırıklığına yer yok. " oturduğu yerden insanları tanıyamayacağını söyledim. bu tutumla kimseyle arkadaş olamazdı. "öyleyse, ben de hayatımın sonuna kadar aynı yerde kımıldamadan oturacağım," dedi. "herkes istediği kadar koşsun. beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. oturacağım ve bekleyeceğim. yerinde oturan selim'e değer vermeyenlerin, selim'in gözünde de değeri yoktur. sen de değiştin. yapma heyecanlar peşinde koşuyorsun. zeliha'yı bir sevdiğini söylüyorsun, bir sevmediğini. neden keman çalıştığın belli değil. insan bir işle sevdiği için uğraşır, başkasına yaranmak için değil. zeliha'yı tehlikeli buluyordun, beni uyarıyordun. şimdi oturmuş onun hoşuna gitmek için keman çalmaya çalışıyorsun. bana istediğim rolü vermediği halde salih beye iyi davranıyorsun. benim tiyatrodan anladığımı söylerdin. şimdi salih beyi beğeniyorsun. hiç kimseyi anlamıyorum. insanların arasına karışıp onlara uyuduğum için de kendimden nefret ediyorum.

49. aşk bir zayıflıktı ve insanın başka güzellikleri görmesine engel oluyordu.

50. kendisi belki aşağılıktı, fakat aşağılık kompleksi yoktu selim'de. gururla söylerdi bunu.

51. şimdi yanımda olsaydı, gene ondan özür dilerdim; beni affet selim, kaderimizi değiştirmek elimizde değildi, derdim.

52. fakat, selim'de can sıkıcı özellikler vardı. tanıştığı kızları adam etmeye kalkıyordu.

53. metin ve zeliha kadar olmasa da, onun da kendine göre sıkıntıları vardı. yanlış çıkışlar yaptığı oluyordu. kıskançlık gibi modası geçmiş duygulara kaptırıyordu bazen kendini. açıklamanın başında da açıkça belirttiğimiz gibi, tarih öncesi bir yaratık olduğu için bu kusurunu hoşgörü ile karşılamak gerekir.

54. selim'in ilgi duyduğu başka kızlar da vardı. hepsi selim'i beğeniyorlardı: onun sözlerini ciddi bir tavırla ve başlarını sallayarak dinliyorlardı. çok doğru söylüyordu. ne güzel ifade ediyordu. ona hak vermemek imkansızdı. bu yaşta bir gencin böyle esaslı sözler etmesi ne güzeldi. böyle ciddi ve ağırbaşlı bir insana ancak hayranlık duyulabilirdi. başka bir şey duyulamazdı. bu nedenle bütün kızlar, bu ciddiyet ve ağırbaşlılığı kendilerine layık görmedikleri için, daha hafif genç erkeklerin koluna girerek uzaklaşıyorlardı.

55. tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin. bat dünya bat! sonunda metin'e de acıyacak mıydık?

56. sıkıntısını artık gizlemiyordu. kendi de bilmeden bir kurtarıcı arıyordu. sıkılganlığının geçmesi için ona yardım etmek istedim. onun gibi suratımı asarak yanına yaklaştım, konuşmaya başladım. 'benim gibi bu eğlentiye yanlışlıkla gelmediğinize göre, beni anlayacağınızı sanmıyorum,' dedi. 'ben de söylediklerimden hemen pişmanlık duyarım. en iyisi hiç konuşmamak. bakın, burada canlı ve neşeli bir sürü genç adam var. onlar sizi daha iyi eğlendirebilir.' ben, gene suratımı asarak, onunla konuşmak istediğimi söyledim.

57. "burhan'ı ben de tanıdım. yolda tanıştırdı, utanarak." "kimden utandı? burhan'dan mı? sizden mi? kendinden mi?" "neden utandığı belli değildi." yaşamaktan utanıyordu herhalde. hayata karşı ayıp oluyordu. on yüz bin şeyi birden yaşamak istiyordu. hangisine sarılsa başkasına ayıp oluyordu.

58. hayatımın, başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım. oyalanacak durumum yoktu. ezberlemiş olduğum bütün şiirleri okumalıydım, bugün kavgaları çıkarmalıydım, bütün kuruntularımı ortaya dökmeliydim. belki seni bir erkek anlayabilirdi selim. nasıl olur? hepimiz, birbirimizin gözünü oyuyorduk. bir kadın karşı koyamazdı: artık bana karşı konulmasını istemiyordum. doludizgin gitmek istiyordum.

59. ne iyi olduğunu bilemezsiniz gelişinizin günseli. bu bilgileri, sizden başka kime verebilirdim? yoktan neler yarattığımı görüyorsun. bütün azgelişmişliğime rağmen, elimden geleni yapıyorum. sen bir cümle söyle, ben ondan neler çıkarırım şaşarsın.

60. anlamıyorsun, derdi. bütün bu yazdıklarım uydurma. aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. kalıbım yok benim: biçimsiz bir şeyim ben. eriyip dağılıyorum yazarken. olmuyor. bana uzak gelen yaşantıları düzmece bir biçimde anlatmaya çalışıyorum. içinden geldiği gibi yazsan, içinden geldiği gibi anlatsan selimim. olmaz. deli derler adama sonra. hemen damgayı yapıştırırlar. daha kötüsü hiç bir şey demezler. ya da, bütün çıkardığın gürültülünün sonunda bunu mu yazacaktın derler; ayrıca içim o kadar karışmış ki sahtelikleri ayıklayıp temizleyemiyorum.

61. korkuyoruz. düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. insan olmaktan korkuyoruz. insana benzetirsek, onlara acımaktan korkuyoruz. işin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz. sen de korkuyor musun günseli? senin için korkuyorum sadece selim. doğru değil. ben bunu gerektirecek bir şey yapmadım sana. bir sürü gevezelik ettim. bitmesi gerekirdi bunların artık. yeni sözler, yeni yaşantılar bulacağım sanıyordum. bu acılar, yüreğimi paslandırmış oysa. sevmek zor geliyor. alışmamışım yoruluyorum. her an sevdiğimi düşünemiyorum. bazen atlıyorum, boşluklar oluyor. bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bugün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. bütün bunlar beni yoruyor. sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. ben, her an uyanık olmalıyım.

62. sen her an uyanık olmalısın selim. herkese koşmalısın, her şeye yetişmelisin. bu görevle dünyaya tayin edildin. beş milyon sekiz yüz bin sekiz yüz yirmi dokuzda bir insana verilen bir görevin var. istifa ediyorum. dayanamadım, vazgeçiyorum. bu görev için yetiştirilmedim. özel bir eğitimden geçirmeleri gerekirdi beni. beni iyi korumaları gerekirdi. derimin ince olduğunu, güneşe dayanamayacağını bilmeliydiler. kusurlarımı hoşgörüyle karşılasalardı. sekiz kat elbisem olmalıydı. ellerim terlememeliydi; gömleklerim ütülü, ayakkabılarım boyalı olmalıydı. ben ortaçağda yaşamalıydım. sabahları, montaigne gibi oda orkestrası ile uyandırılmalıydım. özel eğitmenler nezaretinde yetiştirilmeliydim. bu hususta, sekiz yüz yirmi dokuz sayılı kanuna ek bir kararname çıkarılmalıydı. günseli'ye daha önce rastlamalıydım. içişleri bakanlığı bunu temin etmeliydi. teyzesi, bu kadar uzun zaman günseli'de kalmamalıydı. polis marifetiyle dışarı çıkarılmalıydı. bütün önemli kişilerin muhafızları var: ben yalnız bırakılmamalıydım. yalnız istemesini biliyorsunuz, ne istiyorsunuz benden? burhan'a dergiyi çıkarması için yardım etmedim mi? onun yerine sabahlara kadar oturup yazı yazmadım mı? güner'in projesini oturup çizmedim mi? karşılık olarak on lira verdiği zaman, ayıp olmasın diye almadım mı? annem üzülmesin diye, kendime bir oda bile tutmadan on yıl o iç karartıcı odamda yaşamadım mı? babam benimle övünsün diye can sıkıntımı yürürlükten kaldırıp üniversiteyi bitirmedim mi? her sözünüze başımı sallamadım mı? neymiş efendim? hiç bir işin sonunu getirmemişim. siz başlamayı bile göze almadınız. benimle içinizden gelerek hangi yaşantıma katıldınız? benimle yaşanmazmış. ne biliyorsunuz? ben bile kendimle yaşayamamışım. bu sözünüze gülmek isterdim. metin gibi acı acı gülmek isterdim. neden başaramayacak birine bu görevi verdiniz o halde? neden içimi böyle arzularla doldurdunuz? alacağınız olsun. bu dünyaya bir daha gelişimde, ikinci gelişimde bütün borçlarımı ödeyeceğim. bugün için belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. herkes işinin gücünün başına dönsün. benim birinci gelişimle yarım kalan aşklarını yaşasın. yarım kalan yaşantılarını eskisinden daha çok beğensin. benim gibi biri, bir daha girmesin küçük yaşantılarına: kapıları daha iyi kapansın. herkes ne istediğini daha iyi bilsin: ne istediğini bilmemek yüzünden bir daha kimse bana başvurmasın. evde yokum. kendilerinden ümidi kestikleri için, hiç olmazsa beni yaşatmaya çalışmak gibi, "dur canım üzülme, ben seni hayal edemeyeceğin derinliklere ve yüksekliklere taşırım," gibi bir incelik göstermesinler bir daha. beni bu kadar düşündükleri için eksik olmasınlar. fakat boş yere zahmet etmesinler. boş yere değerli hayatlarını benim gibi bir solucan için harcamasınlar. boş yere, psikobilmemne yönlerini araştırmak için deneme tahtası yapmasınlar beni. ne dediniz? gene de seviyorlarmıymış beni? işte beni bu incelikler öldürüyor. batılı amcaların bulduğu bu incelikler! yalnız kendimi sevdiğim halde, bunu başkalarına sevgi şeklinde belirtmek suretiyle kendimi aldatmak ve aynı zamanda bir bakıma onların daha gerçek sayılması gereken aşklarını, bu aldatıcı aşkımın yanında önemsiz görmekle, bir kere daha kişiliğime duyduğum aşkı ve vazgeçemediğim benliğimi ortaya koymakla kendinisevengillerin birtürlügerçeklerigöremediğiiçinbaşkalarınınsevgisinemuhtaçgiller - familyasına mı giriyormuşum? ingilizler bile bu kadar inceliği bir arada düşünemez, bir yerde şaşırır. ömür boyu aylık sinir, yalnız ruhsalgerçekler bankası verir. ben de hepinizden farklı bir solucandım, kim bilir? şimdi yarısı ezilmiş, yerde yattığı için belli olmuyor. diğer yarısını yerden kaldırmak için çırpınan günseli'yi bile acıklı gözlerle seyredemiyor. gözleri, ezilen yarısında kaldı da ondan. anlayışı da o yarıda kaldı; bütün ümitleri, yaşama isteği de, mühendislik diploması da, iyi durum kağıdı da, çiçek aşısı kağıdı da, altı tane vesikalık resmi de, isa'ya sevgisi de, bilmem nesi de, yaratma hırsı da, bir türlü atamadığı değersiz evrakı da, günseli'yi okşamak isteyen elleri, ona dokunmak isteyen derisi de hep ezilen yarısında kaldı. bu yarısında sadece ölüm acılığı kaldı. bu nedenle, şimdiye kadar söylediklerimizi kısaca özetlemek gerekirse, mezar taşına şöyle yazılması uygun düşer (yazı kabartma olmasın: uzaktan dikkati çeker): şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. sebep olanların gözü kör olsun.

63. camiden çıkanlar arasında merhumu tanımadan şahadet edecek birkaç kişi elbette bulunur; intihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı tanrıya tapılmaz.

64. selim kalkardı. ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma

65. isa günahları affediyor her iş yolunda fakat isa günah işlemedi bunun ağırlığını bilemez

66. oysa aynı hatalar aynı aptallıklar tekrar ediliyor neden gazetecinin kızını ilk gördüğüm gün ondan hoşlandığımı söyleyemediğim halde onun da bana pek aldırmadığını gördüğüm halde ondan sonra kadınlardan uzak durmasını bilemedim

67. daima aklım bir çalıya takılacak. huzursuzluğum beni bir gölge gibi takip edecek. bu yükü taşıyamazsın, boşuna çırpınma. senin gibi bir insanla birlikte yaşamayı ilk düşündüğüm zaman görseydim seni, belki başka türlü olurdu. oysa o zamandan beri o kadar karanlıklar yığıldı ki, istesem de atamıyorum. yaşamak artık beni yoruyor. önemli bir olay yaşamadan sadece yaşamak bile yordu beni. insanlarla birlikte olmak, onların sözlerine cevap vermek, nasılsınız demek, içeri girerken merhaba; ayrılırken hoşça kalın gene görüşürüz demek, konuşmaları izlemek, ne demek istedi acaba, söylediğimi anladı mı? ne demek istedi acaba, yanlış bir şey mi yaptım? acaba söylediğini anladım mı? o kadar çok insan var ki, o kadar çok şey birden oluyor ki, birini izlemek isterken başkasını kaçırıyorum. birini duyarken, ötekini görmüyorum. yetişemiyorum. kan ter içinde kaldım. sigaramı yakarken ne söylediğinizi anlayamadım. kahvemi içerken kapının açıldığını görmedim. biri daha mı geldi, bir şey daha mı oldu? ipin ucunu kaçırdım. tek bir şeyi bile izlemeyi beceremedim. kapıdan çıkmayı düşünürken pencereyi kapatmayı unuttum. size gülümseyeyim derken onun elini sıkmak gerektiğini görmedim. oysa sen bakışlarınla başka istekler ifade ediyorsun. beni yeniden yaşamaya, yeniden ıstırap çekmeye zorluyorsun. yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir. hatırladıkça bunalıyorum. neden babam bizi bu karanlığa boğdu? neden bu evden bir türlü çıkamadım. neden yamalı çoraplarımı ilk giydiğim gün sokağa atmadım. neden bütün isyanlarımı kafamda yaşadım. hiç bir gerçek yaşantım olmasaydı daha kolay geçirebilirdim. zamanı yaşamak diye bir gerçek olduğunu bilmezdim. oysa sen bana ilk gerçek yaşantıyı tanıtmakla yaşayamadığım bütün hayallerimin gerçekleşebileceği saplantısına kapılmama sebep oldun, demek onları da yaşayabilirmişim.

68. itiraz ediyorum, itiraz ediyorum sayın başkan. oturuma son verilmesini talep ediyorum. kimse beklediğini bulamadı. bilet parasının iadesini talep ediyorum. zarar görenlerin mahkeme masraflarıyla birlikte tazminat almasını ve temyiz yolu açık olmak üzere kararın bana hemen bildirilmesini talep ediyorum. suçluyum, suçumu kabul ediyorum. cezamın hafifletilmesini istemiyorum. saygılar sunarak aranızdan ayrılıyorum.

69. günseli demekten hoşlanırdı. sigara başını döndürür, duygulanır, gülümserdi. "beni yıkın artık günseli," derdi. "üstünüze çökmeden yıkın beni. yerime cam mozaik cepheli bir apartman yaptırırsınız. size iki daire on bin lira da para verirler. geçinir gidersiniz. çok beklemeyin sonra üstümden yol geçirirler, belediyeden metelik alamazsınız. fena mı, iki daire; birinde oturursunuz birini kiraya verirsiniz. üst katımda oturun, alt katımı kiraya verin. sağlığımda bir işe yaramadım hiç olmazsa enkazımdan bir şeyler kazanırsınız. eski bir ahşap ev olmak hoşuma giderdi. yıkıcıya verirsiniz kalıntılarımı," derdi. "oradan da bir kaç kuruş geçer elinize. adamlar gelirler kapılarımı, camlarımı, tahtalarımı birer birer sökerler, tuğlalarım bile işe yarar. işe yaramayan kısımlarımı da bir kamyona koyar götürürler. o kısımlarım bile bir işe yarar, bir çukuru doldurur. sonra bir dozer gelir, bir düzeltir al sana yeni bir arsa. sağlığımda iyi kötü taraflarımı yıkıcıların yaptığı gibi ayıklayabilseydin belki içimde oturulabilirdi. fakat masrafa değmez. hangi tarafımı tamir ettireceksiniz? yıkıp yeniden yapmak daha ucuza gelir.

70. bir daha zor bulursunuz beni. ne acıklı değil mi bütün hayatınca arkadaşlığın önemini haykıran selim ışık'ın başına bunlar geliyor. oysa ben neler istiyorum. neler istiyorsun canım? insanların üstüne dünyanın bütün yıldırımlarını yağdırsam da sevilmek özlenmek istiyorum. bütün gürültümün çocukça olduğunu aslında sevgiden ilgiden geldiğini anlamalarını, öyle sanmalarını istiyorum. peki diyorlar neden yapalım bütün bunları? neden öyle sanalım? kimsin sen diyorlar. reisicumhurbaşkanı mısın? evet reisicumhurbaşkanıyım. evet, aslında bütün temel atma törenlerine, bütün açılışlara, resmi geçitlere, şenliklere, resmi kabullere, ziyafetlere, balolara, düğünlere, kokteyl partilere, anma törenlerine beni çağırmalısınız.

71. biraz daha gevezelik etmek istiyorum. yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum. bunu biraz da tabancayı henüz masanın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum. dışarı çıkacağım. mektubu postaneye götüreceğim. engel olamamak ne yazık değil mi bana. kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde. seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok. sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın, bunu düşünmek güzel.

72. en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun. hiç bir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir, bekleyenleri utandırmışımdır. daha fazla yazamayacağımı hissediyorum. son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım. işte bu kadar, işte canım sevgilim, günseli selim.

73. fakat yanlış yollardan her zaman dönülebilir. yeter ki insan, kendisine verilen fırsatı zamanında kullanabilsin.

74. rahat koltuğundan kalktı. rahatsız olmuştu. düşünene bu koltukların faydası yok. bir sandalyeye oturdu. düşünceli görünüyorsunuz turgut. ne korkunç bir iftira. beni mi düşünceli görüyorsunuz? hiç adetim değildir: düşünmem. hayır düşünceli görünüyorsunuz. muhakkak bir sıkıntınız var. demek yakalanmak için bir tuzak bu. düşünceli görünüyorsunuz. düşünmeyince kurtuluyorsunuz. neyin var, düşünceli görünüyorsun. bu sözden sakınmalı. düşüncesiz de olma. o zaman da ne kadar düşüncesiz bir adam derler. düşünün, düşünün ama durup dururken düşünmeyin. işinizde çalışırken düşünün. ev satın alırken düşünün. yalnız, akşam evde otururken, durup dururken düşünmeyin.

75. böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. önce eşya engel oluyor, sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. düşünmek için kendime bir daire tutsam. içinde düşünmeye engel olacak eşyalardan hiç biri bulunmayan küçük bir daire. kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum. odalardan hiç birinin özel bir adı yok. hepsi de sadece oda. bir odada sandalyenin üstünde, düşünme elbiselerim duruyor. üstümdekileri kaldırıp hemen bir dolaba koyuyorum ve dolabın kapağını hemen kapatıyorum. ne dolabı olduğu belli değil; dolap işte, her şey konabilir içine. her şey, düşünmeyle ilgisine göre adlandırılıyor, her şey düşünmeye yaradığı oranda önemli. orada ne düşüneceğim? kim bilir? oraya gitmeden belli olmaz. ne düşüneceğimi düşünürüm.

76. düşüncelerinden kurtulabilmek için anlatmaya, gelişigüzel anlatmaya karşı bir susuzluk duyuyordu. nasıl olursa olsun, bu zamanı, bu ağır geceyi geçirmek gerekiyordu.

77. yatağa girdi, konuşmadan kitabı açtı, okumaya çalıştı. biraz sonra, karısının yumuşak kolunu, boynunda hissetti. döndü, ona sarıldı.

o gece turgut karısıyla, bütün geçmiş alışkanlıklarını, bütün birlikte geçen yaşantılarının verdiği alışkanlıkları kullanarak sevişti. ona artık verebileceğim bir şey kalmamış olric. alışkanlıklarımdan başka verebilecek bir şeyim kalmamış ona. o ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. oysa olric, içimde özlemini duyduğum uzak ülkemin soğukluğu, beni başarısızlığa uğratabilirdi. nermin için yeni bir durum: üzerinde fazla durmamıştır. belki biraz hissetmiştir. bu, son savaşımız olacak olric. sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. askerler, yorgun ve isteksiz. zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. artık savaşmak istemiyorlar.

78. uzun süreden beri ilk defa o gece rüya görmeden aralıksız uyudu. belki de uyandığı zaman gördüğü rüyaları hatırlamadı, hatırlamak istemedi. belki de ilk defa uyandığı zaman, kafasında tek düşünce olmasını istedi. tek bir amaçla uyanmak istedi ilk defa: kalkmak ve yola çıkmak.

79. bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. ona nasıl anlatsam? bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiç bir şey anlatamamak ne kötü. ondan farklı gelişmeye ne zaman başladım? bu ayrılık nasıl doğdu? hiç anlamıyorum. bir gün baktım, iki yabancı olarak yaşıyoruz aynı evde. aslında kimseye bahsetmedim kendimden. istemiyorum da.

yatağımın karşısında bir pencere var. odanın duvarları bomboş. nasıl yaşadım on yıl bu evde? bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? ben ne yaptım? kimse de uyarmadı beni. işte sonunda anlamsız biri oldum. işte sonum geldi. kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. bana acımayın. ben kötüyüm; sizlere karşı kötü duygular besledim içimden. beceriksizliğimden uygulayamadım kötü düşüncelerimi. sizleri kıskandım, küçük gördüm, bayağı buldum: bana yapılmasını istemediğim kötülükleri sizlere yapmak istedim. fırsat bulunca da yaptım. dün gece rüyamda biri beni öldürdü. içimin boşaldığını hissettim. ben de ne işkenceler düşünmüşümdür bana kötülük edenler için.

80. dönüşte günseli'ye uğramak istedim. yolda o sıkıntı gene geldi. orada düşüp öleceğimi sandım. bir otomobile zor attım kendimi. eve döndüm. beni öyle bir durumda görmesine katlanamazdım.

81. bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşunkalem silgisiydim. azaldığımla kaldım. bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor. gelecek mi? gelmeyecek mi? ne gelecek? bilmiyorum. adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. soyut bir korku içimi dolduruyor. bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum.

82. hastaneden dönerken günseli'ye uğradım. beni görünce sarardı. on beş gündür sakalımı kesmiyordum. saçlarım da uzamış. isa'ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. birden kapısını çalıverdim işte. onu sevdiğimi sanıyorum. heyecanlanıyorum günseli'yi görünce. ona durmadan günseli demeyi seviyorum. günseli. günseli. korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında.

83. dünyada sevdiğim her şeyden uzaklaşmaktan korkarken onu öpmeyi nasıl isteyebilirdim? belki de bir kadına korkularımı anlatmaktan utandım. erkek de olsa utanırdım belki. gözleriyle, ne istiyorsun benim sevgilim, diyordu. ne istiyorsun, bana olduğu gibi söyle canım selim, anlamasam da istediğini yaparım hemen. ben bunu istemiyordum. hayır istiyordum.

84. berber de yüzümü yorgun buldu. sakalım zor traş ediliyormuş. biraz konuşsaydık belki o da evlenmemi tavsiye ederdi. ben parçalarımı bir arada tutmak için olağanüstü bir çaba harcıyorum: tutmuş benden ne istiyorlar. selim gibi görünmenin bana neye mal olduğunu bir bilseler. yatağın içinde büzülmüş bu satırları yazarken nasıl kahramanca bir dayanma gösterdiğimi farketmiyorlar. kimse, karşısındakinin parçalanışını görmek istemiyor.

85. saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamasını öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsade.

86. tiyatronun kapısında duran zayıf gencin sevgilisi onu atlatmasaydı bütün bunlar başına gelmeyecekti. taşralı bir tüccara benzeyen orta yaşlı bir adamla birlikte biletleri sevinerek aldık bu gençten. tüccarın yanında oturmak düşüncesinden rahatsız oldum; fakat bütün biletler bitmişti. ben o gencin yerinde olsaydım yalnız başıma girerdim tiyatroya: gelmeyen sevgiliye inat. taşralı tüccarla girselerdi, ben kurtulacaktım. olmadı. oyun başlamadan, son dakikada, bilet bulmak bir talih işiydi. bu nedenle kendimi biraz da akıllı saydım.

87. onlar bir bakıma kaybediyorlar. eksik olsun böyle kazanç. ben ölüyorum: görmüyor musunuz? yazık diye üzülecekler. fakat, haklı çıkmanın sevinci içlerini ısıtacaktır. beter olsunlar diyeceğim; oysa beter olan benim.

88. beni kötü yetiştirdiler. annem de babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamasını öğretmediler. daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da, anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. hiç birinde tutarlılık gösteremedim. bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. bende böyle bir içgüdü yoktu. sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzak durmak gerektiğini bilemedim. oysa, onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.

89. evet, haklıydı akrabalar. ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. allah beni kahretsin ve ediyor da.

90. ölürsem daha da uslu olacağımı söyleyerek yerimden kalktım, yatağıma döndüm. kimseye, kimsenin varlığına dayanamıyorum artık.

91. kendimden utanıyorum. hiç bir işi sonuna getiremedim istediğim gibi.

92. neden korkuyorsun benden canım sevgilim? korkulacak halim mi kaldı benim?

93. bu deftere anlamsız sözler yazmak istiyorum artık. aklımı kullanmaktan ve anlaşılmaya çalışmaktan bıktım.

94. çocukluğumu hatırlıyorum. yaşamadığım çocukluğumu.


Anısına saygıyla..