.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/31/2011

ormanın taa içinden

 
 
 
 
gece yaktığı muma biriken kanatlardan duyduğum ses
ormanın taa içi sensin, oraya vardığında kimse olmayacak.
sadece sessizlik ve hakkı verilmiş hayat diyordu.
ürperdim& döndüm uyuyordu.
 
tüketilmiş, karanlığa bırakılmış akıl.
bir sancının yılan parıltısında süren yayılması.
tanrı seçti bizi,
kendi yalnızlığını duyurmak için,
aşkı verdi

Zaman



“…bana zamandan söz ediyorlar. gelip size zamandan söz ederler. yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi. dahası onlar da bilirler. ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.bittiğine kendini inandirmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet. kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek. zaman alır. zaman, alır sizden bunların yükünü. o boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker. hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir. o boşluk doldu sanırsınız, oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir. gün gelir bir gün başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide o eski ağrı ansızın geri teper. dilerim geri teper. yoksa gerçekten bitmişsinizdir…”

Göçmüş Kediler Bahçesi...




Korku, örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur...




Yağmurlu Kentin Güneşçisi...

* Bu kentte yaşayanlar, havanın nasıl olsa yağmurlu olacağını bildiklerinden, ne ışığa bakarlardı, ne de seslere kulak verirlerdi. Doğdukları günden bu yana, bunların hiçbiri değişmemişti...

* Bu kentin insanları, hava konusunda ne umut bilirlerdi, ne umut kırıklığı; ne sinemadan, tiyatrodan, kahveden, konserden çıkıp, şakır şakır yağan yağmurla karşılaşır, şemşiyelerini yanlarına almadıkları için saçak altlarında bekler ya da koşa koşa giderlerdi gidecekleri yere; ne de pazar günü, hava güzel olursa, denize, maça, kıra gideriz diye düşünürlerdi. Böylece bir şey beklemezlerdi ki...

* Bu kentin insanları, yağmura tutulma korkusu nedir bilmez, havanın açmasını beklemezlerdi...

* Güneşin çıkması, yağmurun durması, bulutların açılması demekti; daha kötüsü, umutla umut kırıklığının içlerinde baş göstermesi demekti... Taşların, duvarların, kiremitlerin, kuruyup parıltılarını yitirmesi, dumanların, yeşilliğin üzerine inecek yerde göğe ağması demekti...


Usta Beni Öldürsen e!..

* İpten ipe, halkadan halkaya atarken kendilerini, cambazlar düşer ölür, ara ara...
Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir?..
Öyle enikonu ölçülüp tartılmadan, taştan taşa vurulmadan edinilen bilgilerle yetinilmemesi gerektiğini öğrenmemişti...

* Cambaz dediğin, insanların topluca yaşadıkları yerlerde çalışıp para kazanırdı. İnsanların topluca yaşadığı yerler ise, genellikle öyle söğütlük, otluk su kıyıları olmazdı. Olursa ne iyiydi, ancak böyle yerlerin özlemini içinde taşımak bile suçtu kendini bilen cambaz için, hele kendisi gibi, çoğu vaktini büyük bir şehirde geçiren cambaz için. Cambaz ipini düşünmeliydi; özlemdi, düştü, silmeliydi gönlünden.

* Cambazlık, insanın ölmek istemiyorsa bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir işti.
Bunlar anı değil, ipimizden artakalacak tek im; yaşayışımız, yaşadığımız, yaşantılarımız düpedüz, demişti. Her günle, her gösteriyle sırtımıza biraz daha binen ölümün yükü, bu sandığı artık kaldırıp taşıyamadığımız gün, tamam olacak, bizi çökertecektir, bunu iyi bil; bunlarda sen varsın, ben varım; yaşadığımızı gösterecek, başkasına olsun, bize olsun, gösterecek bir şey var mı elimizde, bu kâğıt yığınından başka?

* Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez.
Bütün bir ömür boyunca, taşlarını teker teker taşıyıp çatıp kurduğu bir yapının sonuna gelen bir yapı ustası, ördüğü duvarların bir yerinde bir çatlak, bir eksiklik, bir yanılgı bulunacak, bulunup kendisine gösterilecek olsa, nasıl kızarsa...

* Yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum..


* Taşların insan olduğunu unutmuşlardı. Bizden beklenen de bu, insan olduğumuzu unutmak...

Bilge Karasu

7/30/2011

Eddie Vedder - Society




TOPLUM


Oh, bana bir gizemdir bu
Açgözlüyüz, birlikte aldığımız kararla
Ve sana göre sen ihtiyacından fazlasını istemek zorundasın
Her şeye sahip olana kadar özgür olamazsın


Toplum, sen çılgın bir türsün
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim


Sahip olduğundan daha fazlasını istediğin zaman
İhtiyacın kadarını düşün
Ve isteklerinden daha fazlasını düşündüğün zaman
Düşüncelerin kanamaya başlar
Bence daha büyük bir ev aramam lazım
Çünkü sahip oldukların düşüncelerinden daha fazla olduğu zaman
Daha fazla dinlenmeye ihtiyacın olur

Toplum, sen çılgın bir türsün
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim
Toplum, gerçekten çılgınsın
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim


Onların fikirleri var, daha çoğu ya da daha azı, daha azı daha çoktur
Ama eğer daha azı daha çoksa, skoru nasıl koruyacaksın?
Para için yaptığın her sayı, seviyeni düşürür
En tepeden başlıyor gibisin.
Onu yapamazsın


Toplum, sen çılgın bir türsün.
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim
Toplum, gerçekten çılgınsın
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim


Toplum, bana karşı merhametlisin
Sana uymazsam kızmamanı ümit ederim
Toplum, gerçekten çılgınsın
Yapayalnız değil bensiz olmanı ümit ederim

7/28/2011

Sessiz bir ölüm



Ben her şeye açık, özgür bir çocuktum; sonra sonra, büyüklere bakmış, her birinin özel küçük duvarları arasında kapanarak yaşadığını görmüştüm; annem ara sıra bu duvarda bir gedik açıyor, sonra hemen kapatıyordu onu. Kendine önemli bir eda vererek: ”Kadıncağız bana sırlarını açtı,” diye fısıldıyordu. Ya da dışarıdan, o duvarlarda bir çatlaklığın farkına varılıyordu: ”Her şeyi gizli tutmaya pek meraklıdır; hiçbir şey söylememişti bana, ama anlaşıldığına göre …” İtiraflarladedikodularda beni iğrendiren bir kaçaklık, bir gizlilik vardı; kendi duvarlarımın gediksiz olmasını istedim. Özellikle anneme bir şey açmamaya, sezdirmemeye özen gösteriyordum, şaşkınlığa düşmesinden korkuyordum, bana kınar gibi bakacağı düşüncesi beni yıldırıyordur. Kısa zaman sonra annem bana artık bir şey sormaz oldu. İnansızlığım üzerine yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma ikimizin de oldukça büyük bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu. Ama, içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi. Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum şimdi. Çok öcü ardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak.. Kendini kolay kolay başkasının yerine koyamaz, dünyaya başkasının gözüyle bakamazdı. Yaptığı işlerde, eylemlerinde, özveriyle davranıyordu ama heyecanları kendi çerçevesinden çıkmasına meydan vermiyordu. Hem kendi gönlünde olup biteni görmekten kaçındığına göre beni anlamaya çalışması düşünülebilir miydi? Birliğimizi bozmayacak bir davranış türetmeye gelince, yaşayışında kendisini böyle bir işe hazırlayacak bir şey olmamıştı; beklenmedik olaylar onu şaşkınlıktan yılgınlığa çeviriyordu; çünkü ancak hazır birtakım çerçeveler içerisinde düşünmeye, davranmaya, duymaya alıştırılmıştı.

Günün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.


Simone De Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm
İmge Kitabevi, 2009, 4. Baskı (Çv. Bilge Karasu)

lamia hanıma mektuplar



sevgiliye: 

gök de sensin, yerde sensin!
hem alansın, hem verensin!
hem çiçeksin, hem derensin!
diyor. 

mektubunu okurken o keşmir’li dilberi hatırladım. kelimelerinde ezeli nur’un en muhteşem lem’aları. birden bir vahada buldum kendimi; bir çöl akşamı ve gök kubbede gülümseyen yıldızlar. kelimelerin mektupdan gök’e uçtu, gök’e, yani gönlüme. kelimelerin musiki oldu.
 
tevrat haklı: önce kelam vardı, kelam, yani sen. 


bütün kitaplar yavan, bütün şiirler soluk, bütün şarkılar ahenksiz. zirvelerdesin, büyük mustariplerin, büyük ermişlerin, büyük ruhların kanat çırpdığı zirvelerde. ve kendimden utanıyorum, ben toprağım, sen arş. ben ten’im, sen gönül. ben alev’im, sen ışık. “ben sen’im” diyorsun. saçlarımı okşamak istediğin zaman, kendi saçlarını okşa. lal ded’i hatırladım, gerçekde lal ded sensin, her asırda başka bir adla tecelli etmişsin.
leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. leyla bir mısra, sen bir destansın. leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. leyla bir tecessüs, leyla bir masal, leyla yaşamayan, leyla bir yarım. 

hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir? lamiam benim. sen doyulmayan,sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.
romeo’yu düşündüm ve güldüm. imtihandan geçmeyen bir sevgi, bir saman alevi. artık yirmi beş yıl önceye dönmek istemiyorum. senin yanında zaman yok. elest bezminden beri dudak dudağayız, seni kaburgamdan yarattım, hayır, gönlümden yarattım, kafamdan yarattım, belki de ben senin kaburganım. cennette beraberdik ve ismin havva’ydı. yirmi beş yıl önce yine beraberdik. ad’ın bilinmeyen’di, özlenen’di.

yirmi beş yıl önce yine beraberdik, geceleri rüyalarımı süslüyordun, gözyaşlarımda sen vardın. her kadında seni arıyordum.yirmi beş yıl önce adın hasret’ti, sonra ümit oldu. seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. seni düşünerek intihar etmedim. yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum lamiam.
her kitabımda sen varsın. hind’i ben yazmış olamam. bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. bende büyük olan ne varsa senin eserin. sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen. levislerini takdis ediyorum. onlar olmasa insandan çok tanrıya benzerdin ve sana yaklaşamazdım. teninle kadınsın, sesinle tanrı. ıstıraplarımı takdis ediyorum. senin bende sevgiye layık bulacağın tek büyük taraf ıstıraplarım, ıstıraplarım yani sensizlik.
iki gündür çocuklarınla beraberim. v. çalışıyor, yarın gelecek. hepsi iyi. onlarla beraber olmak içime su serpiyor, dinleniyorum, öksüzlüğümü unutuyorum ve hayat geçiyor. evet lamiam, benimki nankörlük. onbir gün, onbir gecede bütün hazları yaşadıktan sonra yanıp yakılmak; ama cennetten kovulan adem’in şikayeti bu.
arzularımı susturamıyorum. şımarığım, yaramazım, alçağım. sel yatağına çekilmedi henüz. mektuplarınla yaşıyorum. garip bir hayat bu, seninle yatıyor, seninle kalkıyorum, ama yine de mütehassırım, yine de lamiam benim, bütünüm, kemalim, zindanımı aydınlatan ışık, gözbebeğim. 

sana yolladığı kitaplardan utanıyorum. sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku. muhammed’e nasıl iman ettiklerini anlıyorum.
tek mucize kelam. kelam, yani sen.

sabahleyin uyandığım zaman ezanı dinliyorum, sonra şarkılar söylüyorum sana.


öperek…

nehir manzarası

 
 
 
bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
gerçeğin ne anlamı var.
biz bu zırdeli düşün içinde kavrulmuş kurumuş iki fıstık gibi
yatalım uyuyalım uyanalım kalkalım
değil mi ki, bir yere kilitlenmiş
bir küçük iyiliktir aşk,
değil mi ki, billurdan bir yalan dünya
bırak ersin o tamama
gel bak tepeden bir nehir manzarası
göstereceğim sana.

7/27/2011

Siz Kelimeler

 
 
 
siz kelimeler,
kalkın izleyin beni!..
biz ileri giderken
çok gitmiş olsak bile
daha vardır gidilecek yer
çünkü yol varmaz bir sona.
aydınlanmaz.
kelime,
nasılsa yalnız
başka kelimeleri çağıracaktır.
cümle de cümleyi.
böylece dünya,
kesin bir tutumla zorlar,
ister ki artık söylenmiş olsun.
söylemeyin…

kelimeler, beni izleyin
izleyin ki, son bulmasın
ne bu kelime tutkusu
ne de çelişkilerin yanıtları!..

şimdi bir süre
konuşturmayın hiçbir duyguyu
bırakın kalbin adalesi
biraz farklı çalışsın

bırakın diyorum, bırakın…
en yüce kulaklara bile diyorum
bir şey fısıldanmasın
ölüm için bulma söyleyecek bir şey
bırak ve izle beni
ne tatlı ama ne de acı
avutmasız
ama umarsız da olmayan
ne belirleyici
ne de belirtilerden yoksun…

yalnızca şu olmasın :
toz, toprak içinde imgeler, hece döküntüleri
tek kelime söylemeler…

tek kelime söylemeyin,
siz kelimeler!

üzünç, sevgilim ya da nane otları


gençken renkli bir cepken sevgilim
çift bıçaklı bir sevinç

unuttum diye bir şarkı
gençken renkli bir cepken sevgilim
önüne çıkan her ata binme
doğudan gelen kimsesiz tekne
ona hüzün demeyi artık öğrendin
ya da kuzeyden gelen çift bıçaklı sevinç
karıştırma daha fazla bu otları
bak öğle güneşi
şapkanı indir
karıştırma sevgilim daha fazla bu otları
sana hiçbir şey dokunmaz biliyorum
arkanı döner hemen uyursun
sırtında çift bıçaklı bir sevinç
belki balrengisin kusursuzsun
onun için diyorum
karıştırma artık daha fazla bu otları
gençken renkli bir cepken sevgilim
Arizona’ya aşk ve hüzünle
gençken bizon derisi bir şapka sevgilim
adieu mes amours adlı bir şapka
indirdim unuttum diye bir işaret
ardından çift bıçaklı bir kahkaha
boşver sevgilim karıştırma şimdi bunları
gençken sarı bir gömlek sevgilim
bir fular ağızda pisiotu
boş arazilerde hızla kullanılan araba
gençken bira gözlerle situasyonist okuma
ve ağız dolusu kusma kusma kusma
kumsallarda slow ve Bee Gees
ve bok gibi genciz genciz genciz
şimdi kuzeyden gelen boş bir tekne
gözü alan sarartı
üzünç sevgilim ya da nane otları

üçüncü zaman

 
 
 
bu dünyanın tam ortasında kendi kozasında hala süren bir efsane var, geçip gidiyor yerine ait olmayan bütün gölgeler, herşey zamanında yaşanıyor, yanyana… birbirini hiç ürkütmeden.
kendine bahçe arayan ölü duvarı
kendine gece arayan bahçe
kendine kendini arayan
tuzlalar boyunca yürüdü gitti
uykunun derin atları
ot ile koru arasında bir zaman
bozgun ile lehçe arasında bir zaman
 ölüm ile ölüm  arasında
kirece bulanmış ay kendine mağrur bir zakkum seçti
acıyı  böyle bildim
kar buğdaya indi
ekinleri ısıtan yaz mızrakları ve ateş
kara kelebek. kara memleket. sisin gümüş yılanı
orman ışığını keser
ama silemez varlığını
her şiirde saklı duran güneş
içimdeki çıplak güdü
ben seni böyle bildim
derin kalıntılarını topla
ellerini kirletmeden
geçtiğin yolların
bulanık ayların suçlarını ver geriye
köklerine aktar bütün sustuklarını
geceyle gündüz arasında bir zamandı
kanına karışan,  şimdiyse çömlek zamanı
kendine kendini arayan
buraya seninle geldim

7/26/2011

Apocalyptica - Faraway





İçimde melodiler yaşlandıkça anlıyorum ki sonsuz olan melodiler de değil
Sonsuzluk...

boş, ümitsiz olsa da katlanılmalıydı hayata..




"Çağımızın sözde en büyük tasası, zaman kıtlığıdır: Toplumlarımızdaki zeka ve paranın son derece büyük bir bölümünü işleri daha hızlı yapmak için harcamamızın nedeni, bilime ve bilgeliğe karşı duyduğumuz çıkar tanımaz sevgi değil, budur; insanoğlunun nihai amacı mükemmel bir insanlığa değil de şimşek olup çakmaya, ışık hızına ulaşmaya çalışmaktır adeta." (s.16)

"Çevresindekileri kurgusal karakterler olarak görüyor, haklarında şiirsel yargılarda bulunuyordu." (s.54)

"Gözleri zekasını ve ruh bağımsızlığını gizleyemiyordu; ayrıca her türlü yakınlığı reddini ve kendisi olmaktaki kararlılığını da." (s.113)

"Tiyatroda trajedi gayet hoştu hoş olmasına da normal yaşamda sapkınlık gibi görünebilirdi." (s.117)

"İnsan yüreği insan beynini gaddarca bir süratle hükmü altına alır." (s.134)

"Koruyucu renk değiştirme, yani insanın çevresiyle uyum sağlamayı öğrenerek yaşamını sürdürmesi-yaşının ya da sosyal sınıfının gereklerini sorgulamaksızın, ya da bu şekilde resmiyete sığınışını sosyolojik olarak açıklayabiliriz. İnsan böyle kılıç üstünde yürürken -her yerde var olan ekonomik baskı, cinsellikten korku, mekanist bilim akımı- kendi saçma gerginliğine gözlerini kapayabilme becerisi çok gerekliydi." (s.135)

"Modaya karşı tümüyle kayıtsız gibi görünüyordu; buna rağmen hala hayattaydı, tıpkı yaban güllerinin sera çiçeklerine rağmen hayatlarını sürdürmeleri gibi." (s.156)

"Dünya bir genellikse benim hep bir istisna kalacağımı buyuran bir ferman vardı sanki." (s.159)

"Bir şeyi görmek, o şeyi kabul etmek demek değildir." (s.161)

"Homo sapiensin trajedisi, yaşama şansı en az olanların çok fazla üremeleridir." (s.208)

"Gizemi, güçlüğü, yasaklanmışlığın tadını yerle bir ederek, hazzı da yerle bir etmiş olduk." (s.249)

"Her çağda, tanıkların ve yazıp çizenlerin büyük çoğunluğu eğitim görmüş sınıflardan çıkar; bu da tarih boyunca gerçekliğin azınlık tarafından saptırılmasına neden olur." (s.249)

"İlerleme de huysuz bir ata benzer. Ya sen ona binersin, ya da o seni çiğner." (s.264)

"Kendisini tanıyan ve eğitilmiş herkes kendini kendi çölünde bulur." (s.271)

"Zamirler insanların uydurduğu korkunç maskelerdir." (s.304)

"Bebek bekleyen annelerin o ağır, telaşsız yürüyüşünde bir şeyler vardır; dünyanın en yumuşak kibiri olsa bile bir kibir." (s.384)

"Yalnızlığında sahip çıkabileceği bir şeyler vardı; toplum dışı biriydi o, diğerleri gibi olmayandı, ister aptalca olsun ister akıllıca pek az insanın alabileceği bir kararın sonucuydu." (s.392)

"Hayatın bir simge olmadığını, tek bir bilmece ve onu bilememekten ibaret olmadığını, tek bir yüzü olmadığını ya da zarlar bir kere kötü gelmişse hemen bırakılamayacağını anlamaya başlamıştı; her ne kadar yetersiz, boş, ümitsiz olsa da katlanılmalıydı hayata..." (s.425)

John Fowles - Fransız Teğmenin Kadını (Ayrıntı Yayınları)

everything has its place.



Son  günlerde  iyi  uyuyamıyorum  ama  sözünü  etmek  istediğim bu değil tam olarak. Uykuya daldığımı sandığım anda olan bir şey. “Uykuya daldığımı sandığım,” diyorum çünkü aynen öyle. Son  zamanlarda  giderek  daha  sık,  uyuduğumu  hissediyorum ama  düşümde  odamı  görüyorum,  uyuduğumu  düşlüyorum  ve her  şey  yatağa  girmeden  önce  bıraktığım  gibi.  Yerdeki  gazete, komodinin  üstündeki  boş bira  şişesi,  çanağının  içinde  dönüp duran  tek  balığım,  saçım  kadar  bana  özel  olan  bazı  şeyler.  Ve birçok  kez  uykuda  değilken,  yatağa  uzanmış, duvarlara  bakıp uykuyu beklerken acaba gerçekten uyanık mıyım yoksa uyuyor ve odamın rüyasını mı görüyorum, diye düşünürüm.

(…)

Ama  yalnızken ve kendimi  bir  tek  duvarla,  nefes  almakla, tarihle,  kendi  sonumla  kıyaslayabildiğimde  bazı  tuhaf   şeyler olmaya   başlıyor. Anlaşılan ben zayıf bir adamım,   incil’i denedim,  filozofları,  şairleri,  ama  bir  şekilde  hepsi  hedefi  şaşırmışlardı. Tamamen başka  bir şeyden söz  ediyorlardı.  Ben de okumayı kestim uzun süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin,  şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim “başarmak”  isteği duymamamdı.  Bir  aile istemiyordum,  ev  istemiyordum,  saygın  bir iş istemiyordum.  Böyleydim  işte:  entelektüel  değilim, sanatçı değilim,  alelade  bir  insanı  kurtaran köklerden de yoksunum. Arada derede kalmış bir şey  gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

(…)

Neyse,  bugüne  dönelim.  Sabahları  kalktığımda  vücudumda izler  oluyor,  mavi  çürükler.  Özellikle  izlediğim  bir  battaniye var. Bu battaniye ben uyurken canıma okuyor. Uyanıyorum ve bazen  battaniye  boğazıma  sarılmış oluyor,  zor  nefes  alıyorum. Hep aynı battaniye. Ama ben bir şey yokmuş  gibi davranıyorum.  Bir  bira  açıyor,  yanş  bültenini  alıp başparmağımla  aralıyor,  yağmur  yağabilir  mi  diye  pencereden bakıp  her  şeyi  unutmaya  çalışıyorum.  Beladan  uzak  ve  rahat yaşamak  istiyorum  sadece.  Yorgunum.  Bir  şeyler  hayal  etmek veya uydurmak istemiyorum. Ama o gece tekrar uyuz etti beni battaniye. Yılan gibi hareket ediyor.  Türlü  biçimlere  giriyor.  Yatağın  üstünde  açık  ve  düz olarak  durmayı  reddediyor.  Ertesi  gece  de  aynı.  Kanapenin önüne,   yere   fırlatıyorum.   Sonra   kımıldadığım   görüyorum. Başımı yana çevirdiğim anda kımıldadığını görüyorum, inanılmaz  bir  hızla.  Ayağa  kalkıp  bütün  ışıklan  yakıyorum  ve gazeteyi   alıp   okumaya   başlıyorum,   ne   olursa   olsun,   son modalar,  kekliği  nasıl  pişirirsiniz,  bahçelerde  bürüyen  yabani otlardan nasıl kurtulursunuz; editöre mektuplar, politik sütunlar, küçük ilanlar, ölüm ilanları ve  gerisi.  Bu  arada  battaniye  kımıldamıyor  ve  ben  3-4  bira içiyorum, bazen gün işiyor ve uyumak kolaylaşıyor. Geçen  gece  olan  oldu.  Veya  akşamüstü  başladı.  Uykusuz olduğum için akşamüstü dört gibi yatağa girdim ve uyandığımda veya odamı düşlediğimde, karanlıktı ve battaniye boğazıma sarılmıştı, beklenen anın bu olduğuna karar vermişti! Bu işin gizlisi saklısı yoktu artık! Beni haklamaya kararlıydı ve güçlüydü,   veya   ben   güçsüzdüm, düşte gibi,  ve nefesimi kesmesini önlemek için tüm gücümü sarfetmek zorunda kaldım, ama  üstümdeydi  yine  de,  küçük  ama  güçlü  ataklar  yapıp  beni hazırlıksız   yakalamaya   çalışıyordu.   Alnımdan   ter   akmaya başlamıştı.  Kim  inanırdı  böyle  bir  şeye?  Böylesine  lanet  bir şeye kim, nasıl inanırdı? Canlanıp beni boğmaya teşebbüs eden bir battaniye? Hiçbir şey ilk kez yaşanmadan inanılır olamaz — atom  bombası  veya  Ruslar’ın  uzaya  insan  yollaması  veya Tann’nın   dünyaya   inip   kendi   yarattığı   insanlar   tarafından çarmıha gerilmesi. Gelmekte olan şeylere kim inanır? Son ateş zerresine? Uzay gemisindeki 8-10 kadın ve erkek, Nuh’un yeni gemisi, insanlığın yorgun tohumunu başka bir gezegene ekmek? Ve  bu  battaniyenin  beni  öldürmeye  çalıştığına  inanacak  adam veya  kadın  nerde?  Bir  tek  kişi  yok,  lanet  olsun!  Bu  da  işleri büsbütün  zorlaştırıyordu  bir  şekilde.  Kitlelerin  hakkımda  ne düşündüğü   konusunda   çok   az bir hassasiyetim   olmasına rağmen,  onların  battaniye  gerçeğini  idrak  etmesini  istiyordum. Tuhaf mı? Nedendi bu? Ve tuhaftır; sık sık intihar düşünmeme rağmen,  battaniyenin  bana  yardım  etmeye  çalışması  mücadele etmeme neden oluyordu.

Charles Bukowski – Büyük Zen Düğünü
Metis Yayınları, (Çv. Avi Pardo)  sf.37-38-40-41

Le Point Culminant



‘Sevmek sahiplenmenin en güzel biçimidir herhalde, sahiplenmek ise, sevmenin en kötü biçimi. Eğer kendinden çıkamazsan, asla bilemezsin kim olduğunu.’

‘Uyku yaman bir sihirbazdır, şeylerin dengesini alt üst eder, uzaklık yakınlık diye bir şey kalmaz artık, yan yana yatan insanları birbirinden ayırır, sonra onları bir araya getirir.’

‘Peki ya denizciler, diye sormuş kadın: ‘Kimse gelmedi benimle gördüğün gibi’, ‘Peki geleceğim diyen de mi çıkmadı’, diye sormuş kadın, ‘Başka bilinmeyen ada kalmadığını ve varsa bile, sanki hala denizlerin karanlık olduğu günleri yaşıyormuşuz gibi, imkansızın izinden gitmeye gönüllerin el vermeyeceğini, okyanusta bir macera yaşamak için, evlerinin rahatını ve yolcu gemilerindeki güzel hayatı terk etmeyeceklerini söylediler’, ‘Peki sen onlara ne söyledin’, ‘Denizin her zaman karanlık olduğunu’, ‘Onlara bilinmeyen adadan hiç bahsetmedin mi?’ ‘Nerede olduğunu bile bilmedikten sonra’, ‘Nasıl anlatırım onlara bilinmeyen adayı’, ‘Ama bilinmeyen bir ada olduğundan hiç kuşkun yok’, ‘Tıpkı denizin suyunun karanlık olduğundan kuşkum olmadığı gibi’, ‘Gök hala aydınlık ve su zümrüt yeşili, şimdi buradan baktığımda deniz hiç de karanlık gibi görünmüyor gözüme’, ‘Seninki göz aldanması, bazen adalar suda yüzermiş gibi görünür insanın gözüne, ama aslında yüzdükleri falan yoktur’, ‘Eğer mürettebat olmazsa nasıl altından kalkacaksın bu işin’, ‘Henüz bilmiyorum’, ‘Burada yaşayabiliriz’, ‘limana gelen tekneleri temizler bir iş uydururum kendime ve sen’, ‘Ve ben’, ‘Senin elinden de bir iş gelir, bir zanaat, bir meslek vardır bildiğin’, ‘Bir iş gelir elimden, gelirdi, eğer gerekirse yine gelir, ama benim istediğim bilinmeyen adayı bulmak, orada, o adada kim olduğumu bulmak istiyorum’, ‘Bilmiyor musun kim olduğunu’, 

‘Eğer kendinden çıkamazsan bilemezsin kim olduğunu.’

‘Kralın alimi, yapacak başka bir şeyi olmadığında, gelir yanı başıma oturur, beni seyrederdi uşakların çoraplarını yamarken, bazen de kendi kendine konuşmaya, ahkam kesmeye başlardı, her adam bir ada derdi, ama bu sözlerin bir kadın olarak benimle bir alakası olmadığından, hiç kulak vermedim sözlerine, sen ne diyorsun’, ‘Adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum’, ‘Kendimizden kaçmadığımız sürece, demek istiyorsun’, ‘Hayır, bu aynı şey değil’. Hava iyice kararmaya başlamış, suyun rengi yeşilden mora dönmüş aniden, şimdi temizlikçi kadının bile şüphesi olmazmış denizlerin karanlık olduğundan en azından günün belli saatlerinde.
Ahkam kesmeyi kralın alimlerine bırakalım, ne de olsa ahkam keserek doyuruyor karnını, yemeğimizi yiyelim, fakat kadın aynı fikirde değilmiş, ‘Önce tekneni gezmen gerekiyor, içine bir bak, dışarıdan gördün, içini görmedin daha’, ‘Söyle ne durumda tekne’, ‘Yelkenlerin dikiş yerlerini sağlamlaştırmak gerekiyor’, ‘Sintineye indin mi, tekne çok su alıyor mu’, ‘Dibinde birazcık su var, tekne sallandıkça o da sallanıyor, ama bana kalırsa bu çok normal’, ‘Sen nereden öğrendin’, ‘Öğrendim işte’, ‘İyi ama nasıl’, ‘Liman müdürüne yelken açma konusunda söylediğin gibi, ben de bilmem gerekeni denizde öğrendim’, ‘Biz daha denize çıkmadık’, ‘Yine de suyun üstündeyiz’, ‘Ben yelken açma konusunda iki gerçek öğretmen olduğuna inanıyorum, biri deniz diğeri de tekneydi, Ve bir de gök, göğü unutuyorsun, Evet, tabii, gök:
Rüzgarlar, Bulutlar, Gök, Evet gök.


Jose Saramago, Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Mum

                                              
                                              odanızın mumlarını kendi elimle yakardım





senin aşkın kırmızı mıdır
(aşk, o duvar saatı)
yeniden derinden anladım artık
senin aşkın kırmızı
senin yüzün gece midir
(yüzün, o küçük su yolları)
bütün renkler ezberimde de söylüyorum
senin yüzün gece
senin sesin akşamüstleri mi
(sesin, o deniz kıyısı)
bütün sesleri yaşadım da biliyorum
senin sesin akşamüstleri
senin gözlerin göl saatleri mi
gözlerin o dünyanın en güzel arabistanı
bütün kitap adlarını düşündüm
senin gözlerin göl saatleri


çok değerli bir blogdan aynen çaldım :) 

7/25/2011

ancak yazgıdır bu

 
 
 
sen ne getirdin bana çocukluğundan?
şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?
üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde?
geçmişsiz ve geleceksiz suç sevinçleri,
deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları?
titreyerek uçurulan köpükten balonlar,
anlık aşkın tasarımlar mı?
nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
anılarıma düz baktıran
ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım
dantelalı tafta yumuşaklıkla
savaşırdım kovmaya, çifte yetkeyi
hiçlemeye annemi ve uykuyu
öğle sonlarında ürkünç odaların!
diledin mi yanında tümden varolmayı an için
ve bir kaç sonrasında hiç yokmuşçasına
beklememeyi bir şey çevremdekilerin uyumundan başkaca?
yok böyle bir şey yok!
sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş,
sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık,
sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin
şimd’i_
beni bağışlayan sarsan
                                                         aşan bizleri mor birliktelik.

Seviyorum




” …seni ne zamandır derin bir tutku, sarsıcı bir ihtiras, büyük bir aşkla seviyorum. seni eksilmeyen bir arzu, yaşlanmayan bir yenilik, ölümsüz bir şiddetle seviyorum. seni hiç sönmeyen bir ateş, hep uğuldayan bir vadi, dinmeyen bir yara, susmayan bir nehir, bütün zamanlarda esen bir rüzgar gibi seviyorum. aramızda milyarlarca yıl ışık hızı uzaklık da olsa, aramızda gezegenler, gökadalar, kara delikler de olsa, aramızda yaşayan ya da ölü milyarlarca yıldızın ışığı ya da evrenin uçsuz ve dilsiz karanlığı, sonsuz sessizliği de olsa seviyorum.”


Üç aynalı kırk oda

senin gecen


I.
 
senin gecen
senin kokun
yaratmak için
biriktirdiğin herşey
şimdi masanda bekliyor
açlık konmuş adı sanki
tesadüflerin sakladığı bir hakikat
kemiren
sen yinede çek perdeleri
odana tümüyle dolsun bensizlik.
 
 
II.
 
senin gecen
senin zamanın
ve seçtiğin göz
nereden bakıyor bize.

Hayatın Sessizliğinde




İlk cinayet Eskiden, çok eskiden, asla geri gelmeyecek altın çağda, sonsuzluk henüz çarpıp durmamışken zamana, ışık vardı. Söz vardı. Sözün geldiği yürek. Toprak ve suret. Ama hiçbiri yetmedi insanların dünyasının filizlenmesine. Parçalamayı öğrendi tanrılar. İlk cinayet işlendi, kardeş kardeşi öldürdü. Kan suya karıştı, ışık çığlığa… Daha doğmamış olan, sonsuza dek ayrıldı ölenden, söz koptu yürekten, suret unuttu yüzü. Kırmızı bir perde gibi gerildi kan, ölümle yaşam arasına… Bunun içindir ki hep eksik, hep tamamlanmamış kalacak hayatımız, her gün bir tanrı başka bir tanrıyı boğazlayacak içimizde ve her gün yeniden yaratacağız kendimizi, kanla düşlerin evliliğinden.  


Çığlık Bazen yüzüme uzun uzun bakardı annem. Ansızın gözleri bomboş kalırdı, kurumuş bir ırmak yatağı gibi. Hayat bütünüyle geri çekilirdi artık kimseye ait olmayan o bakıştan… Öyle zamanlarda varoluşumun özündeki korkuyu hatırlardım. Kapının önünde korkuya yenilip kaçtığı kürtaj: İşte buydu bir hayatın, benim hayatımın sırrı, mucizesi. Baştan sona okurdum sanki hikayemi, ırmak boyunca uzanan çalılarda, çakıl taşlarında. Onun kanına bulanmış, parçalanan etinin çığlığını devralmıştım. Toprağın derinliklerinden, ilk doğumdan gelen çığlık. Çiçeklenen ağaçların, uç veren başakların sessizliğinde, hayatın ve sözcüklerin sessizliğinde sürüp giden o çığlık. Göğün boşluğuna çarpıp parçalanana değin…  


Varlık Bin ışıklı damlalardan oluşturulmuştum ben, toprağa akan kandan, çöle savrulmuş yıldız tozundan, boşluğa dağılan ezgisinden başlangıçların şarkısının… Bana verilmiş ve verilmemiş herşeyin toplamıyım ben, yitirdiklerimle yitireceklerimin, sözcüklerin kanıyla suskunlukların… Defalarca anlatılmış bir hikayenin gizlediği hiç anlatılmayanım ben, kumlara gömülü tohumun sabrıyım, çöl yağmurunu bekleyen, uzun bir bakışım, yokluğun bir ucundan ötekine, bir türlü ezgisini bulamayan şarkısıyım bütün sonların… Ve bugüne dek yüzümü peçesiz gören olmamıştır.  


Ölüler kitabı Yüreğim! Bana annemden kalan yüreğim! Bütün çağların mirası yüreğim! Aleyhime tanıklık etme, beni yadsıma, düşmanım olma! Karşı karşıya kalmayalım. Çünkü sensin ruhumun tek kurtarıcısı, parçalarımı bir arada tutan… Kılavuzum ol, önüme düş, hepimizin yola koyulduğu o yere doğru… Sil adımı insanlık denen o korkunç alaşımdan. Benimle ilgili yalan söyleme. Aslında, beni duyman bile yeterli. Bu kadarı bile uyeterli aslında.  


Kentin bütün kadınları Bu gece kentin bütün kadınları ağlamış. Kara gözlükler, çınlayan kahkahalar, rujlu gülümsemeler… Hiçbiri gizleyemiyor izlerini. İster birkaç saniye, ister yıllar önce akmış, hangi yer altı ırmağına karışmış olursa olsun. Çoğu kez camların ardından izlerdim kadınları, karanlık bastıktan hemen sonra, yapay gür ışıkta damarları şeffaflaşırdı sanki. Yan yana ya da karşı karşıya otururlardı, ikisi kafa kafaya verip iyice yakınlaşırdı bazen, bir üçüncüsü de katılabilirdi aralarına, kuşlar gibi toplaşırlardı masanın çevresinde. Değişik markalarda sigaralar dizilirdi, ağızları sımsıkı kapalı, bireyselliğin hazinelerini gizleyen çantalar, telefonlar… Tek başına oturanlar ellerinden bırakamazdı telefonunu, bu tek başınalığın sonsuza dek sürmeyeceğini hatırlatmak istercesine… Yalnızlığın kıyılarından bakarlardı birbirlerine. Saçlarını geriye doğru atar, yüzlerini açar ve yaralarına nasıl yenilmediklerini gösterirlerdi. Kan rengi şarap koyulaşırdı kadehlere yakalanan bakışlarla. Bazen biri hafifçe içini çekerdi, iki kadın aynı anda susuverirdi bazen, üçüncüsü gözlerini dışarıya, karanlığa çevirip uzun uzun bakardı, bazen hep birlikte kahkahalarla gülerlerdi. Ama kansız sözcüklerle, pek çabuk anlatırlardı hayat hikayelerini, bir kanat çırpışı gibi yüreğe değen, defalarca çiğnenmiş sözcüklerle. Belki yeni bir dünyanın ancak tükürükle mayalanarak doğabileceğini sezdiklerinden. Sonra sessizliği ikram ederlerdi birbirlerine. Kat kat kumaşlarla gizlenmiş göğüsleri kadar beslerdi gözyaşları, hayatın köklerini. Bu akşam ben de, bu boş, mavi saatte camın berisine geçiyor, kentin kadınları arasında yerimi alıyorum. Tütün sararcasına sarıyorum benliğimi bir hikayeye, kendi hayatımı çiğnenmiş tütünle, şarapla, mavisi ve siyahıyla karıştırıyorum gecenin, duman duman savuruyorum boşluğa. Camların ardından dinliyorum sesimi ve gün gelir de, buraya, bu ana bıraktığım kendimi, yeniden bulabilir miyim, geri ister miyim, bilmiyorum.  


Çöl Uçsuz bucaksız yalnızlık çölündeki dev taşlar arasında bir rüzgar eser ansızın, bir meşale alev alır ve aydınlatır boş mezarları… Titrek, değişen imgeler belirir tabutların üzerinde, lanetli harfler sıraya dizilir, kobranın parıltılı dansı başlar. Mumyaların artık olmayan yüzleri aydınlanır birdenbire. Gözlerinden yansıyan ışık, sonsuzluğun dolambaçlı yollarını kateder, teker teker açarak ölülerin ardından kapanmış kapıları… Taştan kadının kanatları açılır, uzanır hayatın bir ucundan ötekine, taşın ağır sessiz dili insan ruhunun hakikatini anlatır. Hemencecik söner ateş, her şey gibi uyarak uykunun çağrısına… Gece kucaklar geceyi. Karanlık, karanlık olur.  


Sonsuzluğa dair Bizler, kentin öldürülmüş kadınları, incecik, şeffaf cinayetlerde delik deşik edilmiş; bizim için kurulmuş görkemli sarayın bodrumunda toplanmışız. Sıkış tıkış, yan yana, omuz omuza, karşı karşıya… Bir türlü açılamayan kanatlarıyla olduğu yerde çırpınan melekler gibiyiz, dans eden sarhoş melekler… Öylesine yakın duruyoruz ki birbirimize, birimizin gözyaşı, diğerinin yüzünden akıyor, yaşam rengi izler bırakarak… Rimelle, pudrayla, çamurla karışık. ‘Sonunda biz uçabiliyoruz’ diyoruz hep birlikte, ‘yola koyulduk artık, ufkun kızıl çağrısına doğru, çoktandır görmediğimiz gökyüzündeyiz işte…’ Gün gelip de dönmeye karar verdiğimizde, bütünüyle silinmiş olacak yüzlerimiz. Çizgi çizgi, harf harf dağılacağız. Sözcükleri, kadehleri doldurup koyulaştıracağız, tohumlar gibi çöle savrulacak, yağmura dönüştüğümüzde, sonsuzluğa dair bir mitosu oynayacağız.  


Yüreğim! Bana annemin çölünü ve kanını taşıyan yüreğim. Çağların bıçak darbeleriyle şekillenmiş yüreğim. Ne sen, ne ben, daha yalnızdık tanrıdan, ne de daha masum. Bir kadeh zifiri şarabı paylaştık insan denen o korkunç alaşımdan. Birbirine bağlanmış kör dilenciler gibi sürüklendik mutluluğun peşinde. Şimdi daha da aşağıdayım senin uçurumlarından. Gömülme vakti gelmiş bir ölüye sarılır gibi sarılıyorum sana, ‘Bırakma beni’ diyorum, ‘Sakın bırakma!’ Uçsuz bucaksız yalnızlığın bir ucundan sesleniyorum sana, sonsuzca küçülüyor, taşlaşıyorsun, gri ve yas dolu bir heykelsin şimdi, uzun bir geçmişin kalıntısı, gündoğumlarında ağlıyorsun. Sonra sonsuzca büyüyor ve çöle yağıyorsun, su damlası kadar saydam. Ne daha yalnız, ne daha suçluydum tanrıdan, son bıçak darbesini indirirken… Gözlerini kapadın ve adımı fısıldadın. Yüreğim! Yoksa duyuyor muydun? Duyuyor muydun bunca zamandır? Osiris’in huzuruna varış. Ölünün yargılanması. Terazinin kefesinde bir yürek, diğerinde bir tüy. “Bir ölünün geçmesi gereken 70 kapı vardır” der Eski Mısır. Derin bir soluk alıp yola koyulmalı.  


Kanın mucizesi İşte, bu da benim hikayem. Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey. Onca hikaye arasında bir hikaye daha, sessizliğe çarpıp duran… Onca sayfa içinde bir sayfa, çabucak okunan, iki aynı uzun cümlenin, dünle bugünün arasında… 
Ama suyun mucizesidir, avcıların vurduğu kuşları yüzeye çıkarmak, salmak bulutların yansımaları arasına, yeni bir gökyüzü vaat etmek çoktan kapanmış kanatlara… Ve kanın mucizesi olacak, sözcüklerimi hayata yollamak ve yeni bir beden vaat etmek parçalanmışlığıma… İşte bu yüzden, geceler, geceler boyu dolanıyorum sözcükler mezarlığında, umutsuzca bağırarak ölülere: ‘Uyanın! Uyanın!’ Ve belleğim, toprak bir çanak, çarmıhın altında bekleyen… Bekleyen… Bekleyen…

(...)

7/24/2011

modi & jeanne




Çizdiği resimlerin gözlerini boş bırakarak imzasını atan rakiplerinin aksine resimlerinin satılmasını umursamayan ve zamanın zengin ressamlarının aksine beş parasız yaşayan, sosyetenin övgülerine rağmen onların ruhsuzluğunu yüzlerine en uygunsuz şekilde vurmaktan da geri durmayan fütursuz bir kişilik.
Ve güzel gözlü Jeanne 
 Ruhunu Tanıdığımda, Gözlerini Çizeceğim ..!
 

Amedeo Modigliani




Çocukluğunu yanında taşıyan,hayalleriyle,heycanıyla ve yarattığı eserlerle Paris sosyetesinin ağızını açık bırakan bir dahi.


Doyulamayan bir Aşk.

7/23/2011

Amy Winehouse - to Know him is to Love him




Ölümün olduğu bu dünya da, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.

Hannelıse



yağmurda çıkıp geleceksin hannelise
yağmur gözlerinden çıkıp gelecek
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar
paris ve yapraklar sararmış etrafımda
seine'e kanat vurup bir rüzgar geçiyor
gare d'orleans'da saat şimdi üç diyecek
yağmurdan çıkıp geleceksin hannelise

gözlerine bakıp sanki mavi diyeceğim

sanki çocuk diyeceğim
aydınlanacaklar
balığa çıkmış bir ihtiyar rıhtımda
suya atıp söndürecek
cigarasını
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar

insan kendisine rağmen yaşayamaz

kalbimiz beyaz derken biz siyah diyemeyiz
diyemeyiz hannelise
sen mutlaka lichtenstein dükalığından bahsedersin
yapraklarını döker ıhlamur ağaçları katedralin önünde
ben içimde müstesna bir ateş bahçesi donatırım
bembeyaz
bembeyaz hannelise


And Other Stories



“Başka bir mekan içerisindeyim, burası oldukça tanıdık geliyor, neredeyse bu rüya harici hiçbir yerde yaşamamış ya da hiçbir şey görmemiş gibiyim. Detayları değişiyor,  -bu mekan çok farklı odalara sahip, mobilyalar çoğunlukla çıplak, alt zemin sade- fakat bunlar dar merdivenli yabancı apartmanlarda genellikle rastlanan zorluklar.  Ama burada bir yerde, biliyorum, -açık bir kapıdan gireceğim ve bütün o koridorları geçeceğim,- altın bir aynaya rastlayacağım. (…)


Bu mekan her zaman külle kaplı. Yaz geceleri her zaman nemli ve soğuk. Burası benim yaşamaya zorunlu olduğum yer, ben bir rüyanın içinde düşünüyorum. Sonuna kadar kendim olmak zorundayım. Benim olması gereken bir yaşamı ıskaladım ve bundan dolayı kendimi imha etmeliyim. Herhangi bir kimseyi sevmiyorum. Fakat bu yerde, henüz giremediğim bir oda var, orada küçük bir çocuk hapis tutuluyor. Bu çocuk ağlamıyor. Ağıt yakmıyor. Bütünüyle sessiz duruyor ve ben sadece o varlığı hissedebiliyorum.”*


Margaret Atwood, Moral Disorder: And Other Stories
McCleland & Steaward Ltd., Toronto 2006
sayfa: 89

Kafesin dondurucu soğuğu





“Bir tarih kitabının üzerinde bunalmaktansa doğru dürüst sevişmeyi öğrenmek mübahtır.”


“Onaltı dümen ve sürekli erdemlilik yılı. Onaltı sıkıntılı yıl geride ne kaldı? Yalıtılmış, ufak görüntüler. Yeni kitapların kokuları, bir ekim resmini yaptığımız yapraklar, uygulamalı çalışmalarda kesilmiş kurbağanın formol kokulu iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının fark edildiği ve sınıfın daha tenha olduğu senenin son günleri. Artık sebebini bilmediğimiz tüm o büyük korkular, sınav akşamları. Düzenli bir alışkanlık. Bununla sınırlıydı. Artık biliyor musunuz Bay Brul, çocuklara onaltı yıl süren düzenli bir alışkanlığı dayatmak alçaklık? Zaman bozuldu, Bay Brul. Gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş ve mekanik değildir. Gerçek zaman özneldir. İçinde taşırsın. Her sabah saat yedide kalkın. Öğlen yemek yeyip, dokuzda yatın. Asla kendinize ait bir geceniz olmaz. Denizin alçalmayı bırakıp durduğu bir an, tekrar yükselmeden önce gecenin ve gündüzün birbirine karışıp eridiği ve nehirlerin okyanusla karşılaşmalarındakine benzeyen bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın varolduğunu asla bilemezsiniz. Onaltı yıl gecelerimi çaldılar, Bay Brul. Beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmemin tek ilerleyişim olması gerektiğine inandırdılar beni. Son sınıfta bitirme sınavını vermem gerekiyordu. Ardından bir diploma. Evet bir amacım olduğunu sanıyordum Bay Brul. Ama hiçbir şeyim yoktu. Başlangıcı ve sonu olmayan koridorda, bir embesiller römorkunda, diğer embesilleri izleyerek ilerliyordum. Hayatımızı diplomalarla geçiştiriyoruz. Aynı zorlanmadan yutturmak için kapsüllerin içine acı tozlar konması gibi. Görüyor musunuz Bay Brul, hayatın gerçek tadını sevebilirmişim bunu şimdi anlıyorum.”


Boris Vian, L’herbe Rouge (Kırmızı Ot)
Altıkırkbeş Yayınları, Temmuz 1994, 1.Basım, Çeviren Ayça Sezen, sf.94

Yaşamak



İstanbul 1965


Şimdi açım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiye’de oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıt’taki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye “çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim” dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.
Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköy’e kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköy’den Suadiye’ye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben’i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düştü. Gittikçe büyüyen o absürtle kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz. İnadına; yalvarışlarım, peşpeşe koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaş’a doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıktan aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını üleşir gibi basan insanlar yok.
Ve işte bir kere daha, Çemberlitaş’ı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asfaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz. Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yan yana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhane’den bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim. Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklediği o birkaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.
Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler.
Karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalayarak eğildi: “arkadaşım” dedi, “şimdi sen bana tam beş lira vereceksin, eksik olursa, anladın mı gücenirim.” Yol boyunca ısrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da pörsümüş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: “Yuh be, adam olacak, şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk.” Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avcunu açarak bozuk paralarını göstererek, “işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım,” (beni gösterdi) “şuna bakın, adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı, rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim”, (beni gösterdi) “anlayışsız vapurcu seni para; para! Hepimizin parası, para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende, kimi onda, para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be.” Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanında oturuverdi. Hafif fısıltıyla, “haydi abi” dedi, “sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti.”
Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm.
Oda: Şimdi başka bir hülasası geçmişimin.
Oda ve sen
Dayanabilirsen
Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.

Cahit Zarifoğlu, Yaşamak
  Beyan Yayınları
Sayfa: 65/ 68