.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

11/27/2011

Adele - Set Fire To The Rain




'...bakmak hiçbir şeye mal olmaz,oysa dokunmak hem bir seçimi,hem de bir bedeli içerir.'

Aşk



sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
o kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında, o sabahları eğilip öpüyor denizi.

çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.

Hani



ufacıktır ya-korumasız ve savunmasız olacak-öyle duracak-senin karşında:yanında;kendini sana bırakmayı seçmiş-istemiş;tedirginliğini gizlemeye çalışarak...

bunun nasıl bir istem olduğunu da anlamalısın-nasıl bir kendini teslim ediş--

onu sakınman bu yüzden gerekli:o, bir işitilmeyen nefes gibi--küçücük bir kıpırtı gibi--kararıp gitmeye hazır bir son renk gibi..



korumalısın onu.

***
savunmasız ve korumasız:ama güçlüdür--kendisinin sen yokolduktan sonra varolmasını sürdüreceği düşüncesi yavaştan ve derinden kaygılandırır onu (seninde ciğerine oturur onun bunu düşünmesi); ama, merak etme:güçlüdür,güçlü olacaktır,yeterince--yeter, kendine--



sen gidince de...--

***
güçlüdür,kendine yeterlidir--ama seni bilmiş,seçmiş ve arzulamıştır ya işte:sana bağlı kalmayı istemiştir--senin kendini yok etmeye yönelik eğilimlerin bu yüzden kaygılandırır onu:kendisi değildir aslında,"sonra ben ne yaparım?"diye sorarken düşündüğü---sensindir.


o zaten alışıktır yitim acılarına--tabii hiç alışamamış olarak;ayakta durur gerçi;ama,bir düşün:ne denli acılı olur o zaman, zaten çöl içinde bi kayalık gibi duran yaşamı--


o'na ,o serin ,o mor araları,o esintili kıyıları,o karlı karanlıkları yaşattın ya (kendin de,işte,bunları;hiç yaşayamayacağını sandıklarını,yaşadın,ya); artık ölmeye çalışmamalısın; ölmemeye çalışmalısın---yaşamın nasıl olursa olsun(ki,işte o oldukça,güzel de olacak)yaşamaya çalışmalısın.


yaşamının anlamı senin ile birlikte varolmak istiyor---

sen de onu korumak zorundasın.


--koru onu.

Yağmur bizi izliyor sevgilim,yalnızca biz



Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği'nden dönüyorum

bir yanıp bir sönüyorum

yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz

yalnızca biz geçmişi yaktık, yalnızca biz

bir şemsiyeye çarpıp batan bir teknedeydik, eğildik

eğildik ve iplerimizi çözdük

sonsuz ipli uçurtma şenliğine dönüştü birlikteliğimiz

yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz

ağzımız sürükleyip götürüyor çalar saatleri

en tehlikeli odalarındayız otellerin



Anılarını Yerlerden Toplayanlar Derneği'nden dönüyorum

bir yanıp bir sönüyorum

yağmur bizi izliyor sevgilim, yalnızca biz

yalnızca biz bayrakları yaktık, yalnızca biz

gözyaşı şişelerine çarpıp kırılan bir ülkedeydik, sevdik

sevildik ve kire pasa direndik

yeniden sevdalanıyorum sana bunca kaçak günlerden sonra

yağmur bizi izliyor sevgilim

bir bardak yeryüzünde yeniden fırtına

Yenilgi



yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!

yenilgi, yenilgim, başkaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim;
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak,
ve de gururlu olmayı.

yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
ve, bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.

yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden başka hiçkimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.

yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara;
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında;
ve de tehlikeli olacağız ..

11/25/2011

oyunun kuralı

 

 

Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir antimilitarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır... Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.

"seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır.

 

 

önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen, insanın kendini üstün görmesi, diğer bütün konuşan yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder. sonra bir gün fark edilir hiçbir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı. içine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetede. orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden, ailesinden kaçtığına tanık olursun. yargılar isabetsiz hale gelir. çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanları aslında ne kadar az tanıdığını fark edersin. ve yıllarca sadece kendini çift hatta daha fazla sayıda hayat sahibi gördüğünden, şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine. hatta senden yüz kitap daha cahillerin aklından geçenleri okuyamadığın için utanırsın kendinden. oysa onlara benzememek için hiçbir iş yapmamış, hiçbir inanca ve amaca sahip olmamışsındır. sadece gözlem ve eleştiri vardır hayatında. ama on sekiz yaşına kadar son derece normal, başarılı, popüler bir çocukluk geçirerek gelmiş bir gencin kendini asmasına tanık olunca bir yudum bile yükselememiş olduğunu anlarsın.

"seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır. kocaman bir yalan. kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... var olan en sağlam zırh insan vücududur. içindekileri en iyi saklayan kasa odur. koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. deliliğin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. sadece gördüklerin vardır. beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu. dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağan üstü bir durumdur. ve çok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir.


dünyanın en iyi üç gitaristinden biri, enstürmanına dair sadece şu kelimeleri söyler: "gitarı ve gitar müziğini anlayabilmekteyim."


varılabilecek son noktadır anlayabilmek. en üst derecede bilgi gerektirir. bahsettiğim virtüöz benim ülkemdendir...


kimbilir belki bende anlarım kendimi. anlayabilirim varlığımı. ya da hepsinden vazgeçtim. belki bir gün, ben de anlayabilirim suyu, ateşi, toprağı, havayı... yanlış anlaşılmasın! ders almak değildir anlamak. tecrübe asla! kıyasla da varılmaz bu noktaya. sadece anladığının farkında olmaktır gereken. kim bilir belki ben de derim bir gün, "kinyas'ı ve kinyasın hayatını anlayabilmekteyim." ancak sanmıyorum. ne o kadar sabrım var, ne de anlamaya merakım... ölümlü olduğumu unutamadıktan sonra ne gereği var anlamanın? tutunsan da aşıklarına, zincirlesen de kendini dostlarına yine de gömülürsün toprağa. gerekirse hepsiyle beraber gömerler. firavunlara yaptıkları gibi.


anlayan şöyle der: "anlayamasaydım da ölecektim. daha çok anlamak yormayacakk tabutumu taşıyanların kollarını. çünkü ne daha ağır oldum, ne daha büyük!"

Dövüş Kulübü

 

 

 

Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu.Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim.

Ayrıca nükleer atıkların, gömülmüş mazot tanklarının ve ben doğmadan bir kuşak önce atılmış çöplerin oluşturduğu zehirli yığınların faturasını üstlenmek zorundaydım.


...Dünyadan tarihini söküp atmak istiyorduk.


Paper Street'teki evde kahvaltı etmekteyken, Bir düşün dedi Tyler, unutulmuş golf sahasının on beşinci bölgesinde turp ve patates ekiyorsun.

Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avlıyorsun. Seattle'daki gözlem kulesinin kırk beş derecelik açıyla yan yatmış iskeletinin yanı başında istiridye topluyorsun. Gökdelenlerin cephelerini dev totem maskeleriyle ve Polinezya yerlilerinin korkunç suratlı tanrılarıyla süslüyoruz.

Geri dönüştürme, sürat limitleri, hepsi palavra dedi Tyler. Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmaya benziyor bunlar.


Dünyayı kurtaracak bir şey varsa o da kargaşa projesi olacaktı. Kültürel bir buzul çağı. Vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ. Kargaşa projesi sayesinde insanlık, dünyanın kendisini toparlamasına yetecek bir süre boyunca eylemsizliğe mahkum olacaktı.


...Bir düşün. dedi Tyler. Mağaza vitrinlerinin yanından geçerek geyiklerin izini sürüyorsun. Askılar dolusu şık elbise ve smokin oldukları yerde küflenip kokuşuyor. Ömrünün geri kalanı boyunca deri giysiler giyiyor ve Sears kulesi'ni sarmalayan sarmaşıklara tutunarak yukarı tırmanıyorsun. Fasulye filizine tırmanan masal çocuğu gibi o azgın nemli bitki örtüsü içinden kendine yol açarak tepeye çıkıyorsun. Ve hava o kadar temiz ki, aşağı baktığında, ağustos sıcağında yüzlerce kilometre uzanıp giden terk edilmiş sekiz şeritlik dev bir otoyolun boş emniyet şeridine geyik eti seren ve mısır öğüten minicik insanlar görüyorsun.


Medeniyetin tasfiyesi. Derhal ve hemen.

“Körler Ülkesi”

 

 

“Sanırım kendimizi birçok farklı biçimde kandırabiliriz. İnsanlar, sanki geçmemiz gereken fiziksel, duygusal ya da zihinsel bir eşik varmış gibi bir çocuğu yetişkin yapan şeylerden bahsederler. Ama söylüyorum size ve eğer kendinize karşı dürüst olursanız, bunun doğru olduğunu anlarsınız: bizi yetişkin yapan şey kendimizi kandırma yeteneğimizdir. Bu kadar... Hayatlarımıza bakar ve para ve statü delisi değilmişiz, üniversite yıllarındaki ahlakımızı korumuşmuşuz, şişman değil sağlıklıymışız, yaşlı değil saygıdeğermişiz, saçımızdaki gri teller entelektüel duruyormuş, bilmezse üzülmezmiş, farkına varmazsa yalan sayılmazmış ve arada sırada bir kaçamağı hak ediyormuşuz gibi davranırız. Başka seçeneğim yoktu, kötülük yapmak istememiştim, ne olacağını bilmiyordum, elimde olsa bir daha yapmazdım der; özgürlükçü, açık fikirli, geçimli ve korkusuz olduğumuzu iddia ederiz. Olaylara bahaneler ve gerekçeler bulur, sonra da bunların doğru olduğuna kendimizi ikna ederiz. Elimizden gelenin en iyisini yapıyormuşuz gibi davranırız. Ama herkes kendi yarattığı ölümü yaşar.

Düşünmeyince kurtuluyorsunuz

 

 

Oysa, yazılamayan ne acıklı olaylar vardı. Haber aldığımıza göre, iki çoçuk babası genç bir mühendis, son günlerde evinde kötü kötü düşünmektedir. Özellikle, karısı çocukları uyuturken karanlık düşüncelere dalan bu genç adam yuvasının geleceği hakkında planlar kurmadığı gibi...
Gazeteyi elinden bıraktı. Yanındaki sehpanın üzerindeki bir kutuya konulmuş olan pipolarından bir tane aldı: sigaranın zararlarını düşünen karısı ona değişik pipolar almıştı. Pipoyu yakmadan ağzına soktu. Onu Günseli’yle görmüşlerdi. Belki Aysel’lede görmüşlerdi. Onu görüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı. Nasıl görüyorlardı acaba? Sizi gördük, diyorlardı. Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardı. Önce erkek, gördüklerini anlatıyordu ,sonra başkalarının görüp ona söylediklerini anlatıyordu, en sonunda da başkalarının daha başkalarından duyduklarını anlatıyordu. Sonra kadın başlıyordu: ona gelenlerin gördüklerini anlatıyordu. Anlatma bitince, yoruma geçiyorlardı. Birbirlerine, gördün mü? diyorlardı. Gördün mü? Peki neden ben kimseyi görmüyorum? Görmesini bilmek gerek; bakarak dolaşmalı. Parmağını havada sallayarak; görürsünüz, dedi; hepsine. Hepiniz görürsünüz. Ben size gösteririm. Yıllarca konuşur durursunuz artık. Rahat koltuğundan kalktı: rahatsız olmuştu. Düşünene bu koltukların faydası yok. Bir sandalyeye oturdu. Düşünceli görünüyorsunuz Turgut. Ne korkunç bir iftira. Beni mi düşünceli görüyorsunuz? Hiç âdetim değildir: düşünmem. Hayır, düşünceli görünüyorsunuz. Muhakkak bir sıkıntınız var. Demek yakalanmak için bir tuzak bu. Düşünceli görünüyorsunuz. Düşünmeyince kurtuluyorsunuz. Neyin var, düşünceli görünüyorsun. Bu sözden sakınmalı. Düşüncesiz de olma. O zaman da ne kadar düşüncesiz bir adam derler. Düşünün, düşünün ama durup dururken düşünmeyin. İşiniz de çalışırken düşünün. Ev satın alırken düşünün. Çocuklarınızın geleceğini düşünün. Yalnız, akşam evde otururken, durup dururken düşünmeyin. Arka odadan Sevgi’nin sesi geliyordu. Uyumuyor. Gidip bir görünmeli. Babalar çocuklarına, uyumadan görünürlerse çok etkili olur. Müşfik fakat kararlı bir sesle konuşulur. Nermin, seng örünmeyince bir türlü uyumuyorlar, diyor; babalık ve ailereisliği duygusunu okşuyor. Sen söyleyince başka oluyor.Seni görünce susuyorlar. Babaları olmadan uyumuyorlar. Görünüşte ne masum bir söz. Tercümesi: hiçbir akşam ve pazar, beni onlarla yalnız bırakma. İş yolculuklarını ne yapayım? Bırak başkaları gitsin. Şirkette adam mı yok?

Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük vegüzel şeyleri demek istiyorum. Önce eşya engel oluyor,sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. Düşünmek için kendime bir daire tutsam. İçinde, düşünmeye engel olacak eşyalardan hiçbiri bulunmayan küçük bir daire. Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum. Odalardan hiçbirinin özel bir adı yok; hepsi de sadece oda. Bir odada, sandalyenin üstünde,düşünme elbiselerim duruyor. Üstümdekileri çıkarıp hemen bir dolaba kaldırıyorum ve dolabın kapağını hemen kapatıyorum. Ne dolabı olduğu belli değil; dolap işte, herşey konabilir içine. Her şey, düşünmeyle ilgisine göre adlandırılıyor, her şey düşünmeye yaradığı oranda önemli. Orada ne düşüneceğim? Kim bilir? Oraya gitmeden belli olmaz. Ne düşüneceğimi düşünürüm. Sonra oturur yazarım. Yazmak mı? Bu kelimeden ürktü birden. Ne demek yazmak? Yazmak, kendi düşünceleriyle ilgili bir belge ortaya koymak. Ne kadar ürkünç bir iş. Kafamın içinde belirsiz yaratıklar olarak yüzen ve sadece var olmalarıyla yetindiğim cisimciklerin resmini çizmek. Rüyaların resmini çizmek kadar güç. Fakat Selim yazdı. Adres defterindeki düzgün yazısına hiç benzemeyen bir yazıyla karanlık satırlar doldurdu.

 Tutunamayanlar

11/24/2011

Sizin hiç Baba'nız öldü mü?




Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

11/22/2011

Biz burda Devrim yapıyoruz sinyorita




insanlık, son yüzyılda, en az tanrı kadar iyi bir masal daha üretti: neo-liberalizmin
yeryüzünün yapabileceği en iyi şey olduğuna dair bir masal bu. başka hangi yüzyılda
krallar, daha az kişinin daha çok yiyeceği, daha çok kişinin aç kalarak öleceğini ve
herkes için en iyisinin bu olduğunu söylese bu kadar geniş bir tebayı inandırabilirlerdi
kendine? hangi kral, "gökyüzünün ve yeryüzünün tüm renklerini yok olana kadar somuracağız
maviyi ve yeşili. doğanın kusmuklarından çiklet ve deodorant yapacağız," dese, hangi
çılgın teba sevinçle koşarda çikletlerle deodorantları almaya? "asyalı çocukları tuvalete
bile gitmelerini yasaklayarak çalıştıracağız ve onların küçük elleriyle yaptıkları
plastik oyuncakları hazır yemek zincirlerinde dünyanın dört bir yerinde hediye olarak,
zehirli "çocuk menüleriyle" birlikte başka çocuklara vereceğiz. böylece doğu'daki ve
batı'daki çocukların aynı anda canına okuyacağız" dese krallar, hangi cahil ortaçağ
insanı inanırdı buna? başka ne diyor krallar?

bir kıtanın bütün güzel küçük kızlarını alıp para karşılığı tecavüze uğramaları için
gemilere bindirip başka memleketlere göndereceğiz!

geri kalan erkeklere birbirlerini öldürmeleri için eski masalları hatırlatacağız.
"kimlik" ve "inanç" diye iki karışmış yumağı önlerine atacağız ve onları bu yumakların
olmayan ucunu bulmaya çalışırken gerek duydukları silahları, kurşunları biz onlara
satacağız.

güney'i öyle sersemleteceğiz ve öyle susturacağız ki iyice sersemleyip gövdelerine
bombalar bağlayıp şehir merkezlerinde patlayacak insanlar. biz bu arada fabrika
gemilerimizle kendimize ucuz işçi aramak için ülke ülke dolaşacağız. hangi ülkenin
zenginleri bizi açlardan korumak için daha çok silah ve vicdansızlığa sahipse orada
konaklayıp emeceğiz zenginlikler bitince "bay bay!" deyip çekip gideceğiz. ha, belki
geride bizden hatıra olsun diye ufak tefek toplumsal sorumluluk projeleri bırakacağız.
diyelim nijerya'da toprağın canını emip, buna karşı çıkanları astırıp arkasından bir
çocuk parkı yapacağız.

ortadoğu'nun kalbini duvarla ikiye ayıracağız. duvar işi tutarsa bu fikri amerika
kıtalarına taşıyacağız.

batı'da insanların yapılanlardan vicdan azabı duymasın diye yeni filmler üreteceğiz
durmadan. kötü adamları vampirlerden ve şeytanlardan tutacağız. gençler artık dünyayı
kurtarmak istemeyecekler çünkü kötülüğün, vampirler ve ufo'lardan geldiğine inanacaklar.
eski isyan hikâyelerini onlardan o kadar iyi saklayacağız ki yoksunluğun kaderleri
olduğuna başka bir şey bilmeyecekler. öfkelendikçe elerindeki "play station" düğmelerine
daha hızlı basıp hayali canavarları öldürecekler. yetmezse internetten silah ısmarlayıp,
kurşunlarını wall mart'tan alıp gidip okullarında asgari ücretle çalışan öğretmenlerini
vuracaklar. onlar öğretmenleri vurmazsa öğretmenler aklını oynatıp öğrencilerini
kurşunlayacaklar. bu arada hiçbir şey üretmeden sayılarla oynayanlar wall street'de,
öğretmenler ve öğrenciler için onlar hiç bilmeden karar verecekler. onlar karar vermeden
önce sabahları gelip askerler, ortadoğu'ya uzaktan attıkları bombaların çocukları
öldürdüğünü saklayarak borsanın başlangıç çanını çalacaklar.

gün akşam olacak, avrupa'nın arka sokaklarında "kâğıtsız" ve "kayıtsız" adamlar ve
kadınlar, nelerini satsalar sabaha bir çörek parası kazanacaklarını düşünecekler. en çok
kamyonların arkasından gelen ve yeni kâğıtsız ve kayıtsız adamlardan ve kadınlardan, yani
kendilerinden de ucuz olandan nefret edecekler. gölge gibi büyüyecek kalabalıklar
sokaklarda. çünkü sistemin güneşi battıkça uzayacak yoksulluğun gölgesi. bütün avrupa
kapkara bir buluta benzeyen yoksulluk gölgesiyle karanlıkta kalana kadar sürecek bu.
sonra bir gün paris'in arka sokaklarında gölgelerin arasında bir patlama duyulacak, bir
araba yanacak. büyük isyan için geri sayım başlayacak.

bütün bunlar olurken, bütün bunlar geçip giderken yerin yüzünden, karın kaslarımızın
düzleşmesi için yeni aletler icat edilecek ve victoria's secret defilesi için yeni
seçmeler yapılacak. güzellik yarışmalarında kızlar insanlara yardım etmekten söz edecek
ve dünya barışından: ama yine de en güzel memelisi birinci gelecek. araba ve kot pantolon
reklâmlarında icat edilecek hayat sloganları. giderek daha büyük kalabalıklar,
içlerindeki sıkıntıdan nike ayakkabı giyerek kurtulabileceğine inanacak. kadınların
dudakları kolajenle şişerken, erkekler, içinden ferrari'ler geçen hayaller için bir araya
gelecekler sadece. çocuklarımızı göndermek için en iyi okulları bulmaya çalışacağız ve bu
okulların hiç biri çocuklara ağaçların isimlerini öğretemeyecek, bir simidi tam ikiye
bölerek paylaşmayı ve arka sıralarda oturan bahtsızlarla dayanışmayı. arada birkaç tane
üretim hatası çıkarsa, bir çocuğun aklına bütün bunların yanlış olduğu takılıverirse
onların da icabına, zamanı gelince hapishanelerimiz bakacak. hapishanelerimiz
kıymalaştırılamamış genç insanları sadece atm'lerden para çekebilen yaratıklara
dönüştürene kadar işkence edecek. işkenceden bir sonuç alamazsa bazı mahkûmlar "sabuna
basıp kayıp düşecek". ölenler hesabı sorulamayacak kadar çoğalacak. hesap sormak
isteyenler aç kalmakla tehdit edilecek. sonunda ekranda kolları ve bacakları olmayan bir
çocuk göreceksiniz zenginlerin bombalarıyla yok edilmiş bir çocuk çıkıp o zenginlerden
takma kol ve bacak alacak. dünya ağlarken izlediklerine, reklâmlar girecek. en sonunda
bütün bunların yeniden başlaması için bir reklâm arası verilecek. reklâmlar bitince... ne
demiştik en başta? krallar yeniden konuşmaya başlayacak. konuştuklarında en çok bütün
bunların insanlığın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söyleyecek krallar. biz başka
bütün hayat seçeneklerinin hayal olduğuna inanacağız bu keşmekeşin içinde. ya
ulaşılamayacak kadar güzel ya güzel olamayacak kadar masalsı.

11/19/2011

Varoluşçu bir aşk hikayesi



Mutsuz insanlar hayatlarını değiştirmek isterler ama cesaretleri yoktur. Değişmek seçmeyi, seçmekse özgür iradeyi şart koşar çünkü. Bir de tabii değişimin önceden kestirilemeyecek sonuçlarını göze almayı…

Cesaretsizlikleri yüzünden mutsuz olanların temel çelişkileri şudur: Kendilerini oyalamayı şaşırtıcı bir biçimde herkesten iyi bilirler. Tek bir güne seksen faaliyet sığdırarak asıl yapmaları gereken şeyi erteleyip dururlar.

Öyle olur, evet. İnsan, değişmek arzusu ile güvenlik ihtiyacı arasında çıkan amansız çatışmada sığınabileceği bir korunaklı köşe bulur muhakkak.

Oyalanmanın yolları sınırsızdır. En kuvvetli ‘unutturucu’ çalışmaktır ama başka etkili unutturucular da vardır… Yürümek, yemek, içmek, telefonda saatlerce konuşmak, film seyretmek, internette dolanmak, alışverişe çıkıp giyilmeden gardırobun derinliklerine gömülecek şeyler satın almak, gece yarısı konserlerinde karanlığa sığınmak…

Hepsi cesaret toplamak için. Ya da yalana ne gerek var, korkuları konformizmin güvenli kollarında unutmak için…

‘Ateş Karınlı’ diye bir kitap var elimde, J. C. Michaels yazmış. Bildiğimiz ‘Kurbağa Prens’in harikulade bir versiyonu; ilk yarısı çocuklara, ikinci yarısı yetişkinlere seslenen bir ‘melez’ kitap. Kahramanı, evcil bir hayvan olarak rahat bir hayat sürmekle vahşi doğada tekinsiz maceralara atılmak arasında seçim yapmaya çalışan bir kurbağa.

Caroline adlı küçük bir kız tarafından ‘seçilen’ kırmızı karınlı kurbağa, günün birinde kızı terk edip, tehlikelerle dolu bir dünyada karşısına çıkabilecek bütün seçenekleri tanımak ve bağımsızlığının tadını çıkarmak uğruna uzaklara gidiyor. Gelin görün ki; her seçim bir sonrakini çağırır… Ateş Karınlı’ya da öyle oluyor. Yani artık sahip olduğu tek kıymetli şeyi, özgürlüğünü gözden çıkarabileceği bir başka küçük kıza rastlıyor.

Caroline’i terk etmesi, Sokrates’in ‘Kendini tanı’ düşüncesinin bir sonucu. Çünkü doğası ona bir kurbağa olduğunu hatırlatıyor hep. Uzak diyarları keşfetmeye, uzun saplı bitkilerle çevrili göllerde yüzmeye, zıp zıp zıplayarak avlanmaya bayılıyor. Hangi cırcır böceğini yiyeceğine ya da hangi nilüfer yaprağının üzerinde uyuyacağına kendi karar veriyor: “Yediğimin tadını beğenmezsem, onu tükürüp atarım. Nilüfer yaprağı rahat değilse başka bir tane bulurum. Bu tür seçimler beni oyalar, mutlu eder, şaşırtır ve kendimi iyi hissetmemi sağlar.”

Şefkate ihtiyaç duyan kalbi kırık Claire’in yanında olmak uğruna bağımsızlığını feda etmesi ise Sartre’ın ‘Kendini yarat’ düşüncesinin sonucu. Çünkü yaradılıştan sahip olduğu özellikleri reddedip yeni bir varoluş ediniyor kendine. Bu öylesine bir seçim değil, onu değiştirecek, kim olduğunu belirleyecek mühim bir karar: “Bu seçimden sonra artık önceden olduğum gibi bir kurbağa olmayacağım. Rengim, şeklim değişmeyecek. Yine oradan oraya zıplayacağım, yine ‘cırcır böceği kaç, kurbağa zıpla’ oyunu oynayacağım. Fakat iyice yakından bakarsanız eğer, derimin değiştiğini göreceksiniz.”

Üstelik Ateş Karınlı bu seçimi yaparken, Claire’in onu sonsuza dek yanında isteyeceğine dair en küçük bir bilgiye bile sahip değil. Bir kurbağanın derisine dokunmak kızın içini bulandırabilir. Onu camdan fırlatabilir, hatta hainlik edip arabasıyla üstünden geçebilir. En kötüsü, ona kayıtsız kalabilir… Aşk bu, her şey mümkün.

Lakin hayatta ve aşkta, ürktüğümüz şeyleri göze almanın, seçimimizi şüphelerimize rağmen yapmanın adı değil mi zaten cesaret?

Gülenay Börekçi

Kaynak ; Egoist okur

11/18/2011

River of sorrow - Antony & The Johnsons

     


bir daha elimden tutun bütün sözcükler
gideriz hep bilmeden
yazmak ki geriye dönmektir
taşlar sürünüp gitmeyi kurar..

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu




“Başlamak. Bunu söyleyen sensin, Ludmilla. Ama bir hikayenin kesin olarak başladığı an nasıl saptanabilir? Her şey zaten daha önce başlamıştı, her romanın ilk sayfasının ilk satırı daha önceden kitabın dışında zaten olmuş bir şeyden söz eder. Ya da gerçek hikaye on ya da yüz sayfa sonra başlayan hikayedir, ondan önceki her şey yalnızca bir öndeyiştir. İnsan bireylerinin hayatları tek, kesintisiz bir öykü örgüsü oluşturur, bu örgü içindeki her şeyden bağımsız olarak bir anlamı bulunan bir yaşama parçasını -örneğin, iki insanın, her ikisinin de yazgılarını etkileyecek karşılaşmasını- yalıtma konusunda anlatılacak her adımda, her iki insanın da kendisiyle birlikte birtakım olaylar, çevreler, başka insanlarla dokunmuş bir örgü getirdiği ve bu karşılaşma sonucunda onların ortak hikayesinden kopup ayrılacak başka hikayeler çıkacağı unutulmamalı.”

Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

Siddhartha



Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di.

Kurtulmak, alt etmek istediğim şey Ben’di. Ama alt edemedim, sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizlendim. Doğrusu, dünyada benim bu Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok. Ben’in bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden, bir tek nedenden kaynaklanıyor: kendimden korkuyordum çünkü kendimden kaçıyordum! Atman’ı, yaşamı, tanrısal’ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum. Bundan böyle kendimi öldürüp, kendimi parçalara ayırıp da yıkıntılarn ardında bir giz aramaya kalkmayacağım. Bundan böyle kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimi tanımaya, Siddhartha’nın gizinin tanıyıp öğrenmeye çalışacağım..

Amaç ve töz nesnelerin arasında bir yerde değil, onların içinde, herşeydedir.. Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Artık uyandım, ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi..

Hermann Hesse, Siddhartha

Göç



Verdi kendini senin eline:
bir sen, ölemeyen,
bütün benlerin kendine geldiği. Geçiyor
sözsüz sesler çepeçevre, boş biçimler, her şey
girdi onların içine, karışmış
ve ayrışmış
ve yeniden
karışmış.

Ve sayılar
örülmüştü
sayılamayanla birlikte. Bir ve bin ve
öncesi ve sonrası
kendinden büyük olan, küçük olan, dışa
dönmüş ve geriye ve ileriye
dönüşmüş
tomurcuklanan hiçbir zamana.

Unutulan attı elini
unutulacağa, yerparçası, yürekparçası
yüzdüler,
battılar ve yüzdüler. Kolumbus,
zaman-
sız gözünde, ana-
çiçek,
katletti serenleri ve yelkenleri. Her şey gitti açığa,

özgür,
arayıcı,
soldu rüzgar gülü, yapraklarını
döktü, bir dünya denizi
çiçeklendi tepeleme ve açık, kara ışığında
yabanıl dümen çizgilerinin. Lahitlerde,
kültestilerinde, tabutlarda,
uyandı o küçük çocuklar
Yeşim, Akik, Ametist —halklar,
kavimler ve aşiretler, bir kör

O l s u n

bağladı kendini
yılan kafalı özgür
halata—: bir
düğüm
(ve karşı ve karşıt ve ters ve ikiz ve bin-
lerce düğüm), üstünde,
perhiz gecesi gözlü batının
sansar yıldızlarını uçurumda
hece-, hece-, hece-
lediği, lediği.

*********************************

Yanık İzi

Uyumuyorduk artık, çünkü zemberekleri arasında yatıyorduk

hüznün
ve büküyorduk göstergeleri çomaklar gibi,
ve fırlayıp kamçılıyorlardı zamanı kan çıkasıya,
ve söylüyordun büyüyen alacakaranlığı,
ve oniki kez sen dedim sözlerinin gecesine,
ve açıldı, açık kaldı,
ve bir gözü koydum onun rahmine, doladım ötekine senin

saçlarını
ve uzattım ikisi arasında fitili, açık damarı
ve bir genç şimşek yaklaştı yüzerek.

Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin, o uzanır güle.

Onundur yaprağı ve dikeni
onun tabağına koyar gül ışığı,
onun bardağını doldurur gül nefesle,
ona hışırdar sevginin gölgeleri.

Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin ve fırlatır

havaya:

o ıskalamaz,
o vurur taşı taşla,
ona seslenir kan saatin içinden,
onun elinden vurup atar zamanı saati:
o daha güzel toplarla oynayabilir artık
ve söyleyebilir seni ve beni.

Paul (Brandmal) Celan, Neredeyse Yaşayacaktın

Dünya Aktüel, 2005, (Çv. Oruç Aruoba)

Veil



Benim hakkımda bir yargıya varmadan önce beni bilmek, beni biraz tanimak ve ölçülü yaratılmış bir kişiden bugünkü ben olan garip insanı hangi koşulların ortaya çıkarabilmiş bulunduğunu bilmek gerekir. Kabul edin ki, biz kalıtsal eğilimlerimizin oluşturduğu iki öge ve etkenin, ya da dünya sahnesine çıkarken getirdiğimiz sermayenin ve kendisine değen her etkiyi alıp koruyan plastik bir madde gibi bizi biçimlendiren ve bize varlık, nitelik veren hayat koşullarının, rastlantılarının ürünüyüz.

Dostum, bugün insanlar çok daha akıllı ve daha pratiktirler. Bir adam olmadan önce, bir tür adam ya da özel bir hayvan olmaya çalışılıyor. Herşey hakkında kişisel durumla ilişkili görüşler ya da incelemesiz kabul olunmuş fikirler edinilmeye çalışılıyor; belirli bir topluma ve dünyaya giriliyor; onun fikirleri kabul ediliyor. Böylelikle içinde yaşadığınız çevreye uyan bir tür zihin şekli, başka bir deyişle bir budalalık türü ediniyorsunuz, sizi anlıyorlar; siz başkalarını anlıyorsunuz, böylelikle onlarla özel bir birleşmeye giriyorsunuz ve gerçekten topluluklarının bir ögesi oluyorsunuz. İnsan kendini banker, mühendis, kalem memuru, bakkal, asker.. ne bileyim, bir şey yapıyor, ama insan hiç olmazsa bir şey oluyor, bir şeye benziyor, insanın başı belli bir yerde oluyor. İnsan hiçbir şeyden kuşkulanmıyor; yerine getirilmesi gereken görevler tümüyle belirlenip çizilmiş bir davranış biçimine yöneliyor. Felsefe, din, siyaset alanlarında uygarlık duyabileceği kuşkular çocukça ve namuslu uygarlık nezaketleri bunları doldurmaya hazırdır. Böylece önemsiz şeyler için üzüntü çekmiyorsunuz. Uygarlık bütün zamanınızı alıyor; bütün toplumsal makinenin binbir çarkı sizi yakalıyor; mesafe içinde çalkalanıyorsunuz; yaşlılık sayesinde de zaman geçince sersem düşüyorsunuz; kendiniz kadar ahmak çocuklare yapıyorsunuz.

Pierre Loti, Âziyade
  Sf. 99-101

Kutsal kitap



Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli. Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itinayla hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiçbir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üstte koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve altta kalanları, bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçimi yaralar meydana gelir. Kaba taşıyıcılar da onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı?

Satıcılar da gelişigüzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitabı överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satmamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları. Bir zamanlar Selim, Balkanların ve Ortadoğu´nun en hassa okuyucusu olmakla övünürdü. Bu çeşit okuyucular daha kapıdan içeri girer girmez sonsuz bir hürriyet havası duymalıdırlar. Kitapları serbestçe koklayarak başıboş dolaşabilmelidir. Oysa bu cahil kitapçılar hemen yanına yaklaşır, tüyler ürpertici kitap adları sayarlar. Kendi akıllarınca müşteriye yararlı olmak isterler. Ne gibi bir kitap istediğinizi sorarlar size: polisiye bir şey mi olsun, yoksa bir aşk romanı mı? Bazı kitapları insanın burnuna sokarak, bunların çok tutulduğunu, herkesin satın aldığını söyleyerek baskı yaparlar. Oysa bu okuyucular, kaçmak için küçük bir bahaneye bakarlar: uçup giderler hemen. Bu az bulunur kuşların çekingenliğini hep yanlış yorumlarlar aptal kitapçılar. İşte, derler, ne istediğini bilmeyen bir müşteri daha. “Aşkın Günahları”nı sattım gitti. Olmazsa, “Gece Kokan Cinayet”i yuttururum. Bu “iyi” kitapları uzatmakla, zavallılara nasıl hakaret ettiklerini bilmezler. İnsan bazı kitapçıları kapıda görünce, onların bekleyişinden korkar da içeri adımını atmaz.

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Sayfa: 576/ 577

11/11/2011

Duru zamanlar / Kıvanç Someren - Aklım Hep Sende



 aşk ki küçük dağ köyleridir
diyordum, yüzünle çıktığım.


karamela



Yanık şekerim sert, hayatsa daha berbat,
İkisinin de aynı kağıttan çıktığını unuturdum
Unutmasına da, ben tuttum birini sevdim,
Hayatı nasıl sevdiysem onu da öyle sevdim:
Tarçın Kokulu Kız, Carmen, Ay Carmela...
O nane likörüne bayılırdı ama, ben onu
Sıcacık bir kahvenin dumanına benzettim,
O da beni birine benzetmiş olmalı ki, tuttu
Aşk derdine düştü, şimdiyse terketme sevdasında!
Aşk dünyaya bizden önce gelmiş de erkenden
Açmış gibi dükkanını, onun kokusuyla tanıdım
Aktarları, acı sözlerini aşkın tuzu biberi saydım,
Onun huylarıyla karşılaştım eski tuhafiyelerde:
Aynalı Pasaj, Bonmarşe ve Altın Düğme...
Biri birine uymayan binbir huy, binbir çeşit,
Bir dükkana rastladım duvar taş, kapı kilit,
Ne tatlı sözlerim açabildi ne iyi huylu şiirim,
Karamela dükkanı olduğunu en sonunda öğrendim!
Şimdi yanık şekerim sert, hayat ondan da dert,
Ben zaten tiryakiyim, ayrılık aşktan da berbat!

Ah karamela şekerim, aşk tatlı da insanlar berbat!

Jurnal


Anlayacak mı? Kim neyi? Sen kendini anlıyor musun?... Aç uzviyetinin sesini yükseltmek istedikçe gırtlağına sarıldın. Kalbinin konuşacak hali mi var?..

Kopmaktan korkuyorsun. Yapıştığı kayadan sökülmek istemeyen midyenin korkusu, mahallesinden uzaklaşınca kuyruğunu bacakları arasına alan köpeğin korkusu… Ama yaşamak kopmak demek, doğum da bir kopuş, bir parçalanış… Sanatı da, tarihi de yürüyenler halketti…

Gurbete çıkan adam… Gurbet bazen odası insanın, bazen vücudu, bazen… Nereye?... Kendini bir ırmağın sularına bırakan kayık hangi okyanusa açılacağını bilir mi?... Kayığı suya salan kendi iradesi mi zaten?.. Oyun yazılmış. İte kaka çıkarıldığımız sahnede görülmeyen bir suflörün fısıldadığı kelimeleri tekrarlamaya, manalandırmaya çalışıyoruz. Vazife ahlakı!... Senin kendine karşı hiç vazifen yok mu?.. Bhagavad doğru söylüyor belki. Belki hikmet-i vücudumuz, ezelden beri devam eden bir oyunda bizden bekleneni, kızmadan, sevinmeden yapıp göçmek. Ama bizden beklenen ne?...

Değer levhasının her gün yeniden yazılıp bozulduğu bir çağda hareketlerimizi, yöneltecek kıstas nerede?... Aile?.. Aile var mı?.. Nasıl aile?.. Tesadüfen bir araya gelmiş insanlar topluluğu, bir tren kompartımanında karşılaşmışlar…

Emerson, fikir adamı kendini egoizmle zırhlamalı, diyor. Evet, cemiyet bir sümüklüböcek gibi ezer seni, zırhlı değilsen. Annen ezer, kardeşin ezer, çocuğun ezer… Neden başkalarından farklısın?.. Hem farklı, hem zayıf. İki büyük cinayet… Peki Emerson, bize ‘fikir adamı’ hilati giydirecek hangi makam?.. Raskolnikof faciası, alnını, bir şeyler var içinde diye yumruklayan bir hayalpereste soğuk terler döktürecek kadar korkunç… Elbette yaşamak öldürmek demek her adımımızda bir takım canlara kıyıyoruz… Ölmek ve öldürmek…

Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan. Halbuki bizden edebiyete kalacak bu çığlık… Sevinç çığlığı, azap çığlığı, merhamet çığlığı…

Zavallı midye!.. Seni kayandan söken iraden mi sanıyorsun?.. İsyan vahim, tevekkül güç… Ama isyansız tarih olmaz, bütün dinler, bütün felsefeler bunu haykırıyor. İblis’in isyanı, Promete’nin isyanı… Neden tevekkül güç?... Ve Allah insanı yarattıktan sonra istirahate çekildi, insana yükledi vazifelerini, hilkatin son şaheseri insana… Yaratmak daima bütünün parçalanması… Tanrı kainatla sınırlandırdı kendini ve her varlıkta bir kere parçalandı. İnsan da öyle…

Nietzsche haklı. Kanla yazılan yazılar yaşıyor. Ne kanı?.. Çocuk kan içinde doğuyor, milletlerin beşiği kan, Kapitol’ün harcında kan. Kalbin kanayacak ki yaratabilesin… Ne Luther bir kavga adamı idi, ne Gandi… Meçhul bir dalga umulmadık kıyılara sürüklüyor kayığımızı…

Sen istiyorsun ki, kucağında yaşadığın dünya hep aynı kalsın, havan aynı, suyun aynı, dekorun aynı… Bu mümkün mü?... Mümkün değil, çünkü hayatın kanunu değişmek. Zaten zindanın da yeni pencereler açılmazsa boğulmaz mısın?... Beni bulmamış olsaydın aramazdın diyor Tanrı… Kendini erkeğe teslim eden bir bakirenin korkusu. Meçhul karşısında duyulan ürperti. Ama her meselenin muayyen hal yolları var?... Ve sfenks sorularını cevapsız bırakanları parçalar…


Cemil Meriç Jurnal 12.01.1963

Yeni Bir Hayat'ın Acı Alayı..




Kendi içimize mıhlanmış olduğumuzdan, doğuştan gelen ümitsizliğimizin çizdiği yoldan ayrılma melekemiz yoktur... Hayat bizim ortamımız değil diye, kendimizi hayattan muaf mı tutturalım?... Var olmama belgesi veren kimse yoktur...Soluk almada sebat etmek, havanın dudaklarımızı yaktığını hissetmek, temenni etmediğimiz bir gerçekliğin bağrında pişmanlıkları biriktirmek ve mahvımıza sebep olan derte bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundyızdır... Zamanın her anı üzerimize bir hançer gibi atıldığı, arzuların ayarttığı tenimiz taşlaşmayı reddettiği vakit, bahtımıza eklenecek tek bir anla bile nasıl yüz yüze gelebiliriz?... Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?...

Şu ki, geçmiş yıkımlarına bir göz atan bütün insanlar "gelmekte olan bütün yıkımlardan kaçınabilmek için" kökten yeni bir şeye başlayabilme gücünde olduklarını hayal ederler... Kendi kendilerine görkemli bir vaatte bulunur ve kaderin onları batırdığı o vasat uçurumdan çıkartacak bir mucize beklerler... Ama hiçbir şey olmaz... Herkes aynı olmaya devam eder; sadece hepsine damgasını vurmuş olan o düşkünlük temayülünün sivrilmesiyle değişirler... Etrafımızda yoğunluğu azalmış ilham ve çoşkulardan başka birşey görmeyiz: Her insan her şeyi vaat eder; ama her insan kıvılcımın dayanıksızlığını ve hayattaki deha noksanlığını öğrenmek için yaşar... Bir varoluşun aslına uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir... Oluşumuzun çiçeklenmesi : Muzaffer görünümlü olup, başarısızlığa götüren yol... Yeteneklerimizin serpilmesi : Kangrenimizin kamuflajı... Güneşin altında leşlerle dolu bir bahar hüküm sürmektedir; bizzat güzellik, tomurcuklarının içinde şişinen ölüm den başka birşey değildir...

Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir yeni hayat görmedim şimdiye kadar... Her insan zamanın içinde ilerleyip, bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm...

Karanlığı Kucakla..




Tanrı karmaşadır
Deliliktir Tanrı

Sürekli huzurlu olmak
Sürekli yaşamaktır ölümü

Acı öldürebilir ya da
Hayata tahammül gücü verir
Ama huzur hep korkunçtur
En kötü şeydir huzur
Yürümek
Konuşmak
Gülümsemek
Varmış gibi yapmak.

Kaldırımları
Oruspuları,
İhaneti,
Elmadaki kurtu,
Demir parmaklıkları, hapishaneleri
Aşıkların intiharlarını
Unutma.

Burda, Amerika’da
Bir başkana ve kardeşine suikast düzenledik,
Bir diğeri ayrılmak zorunda kaldı.

Siyasete inananlar
Tanrı’ya inananlardan farksızdırlar:
Kırık kamışlarla rüzgar emiyorlar.

Tanrı yok
Siyaset yok
Huzur yok
Aşk yok
Denetim yok
Plan yok

Tanrı’dan uzak durun
Ve huzursuz olun

Kayın.

Charles Bukowski

Sarhoş Çal Piyanoyu

11/09/2011

Geleceğini Biliyordum


bir,
iki,
üç,
dört,
beş…
altı değil…
hayat; benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun
Seni dünden daha çok seviyorum.
Dünden daha mı çok yalnızım? Buraya hiç kar yağmayacakmış. Sırf bu yüzden geri dönebilirim. Ama önce gidilecek daha çok yer bulmalıyım: Şehirden daha başka yerler varmış kuzeyde. Beyaz kumsalların olduğu bir sahilin adı geçti. Bir kaç gün sonra ordayım.
Artık, girmek istemiyorum şehrin içine. Her dönüşümde, yüzüm sargısından yeni çıkmış bir kazazedenin yüzü gibi yansıyor camda. Otel param bitti. En komiği, kütüphane tarafından reddedildim. Kapıdaki görevli içeri giremeyeceğimi, belgelerimi görmek istediğini söyledi. Defterlerim hep ıslanıyor ve onlardan başka belgem yok. Varlığımın bütün ıspatı olan o defterleri ona göstermedim; çünkü, bana defterlerim yüzünden aşık olmazdı; ama, sebebi bu da değil şehre gitmeyişimin.
Sebebi hiç biri değil. Göğsümüzdeki levha, alnımızdaki sis ve ürkek el yazısı bile değil. Çünkü, o hakiki, yapışmayan hüznü çok az insanda gördüm. Ve o insanları bu şehirde bulamıyorum.
Şehirdeyken, yalnızlığımla, ormandaki gibi değilim. Burun buruna. Soluk alarak. Okuyup yazarak, herkesin uyuduğu saatleri bekleyerek yaşıyorum ormanı. Oysa, yalnızlığımı zehirliyor şehir. Senin yalnızlığın nerde? Beni, uzak ülkelerin birinden seyahat etmek için gelen bohem bir prens olduğuma ikna ediyor. Yani, 21. yy çöplerine yaptığı gibi yeniden dönüştürüyor ve ucuzlaştırıyor. Senin yalnızlığın nerde? Kendi açmadığım kapılardan geçip duvarlara listelenmiş bilmediğim kahvelerden içerken ve sigara hiç sönmezken, yüzümün küskünlüğünü unutturuyor. Yüzüm küskün, ama altına yapmış çocuk gibi görünüyor aynada. Anlamıyorum bunu da. Çok saçma. Saygıyı sunuyorlar. Yemeklere kattıkları sarımsak sosu gibi. Dökülerek eğiliyorlar önümde. Utancımı öldürüyorlar. Yeni aldığım ceketin gece ışıklarıyla parlayan fermuarına kaçamak bakıyorlar. Bu hoşuma gitmişti ama sıkıldım. Buddha’nın sarayındaki hizmetkarların yaptığı gibi, bana unutturmaya çalışıyorlar yalnızlığımı. Dudaklarını öpmem için ısırıyorlar, ama öpüşmek için gereken Yakınip duruyorum. Çünkü, yüzümün kirini parmaklarıyla temizledikten sonra, onlara para verdim. Ama bitti. Yüzümün kiri kalmazsa kim inanır onlara küstüğüme? Bir zamanlar, kirli çocukları sevdiğimi kendime nasıl yazabilirim. Benim yalnızlığım sende.
Çünkü aynı şehir, gece çöktüğü zaman, şekerli ağzıyla acımı emmeye çalışıyor. ellerimle itiyorum,
Ve hangi filmin yıldızı olduğumu soruyorum onlara… dillerini bilmediğim için anlamadığım kadar çok soruyorum. Sevdiğim filmleri bilen birini bulana dek bunu yapacağım. Bilmediğim ve seveceğim bütün filmlerin sende olduğunu hatırladığımda, ormanda, aynalı bir mağaraya benzeyen otel odasında, ‘Neden şehre döneyim?’ diye soruyorum. Ne kadar yalnızsam o kadar çok sevebileceğim filmler hala var biliyorum.
O filmler, şarkılar ve kitaplar kadar uzun olan geceler.
Seninle. Vazgeçemeyeceğim.
Sözler.
İki kişilik silinemez mutsuzluklar ve onları unutturan mutluluk. Bize birbirimizi unutturan mutluluk… hiç birbirimizi unutarak seviştik mi sözle diye sormadığım senle. Bir de sanki, başka bir çağı yaşıyorum.
yollarda,
yanımdaydın; ve birbirimizi özlemeden yan yana durduğumuz halde seni unutmadım.
Aşık olabilir miyim sana. Hiç bir fikrim yok. Yalnızca hayallerim var.
Sen bana bakmaya utanmaktan daha güzelini yaptın- sana bakmamdan utandın.
İnsan güzelliğinden mahcup olunca daha mı güzel olur: penceredeki yansımama bakmıyorum, ….en güzel yerim gözlerim, ama onları sensiz görmek istemiyorum. Çünkü, sana yazıyorum.
Her akşam, yemeğe giderken yanından geçtiğim akasya ağacına bakıyorum.
Akasya ağacından kuru yaprakların üzerine atladığımda öleceğim aklıma gelmiyor.
Yaşamak için kollarımı açmak, tutunmamak gibi.
Yaşama tutunanları değil, onu devirenleri sevdiğim için yalnız sana yazıyorum.
Akasya ağaçları inanamayacağın kadar uzun burada. İşte seni bu yüzden seviyorum. Bir de, onu devirirken bana sarıldığın için.
Beni devirirken, ona.
Elini hayatın kalbine bastırdığın için. Ve izini bana gösterdiğinde okuyabildiğimi bildiğinden.
Bir gün hastalanırsam, delirdiğim bir gece, resminle iyileşeceğimi biliyorum. Peki ya sen?
Kim daha fazlasını biliyor?
Hangimizin özlemi daha büyük? Kim bu gece tuvalette şarkı söylecek?
Peki Neden kızıyorum sana? Herkesi affederim ama sende zorlanıyorum…… diyorum.
Her sessizliğim için mi? Senden, çok öğrendiğim ve öğrenmekten nefret ettiğim için mi: yalnızlığımı korumak için. Sen yalnızlığımın en güzel tehdidisin. Ve derenin en güzel okyanusu.
Palavra. Palavra.
Tüm bu şairler neden kokuşmuş geliyorlar bana:
Homer okuyorum. Babaları bana çok şey anlatıyor herkesin. Annelerinden fazla.
Ne anlattığını yazmaya yerim yok.
Çünkü, şimdi seni yavaş yavaş aşkla karıştırıyorum.
Neden şaşırıyorum sana?
Sen varsın diye bulamadığım sözcükler yüzünden mi?…bilmiyorum…
Senden nasıl vazgeçerim, bana söylesene. ……………., vazgeçmek istiyordum. Herşeyden. Şimdi yine düşleyebiliyorum.
Çok basit, gözlerini kapa ve vazgeç… diyen sesin ensesi buzlu.
Dinler miyim – anlar mıyım?
Gene birbirine karıştırınca, ellerimi kulaklarıma yumdum.
Bu karıncalar tenimde ne arıyor: şeker mi?
Herkes uyurken içtiğim kahve- yine yasak İnternet.
Duam nerde?
Sigara hep az.
Tatlılığın içimi ısıtırken, kimbilir kimi ısırıyor…
Bana herşeyi yapmanı istiyorum.
Yazarak saklayabilirim seni. Bu gece bunu anladım. Kendime, bana saklanabilirsin. Ne olduğunu bilmediğim ve her zaman kollarımı açtığım bana. Gel! Sana sarılmak ve seni koklamak istiyorum. Hiç bir zaman kalbimi vereceğim kadar sevebileceğim bir sevgilim olmayacağını bildiğim için, sana asla sevgilim demedim, demem. Yalansızlığın kuraklığında gri giysili insanların ortasında ağlıyordum ve sen geldin. Bacaklarına döktüğün şarabın baş döndürücü yalanlarının en gizli rengiyle ilgilenmiyorum.
Hala arkadaşınım. Seni dudağından öpmedim.
Kalbinin yaralarından ağlayarak öptüm.
Tipkı o filmdeki gibi. Senin yakmaktan benim kesmekten hoşlandığım o film gibi.
Kalbimi keşfetmem için her gece bir parçasını daha saklandığı yerden çıkardığın kırmızı, siyah ve mavi gibi.
Boşluktan esen rüzgarın dalgalandırdığı sarı ve beyaz yelkenler gibi.
Sen uyurken, ben uzağa giderken, uyandığımda, sen yoksun diye dönmeyeceğim için. Sen her güzel tohuma kendi suyundan verdiğin için. Olmasaydın, her uyanışımda içimde yeni çiçeklerin açacağına nah inanırdım. Kendimi ölümden kusturarak nah uyanırdım.
Peki, sen beni yazarak saklayabilir misin şimdi?
Yazıyla bana açılabilir misin……. daha başka yerlerden beni işaretleyebilir misin?
“İçinden gelmeyeni bana yapma, bu beni de kirletir.” Bu doğru.
içimden gelmeyeni yapmıyorum. Seni temiz tutmak için.
Aşk, dostluk, nefret, kompleks, iftirha, günah, saplantı, masturbasyon, pamuk helva, dua, intihar, avuntu, uyuşturucu, uyku, .. hepsi birbirinden daha palavra.
Avcumun içine alip her gün yeniden şekillendirdiğim hayat sinemamda seyrediyorum seni.
Dünyanın en güzel kadını olduğuna inandığım kadar dünyanın tek yazarı olduğuma inanacak kadar kör.
Ulyssees’in ağzını elimle kapadım.
Çünkü Annem şimdi masal anlatsa uyurum.
Tasarlanmış ve beğeniye pazarlanmış bir sözüm bile yok senin için.
Naylon seviyorum. Ama, yırtılana kadar.
Oysa cam ve kristal, kırıldıktan sonra da gözümü alıyor.
Sen, Bu yüzden……… Camdan kalpli kristal kraliçe olmaya mahkumsun.
Öbür kalbini yırttığımda ağlamaya mahkum oluşum gibi.
Avcumun içi bir hapishane şimdi.
Ormanın yılanları yanıma yaklaşmaya korkuyor.
Ve ben adını fısıldıyorum.
Geleceğini biliyordum.