.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/02/2012

Ahlakın Doğal Tarihi Üzerine



Tek tek bilimlerin tarihi izlendiğinde, gelişmesi içinde en eski ve en genel sürecini anlamak için bir ipucu bulunabilir, bilgi ve tanımanın: Bu ikisinde de gelişmemiş hipotezler, uyduruklar, şu iyi ve boş ‘inanma” isteği, o güvenmeme ve sabır eksikliği ortaya çıkar önce, -

Duyumlarımız, ince, güvenilir, temkinli tanıma organı olmayı geç öğrenir, üstelik tümüyle de öğrenemez. Gözlerimiz verilen bir uyarıya, daha önce birçok kez oluşturulmuş imgeyi bir kez daha oluşturarak yanıt vermeyi, alışılmamış ve yeni olanın izlenimini yakalamaktan daha rahatlatıcı bulur: Sonuncu daha fazla kuvvet, daha fazla ahlaklılık gerektirir. Yeni bir şey işitmek zor ve acı vericidir kulağa; yabancı bir müziği kötü işitiriz. Başka bir dilde işitilen sesleri daha tanıdık, daha bildik sözcükler haline getirmeye kalkışı gönülsüzce: Örneğin, Alman arcu balistayı işittiğinde onu Armbrust’a çevirmiştir. Duyumlarımız yeniyi düşman ve itici bulurlar; en basit duyum sürecinde bile, korku, sevgi, nefret, edilgen tembellik duyguları gibi duygular egemendir. - Bugünkü okurun bir sayfadaki tek tek tüm sözcüklerden (heceler bir yana) çok azını okuduğu gibi - Yalnızca yirmi sözcük arasında gelişigüzel beşini seçiyor, bu beş sözcükten çıkartılabilecek anlamı “tahmin” ediyor -, bir ağacın, tam tamına, yaprakları, dalları, rengi, biçiminin olanca ayrıntısı göz önüne alındığında, çok azını görebiliyoruz; bir ağaç görüntüsü uyduruvermek çok daha kolayımıza gidiyor. En nadir yaşantılarımızın orta yerinde de aynı şeyi yapıyoruz: Yaşantımızın büyük bir bölümünü uyduruyoruz, kendimizi herhangi bir olup bitenin uydurukçusu olarak görmemek için pek zorlanmıyoruz. Bütün bunların anlamı: Temelde, ta başından beri, yalan söylemeye alışmışız. Ya da daha erdemli ve ikiyüzlü, kısaca daha hoş söylenirse: İnsan sandığından çok daha artisttir. - Canlı bir söyleşide sık sık konuştuğum insan yüzünün dile getirdiği düşünceyle öylesine açık ve ince bir biçimde belirlendiğini görürüm ya da yarattığı etkiye inanırım. Öyle olur ki, bu açıklık görmek yetimin gücünü çok aşar: Yüzünde kasların ince hareketlerini ve gözlerinin ifadesini uydurmak zorunda kalırım. Kim bilir belki de o kişi, tümüyle değişik bir yüz takınmıştı ya da hiç de öyle değildi.

Quidquid luce fuit, tenebris agit: Oysa, tersi de doğru. Düşlerdeki yaşantılarımız, bu yaşantılara çok sık sahip olduğumuzu varsayarsak, eninde sonunda o da “gerçekten” herhangi bir yaşantı gibi ruhumuzun tüm çekip çevirmesine aittirler. Onlardan dolayı daha zengin ya da daha yoksul, daha çok ya da daha az gereksinmelerimiz var; sonunda, ışıl işıl bir günde, uyanık ruhumuzun en sevinçli anlarında, biraz düşlerimizin alışkanlığıyla yönlendiriliyoruz. Diyelim ki, biri düşlerinde uçuyor, sonunda, düş görür görmez, gücünün ve uçma becerisinin, kendisinin bir ayrıcalığı, kendine özgü, imrenilecek bir şans gibi bilincine varıyor: Her çeşit yay ve açıyı küçük bir fiskeyle gerçekleştirebileceğine inanıyor; belli bir tanrısal hafifmeşrepliği duyuyor yüreğinde, “yukarı” gerilimsiz ve zorlanmadan, “aşağı” düşmeden, alçalmadan - ağılıksız! - Nasıl da sonunda, uyanık günündeki “mutluluk” sözcüğünün daha değişik bir renk ve belirlenme taşıdığını anlayamaz: “Coşkuyla yükselme”, şairlerin betimlediği, bu “uçma” ile karşılaştırıldığında yere bağımlı,kaslarımızla ilgili, zorlanmış, “ağır” gelecektir ona.

İnsanların farklılığı, yalnızca iyi bulduklarının çizelgelerindeki farklılıkta, yani, çabalamaya değer iyi anlayışlarında değil de, bir de az ya da çok değerli bütün ortaklaşa tanıdıkları iyilerin farklılığında, sıralanma düzenlerinin farklılığında gösterir kendini: - hatta bunlardan daha çok, iyi bir şeye sahip olup o şeyi, ele geçirmekten ne anladıklarında; kadınlarla ilgili olarak, örneğin, daha alçak gönüllü erkekler, kadın bedeninin sadece kullanımı cinsel hazzı, sahip olmanın ve ele geçirmenin yeterli ve doyurucu bir belirtisi olarak görürler. Bir diğer grup, daha bir kuşkulu, daha iddialı ele geçirme susuzluğuyla, “soru işaretini”, yalnızca böyle bir sahip olmanın görünüşü olarak görürler; daha ince denemeler yapmak isterler; her şeyden öte, kadının ona yalnızca kendini değil, ayrıca sahip olduğunu ya da olmayı istediğini verip vermediğini bilmek için-; ancak o zaman, kadın “ele geçirilmiş” olur. Bir üçüncü grup, sahip olma isteğinin ve güvensizliğin sonuna ulaşamaz bile, bir kadın kendini ona verdiğinde, bunu onun kendisi için değil de, kendi görüntüsü için yapıp yapmadığını sorar. Dibinden, ta en derinlerinden tanınmak ister, sevilebilmek için kendini keyfedilmeye bırakır.- Önce, sevgilisini tümüyle kendi mülkü gibi duyar; artık sevgilisi onun hakkında kendini aldatmaz olunca; onu, şeytanlığı, gizli doyumsuzluğun yanında, iyiliği, sabrı, manevi yanı için sevince. Diğer bir grup, bir halkı ele geçirmek ister: Bütün Cagliostro ve Catline yüksek sanatları bu amacı için onu uygundur. Bu diğeri daha ince ele geçirme susuzluğu içinde kendi kendine şunu der: “Ele geçirmenin olduğu yerde aldatma olmamalı!-, bir maskesinin insanların yüreklerini yönlendireceği düşüncesi onu kızdırır ve sabrını taşırır: “Öyleyse, haydi bilineyim, her şeyden öte kendimi bileyim!” Yardımsever, iyiliksever insanlar arasında hemen her zaman yardım bulur:
Sanki, örneğin, o yardımı ‘hak etmiş” de, tam onların “ yardımlarını istiyormuş gibi, aldığı bütün yardımların karşılığı olarak, onlara teşekkürünü, sadakatini, boyun eğmeyi kanıtlayacaktır, - bu düş gücü ile gereksinmesi onları sanki mallarıymış gibi göreceklerdir; yalnızca bu malları edinme isteğinden dolayı yardımsever ve iyiliksever olacaklardır. Biri, yardımlarında, onlardan önce davranır ya da yollarını keserse, kıskanırlar. İstemeye istemeye, ana ve babalar çocuklarını-, kendilerine benzer hale getirirler- buna “eğitim” deniyor-, hiçbir ana, yüreğinin derinliklerinde, doğurduğu çocuğun; kendi malı olduğundan kuşku duymaz; hiçbir baba çocuğun kavramlarına, değerlendirmelerine egemen olma hakkını tartışmaz. Evet, eskiden babaların yeni doğmuş çocuklarının yaşamasını ve ölümünü kararlaştırma gücü olağan bulunurdu. (Eski Almanlar arasında örneğin). Ve babalar gibi, öğretmenler, sınıflar, rahipler, prensler gözlerini kırpmadan her yeni insanı, yeni bir mal için fırsat olarak görüyorlar. Ve hep böyle sürüp gidiyor...

bölüm 193 / 194