.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/03/2011

"hayat benim icin iki eli cebinde uydurulan bir masaldı."




içtenlik : 
"beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler."
"elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. her ikisi birbirinden ayrı yaşıyorlardı. yaradılıştan amatördüm. iş olarak üstüme aldığım her şeyden çarçabuk sıkılıyordum."

sadelik:

"bana öyle geliyor ki, gördüklerimi ve işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir."

bilgi:

".... roma imparatorları, kırallar, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerdi. hatta osmanlı hükümdarlarının, vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerek. siz, farkında olmadan tarihin büyük bir sırrını, bir çeşit psikolojik mekanizmayı keşfettiniz."
"sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hulasa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetiyle benimseyen, yahut masanın üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bitesiye yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamaya ve düşünmeye alışır."

saate dair:

"saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!"
"ona göre işlemeyen, kırılmış, bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi."

soru işaretleri:

"ah o andaki sesim!nasıl tanıyordum o sesi ve hıçkıran bütün vücudu. ...... ..... korku... korku ve insan, korku ve insan tahlili, insanın insana hücumu. o hiç yere düşmanlık. fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? insan neyi anlatabilir?..

yaşama dair:

"bu daima böyledir. hadiseler kendiliğinden unutulmaz. onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima öbür hadiselerdir."
" araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeğe, hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız."
"hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız."

"halit ayarcı gülmemek için dudağını kıstı.

-inanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir.


artık bunalmıştım.


-bütün dediklerinizi yapıyorum.bu yetişmez mi?inanmaya ne lüzum var?


-hiçbir şey yapmayın,yalnız inanın.bize bu yeter.


halit ayarcı bu sefer gerçekten hiddetliydi:


-çünkü bana evvela inanç lazım.saf kalple bu işin doğruluğuna inanç.


siz çürümüş insansınız.eski ruhsunuz.hayata inanmayan insanla


çalışılmaz.tarih günün emrindedir.bütün mesele şuradan geliyor:


kendinizi zamanınızdan üstün görüyorsunuz.entellektüel gururu.


ben bütün hakikatleri bilirim,demek istiyorsunuz.hayır azizim,öyle bir


şey olamaz.bir insan bütün hakikatleri bilmez,bilemez."

"psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır."

"insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz."


"artık bütün mukavemetim kırılmıştı. neredeyse yalnız ona bakacak, ona şaşıracaktım. nasıl muhakeme esasında günlerce herkese şaşırdımsa, nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar! diye hayret ettimse...galiba bizi benzerlerimizi karşısında hergün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır."

"bir umuttur zaman
bir müphemdir zaman.
ilerledikçe gerileyen
hep yeniden başlayan
etmezseniz satlerinizi ayar
sizin de hayatınız kayar."

"aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde... fakat daima ödersiniz... hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz."

"en iyisi düşünmemekti. kaçmaktı. kendi içime kaçmak. fakat bir içim var mıydı? hatta ben var mıydım? ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi."

"bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer... ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum."

"- bak doktor! dedim. benim hiçbir şeyim yok. sadece talihsizim. başıma durmadan münasebetsiz işler gelir. bu talihsizlik daha beni nereye kadar götürecek, bilmiyorum. bu sefer de başıma manasız bir iş geldi. lüzumsuz yere konuştum. ağzımdan bir kelime çıktı. onun etrafında bütün bir masal uydurdular. mahvıma kadar gittiler. ben maalesef kendim başladığım bir yalanın kurbanıyım. bunu nasıl yaptım? niçin yaptım? bilmiyorum. fakat bu iş böyle...bir gevezelik...başka bir şey değil. belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız. fakat benimki başka türlü oldu. karımın, çocuklarımın hayatında, kendi hayatımda onun cezasını çekiyorum...anla beni! bana insanlar yüklendiler, başka bir şey yok ortada..."

"emine'nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. bir baskıdan kurtulmuştum. artık emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım. korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek, dört yanımı kaplayamayacaktı."

" politikadaki hürriyet bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açılan kapısıdır. (...) ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtların altında kaybolan bir nesne görmedim. kısa ömrümde yedi-sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. neyin? hürriyetin... bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde yedi-sekiz defa geldi. ve o geldi diye sevincimizden davul-zurna sokaklara fırladık. bu hürriyetin sımsıkı yakalayamadığımıza göre, demek ki kimsenin ona ihtiyacı yok."

"insanların saadet anlayışları da gariptir. kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. beylik sözüyle hayata hükmeder. fakat; kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. bütün telakkileri, hususi bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar..."

"içimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. bu korku değildi; acı değildi. ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu. böyle günlerden birinde idi. bir ara gözüm karşıdaki aynada kendi hayalime erişti. iki yanına asılmış paltoların arasında kendi yüzümü o kadar memnun ve biçare, o kadar zelil ve her tarafa sürüklenebilir, her şeye mukavemetsiz ve her şeyden istifa etmiş gördüm ki, bir an billurun beni kusacağını, kendi suratımı ayaklarımın ucuna fırlatacağını sandım. fakat hayır, hiç de böyle olmadı. ikinci, üçüncü bakışta da bu hayale de alıştım. her şey müsavi idi."

"belki de böyle değildi. işin aslında başka şeyler de vardı. bu adamları tamamiyle beğenmiyordum. aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. bir tipi gecesinde, ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgardan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak, bol gübre kokulu, atların tepişmesinin insan sesine, taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır, yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış, bu karışık ve yüklü havada ısınıyor, mesut oluyordum."

"hayri beyefendi, bizim hayri, sizin hayri, dalgın hayri... ne kadar çok hayri var. n'olur birkaçını yolda eksek. herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam."


                                                     

saatleri ayarlama enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar