.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

5/08/2012

Dede



Uzun beyaz entarisinin üzerine geçirdiği gri örgü yeleği, bembeyaz sakalı, sigaradan çatallaşmış sesiyle gözümün önünde beliriyor dede. Önce bir bacağını altına alıp sedire kuruluyor, Erzurum işi gümüş tabakasından sigarasını çıkarıp Eskişehir taşı ağızlığına takıyor, mangalın korunda bir süre tutup, tüttürerek ateşliyor sigarasını, derin bir nefes çekiyor, sonra rengi solmuş, feri kaçmış kirpiksiz gözlerini pencereye dikip uzun uzun ufka bakıyor. Bir sinema oynuyor sanki baktığı yerde. Çocukluğu, gençliği, orta yaşı, sevdalan, acılan, kavgalan hatta doğum öncesi ve ölüm sonrası... duyduktan, dinledikleri, o güne dek yaşadıkları hatta ölümden sonra da tadacaklanyla birlikte her ama her şey ufka gerilmiş bir perdede akmakta.

"Bizim aşiret, Osmanlı'dan beri devletine bağlıdır, bunu iyi bilesin, canım ciğerim Zelha kızım, taa Malazgirt savaşına dayanır Türklerle beraberliğimiz. Bizanslılara karşı, omuz omuza savaşmışız diye anlatırdı, benim büyük dedem. Van Gölü'nün kıyısında, Selçuklulara bağlı bir eyalet olmuşuz bir ara, ama aramızda toparlanıp, bir devlet kuramamışız. Gelen ezmiş, giden ezmiş bizleri. Moğolunu mu istersin, Safevisini mi, Akkoyunlu-sunu mu, Osmanlısını mı... hepsi emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmiş. Neden dersen, aşiretler aramızda birleşip, bize eza edenleri tepeleyememişiz de ondan. Sürekli sen-ben kavgasına düşmüşüz. Birbirimizle itişmekten, dalaşmaktan, bir bütün olamamışız. Nasıl olalım ki, kimimiz Sünni, kimimiz Şii, kimimiz Alevi. Hiçbir Kürt beyi bir diğerinin öne çıkmasına, parlamasına aman vermemiş. Oradan oraya savrulmuş, kâh Acem'den kâh Osmanlı'dan yana olmuşuz. Derken, Sultan Selim, Çaldıran'da Şah İsmil'i yenince, yirmi beş adet Kürt beyliği fikir birliği edip, selameti Osmanlı'ya bağlanmakta görmüş. Birine kul olacaksak, aynı peygambere inanana, aynı mezhepten olana kul oluruz diye düşünmüşler, zahir. Bir de mektup yollamışlar Yavuz Sultan Selim Han'a. Aynen şöyle yazmışlar.

'...Can ü gönülden İslam Sultanına biyat eyledik... İslam Sultanının namı ile şeref bulduk ve hutbelerden dört halifenin ismini yada başladık... Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahının yollarını belledik... Mevlâna İdris-i Bitlisli'yi makamınıza gönderdik ki, hepimiz arzusunu niyaz eylesin: Bu muhlis ve size itaad eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıldır bu mülhidler, bizim evlerimizi yakmış ve bizimle savaşmışlardır... Bizleri o zalimlerin zulmünden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetiniz olmasa, bir kendi başımıza bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir..."

Bu mektup* iyi mi olmuştur kötü mü, bunu iyice düşünmek lazımdır, kızım. Sünni Kürtlerin Osmanlı'dan yana olmaları, göbek bağlarını bir saymalanndandır, ama bu mektup, Kürtlerin birbirlerinden iyice kopmalarına sebep olmuştur. Çünkü, Sultan Selim Han bu mektubu firsat bilerek, şikâyetçi Sünni Kürtleri, Şii ve Alevi ateşinden korumak için, Doğu Anadolu topraklarında yaşayan Kızılbaş'ların üzerine yürümüş. Gözünün yaşına bakmadan kesmiş, doğramış hepsini. Şii mezhepli Acemlere de gözdağı vermiş böylece. Bu kıyımla büsbütün birbirine düşmüş mü Kürtler! Aynı soydan gelen insanlar birbirinin düşmanı olmuş mu! Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz, kızım. Şunu iyi belle ki Zelha, insanların başına gelen belaların çoğu, din yüzündendir. Yaşlandıkça daha çok düşünür oldum, din ve mezhep ayrılıkları olmasa, insanlar dalaşmadan, savaşmadan, dostça yaşarlar mıydı dünya yüzünde, diye. Kanaatim şu ki, yaşarlardı. Haa, bir şey daha söyleyeyim sana, unutmadan... mezhep ayrılığı yetmezmiş gibi, bir de sınırlarla bölünmesi vardır halkımızın. Dördüncü Murat Han, Bağdat'ı alınca, Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Kürtlerin yaşadıkları topraklarının bir kısmı Osmanlı'da bir kısmı da Acemistan'da kalmak üzere, bölündü mü ikiye... Canım ciğerim Zelha, işte bu savaş bizim soydaşlarımızdan, bu sefer de resmi sınırlarla ayrılmamıza sebep olmuştur."

Zelha'yı dinlerken, kulağımda dededen öğrenip bir ağızdan söylediğimiz destanların bitmez tükenmez nakaratları çınlıyor. Hafif hafif mırıldanıyorum, "Sıcak, sıcak, sıcak, sıcak.." Koza-noğlu'nun üstüne yürüyen Kürt beyi Sürmeli Mehmet Paşa'nın, Kozanoğlu'nu yendikten sonra ejderha ile savaşmasını anlatan destanın namesi... Zelha da kanlıyor bana... derken, Van Gölü ve çevresinin güzelliklerini anlatan türkülerin nakaratları... kollarımız karşılıklı havaya kalkıyor, ellerimiz sağa sola gidip gelirken, oturduğumuz yerde ağır ağır sallanıyoruz. Kürtçe bilgim, destan ve türkü sözleriyle, yıllan aşarak belleğime dönüyor kelime kelime. Hayret otuz küsur yıl geçmiş, hâlâ unutmamışım sarkılan. Zelha şarkıyı bitirip, yine dedenin ağzından anlatmaya devam ediyor. Oysa ben çocukluğumun Sancadam'ında kalmışım. Düğünlerde çalan davul zurna sesi kulağımda, halay çeken köylülerin arasında hoplayıp zıplıyorum, Hıdrellez ateşlerinin üzerinden atlıyorum, çiftliğin çocuklarıyla. Gül fidanlannı eşeleyip, diplerine Hıdır Aleyhisselam'a ısmarladığımız istek kâğıtla-nm gömüyoruz güneş battıktan sonra. Genç kızlar, sevdiklerinin adlannı yazıyorlar kâğıtlara, büyüklere yakalanmamak için, biz çocuklara gömdürüyorlar. Elimde bir kaşık, bileğime kadar çamura batmış, bana verilen kâğıdı gömerken, yakamdan çekip kaldınyor beni, Cevahir Ana'nın güçlü elleri. Zelha anasının geldiğini görüp, tüymüş çoktan.

"Ne gömdün kız, fidanın dibine, bacak kadar boyunla?"
"Hiiiç."
Cevahir Ana elleriyle eşeliyor toprağı. Az önce gömdüğüm kâğıt parçasını bulup
çıkanyor.
"Bu ne?"
"Dileğimi gömdüm Cevahir Ana."
"Ne dileğin varmış ki bu yaşta, lo?"
"Var işte."
Uzatıyor bana kağıdı, "Oku!"
Hediye'nin sevdiğinin adını nasıl söylerim. Kâğıt elimde bön bön bakıyorum karşımda duran ve benden yanıt bekleyen iri yan kadının yüzüne.
"Sen okumazsan, başkasına okuturum." Elini uzatıyor almak için kağıdı.
"Bisiklet... bisiklet, bisiklet."
"Ne?"
"Hani var ya Cevahir Ana, tekerlekli hani... oğlanlar biniyor ilçede. İşte ondan istedim."
"Kızlar biner mi hiç, o şeye!"
"Biner... yani babam almıyor bana... istiyorum ama almıyor. Ben de yazdım işte... bu gece ne istersen yaz gülün altına göm, mutlaka olur, dedilerdi."
"Olmayacak duaya amin denmez! Yürü git yatağına yat !"
Kağıdı bumburuşuk edip, cebime sokuyorum. Göstereceğim ben o hınzır Zelo'ya, insan arkadaşına bir haber eder, kaçarken... Eve koşuyorum, Hediye kapı dibinde beni bekliyor, kıpkırmızı olmuş yüzü heyecandan.
"Cevahir Ana'ya kâğıdı okudun mu?" diye soruyor.
"Okumadım." Çamurlu kâğıdı cebimden çıkartıp uzatıyorum Hediye'ye. Sarılıp öpüyor beni yanaklarımdan. "Gece geç vakit yine denerim, xwa (abla)."
"Yok, artık olmaz. Haydi git yat!"
Hediye'nin dileği yerine gelmeyecek mi şimdi, benim yüzümden? Yaşlar birikiyor gözlerime.
"Herkes uykudayken gömerim."
Başımı okşuyor Hediye, "Sibe, sibe... haydi git yat."
Kulaklanmı yeniden Zelha'ya verdiğimde, Botan Emin Be-dirhan Bey'in isyanına gelmişiz.
"Bedirhan Bey sayesinde şöyle bir silkinip kendilerine geldiler Kürtler. İlk kez, ben sen demeyip, toparlandılar, birlik oldular ve seslerini duyurdular kızcağızım. Vee ne yaptılar? Nasturi-lerin canına okudular! Neden böyle oldu dersen, bak anlatayım sana canım ciğerim Zelha'm."

Sedirde bir ayağını altına almış oturmakta olan dedenin mangala uzanıp ateşi korladığını görür gibi oluyorum. Bir an, alevin yalazında, tunç rengi oluveriyor çizgilerle dolu yaşlı yüzü. Nefesleniyor, boğazını temizleyip sürdürüyor konuşmasını. Gemi azıya almaya görsün bir kere, susturmak mümkün olmazdı artık onu.

"Tanzimat Fermanı'ndan sonra gavur fesadı girdi Kürt'le Osmanlı'nın arasına... Bak bak bak lafıma dikkat et Zelo, Kürt'le Türk'ün arasına demiyorum. Çünkü gülüm, Osmanlı'nın zamanında, Türk'ün de Kürt'ten bir farkı yoktu. O da ezilen, horlanan bir halktı. Aslında, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Nasturi'si, Keldani'si, Süryani'si, Rum'uyla ne kadar köylü varsa Anadolu'da yaşayan, hepsinin kâbusuydu Osmanlı. Ne demişler, ekmede yok, biçmede yok, yemede ortak Osmanlı! Gel gör ki, gavur halklar Ferman'dan sonra güçlenip, bitleri kanlanmaya ve Osmanlı'ya kök söktürmeye başlayınca kıymete binmiştir Türkler'le Kürtler Saray'ın gözünde, Müslüman oldukları için."

Dede tekrar nefesleniyor, boğazını temizliyor, bir yandan da çubuğunu tüttürüyor anlatırken, "Ne diyordum kızım... Tanzimat Fermam'yla gavurlar birtakım haklar elde ettiler, arkalannı da dayadılardı İngiliz ve Amerikan gavuruna, memleketin içinde ellerini kollarını sallaya sallaya gezinir oldulardı. Osmanlı bu işten hiç hoşnut değildi, ama eli kolu bağlıydı. Çünkü memuruna maaş bile ödeyemez hale gelmiş, Avrupa'nın büyük bankalarından faizle borç almıştı. Borç faizinin üstüne, faiz binmişti! Daha çok borç, daha çok faiz... Ha borç, ha faiz, ha borç ha faiz, gırtlağına kadar borca batmıştı. Olmuş muydu gavurun elinde oyuncak! Oturmuş ya gavurun kucağına, artık gavur ne derse onu yapacaktı, çaresiz! Gavur da babasının bahçesinde gezer gibi geziyordu, Osmanlı mülkünde. Amerikan misyonerleri bizim tepelere nah böyle koca koca taş binalan dikip dikip duruyorlardı. Neymiş? Okul yapıyorlarmış. Anadolu'da Amerikalı çocuk mu var, bu okullara gidecek? Yoo! Bizim çocuklarımızı okullara doldurup, kendilerine yandaş eğleyecekler, küçük yaşta kafalannı çelerek. Bak Zelha, iyi dinle kızım, bu da yetmedi, Anadolu'ya doluşan ve kendilerine misyoner diyen bu herifler,
Nasturileri başımıza çıkarttılar. Zaten Tanzimat Fermanı ile, iyice şımarmış olan Nasturiler, nerdeyse kendilerine bir devlet kuracaklardı. Kim ne devleti kuruyor, bu topraklarda? Bu topraklar sadece onlann mı? Müslümanı, gavuru hep birlikte kanşmış, alışmış, yaşayıp durmaktayız. Ama gavur fesadı araya girince, İngiliz misyonerleri de bunlan Müslümanlara karşı kışkırtınca, Nasturiler mirlere vergilerini ödemez oldular. Mir, halktan kendi vergisini toplayamaz ise, Osmanlı'ya olan vergisini nasıl ödesin, öyle değil mi ama? İşte meşhur Bedirhan Bey Mir, o esnada mütesellim. Yani vergileri o topluyor, alacağını alıp, kalanını devlete vergi diye ödüyor. Nasturilere diş bileyen Kürt aşiretlerini topluyor etrafina, çanlanna ot tıkıyor. Şiilerin kafasını bir gecede kestiriveren Yavuz Sultan Selim misali, haklarından geliyor, Nasturilerin. Kimi altı bin Nasturi öldürdü der, kimi on bin. Bu işe Osmanlı da için için sevindi sevinmesine ama, o sırada dediğim gibi, Osmanlı borca batmış, inim inim inlemekteydi. Direnecek gücü kalmamış, koynunda beslediği yılana, Mısırlı İbrahim Paşa'ya bile yenilmişti orduları. İngilizler'le Fransızlar da bastırıyorlar, Nasturiler'e kan kusturan bu Bedir-han'ın çaresine bak, yoksa biz senin çarene bakacağız diye. Osmanlı da can havliyle tepeledi Bedirhan'ı. Nasturi'ye bayıldığından değil, çaresizliğinden yürüdü Bedirhan'ın üzerine... Sen sana söylenenlere inanma kızım, bu işler benim sana anlattığım gibi oldu. Osmanlılar Bedirhan Bey Mir'in çanına ot tıkadı ama, Bedirhan'ın da Kürtleri bir araya toplamış olması hiç unutulmadı bir daha. Bu birleşme, Kürtlerin arasında bir kıvılcım olup, oradan oraya sıçradı durdu zaman içinde. İyi oldu gülüm, iyi oldu. Görüldü ki, gerektiğinde Kürtler de birleşip, kenetlenebili-yorlarmış birbirlerine."

Zelha'nın sözünü kesip, "İlahi dede, buna inandıysa, saflık etmiş biraz, insan insanın kurdudur," diyorum, "Anadolu toprağının huyundan mıdır, suyundan mı, insanı pek bir geçimsiz olur. Uzlaşmayı bilemez. Bedirhan'a rağmen, bir türlü birleşemeyen Kürt beylerinin, on altı ayrı devlet kuran Türklerden bir farkı var mı? Hangi kavim, bağrından on altı ayrı devlet çıkartabilmiş şu koca dünyanın üzerinde? Ortaokuldayken say say bitmeyen Türk beylikleri, tarih sınavlarımın kâbusuydu. Dulkadi-roğulları, Ramazanoğullan, Germiyanoğullan, o oğullan, bu oğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular... aman be, bölünüp bölünüp birbirinizle savaşacağınıza, birlik olsaydınız da, derdim öğrenciyken, ben de sizin her birinizi ayn ayrı ezberlemek zorunda kalmasaydım. Siz Kürtler de farklı değilsiniz. Hâlâ birbirlerini yemekte sizin aşiretler."

Zelha beni, Kürtlerin bir türlü devlet kuramamasında Türklerin de suçu olduğuna iknaya çalışıyor. Önemsediği ve sevdiği insanlann tesiri altında kalan, iyi yürekli ve saf arkadaşımı itiraz etmeden dinliyorum. Bir farkımız da bu, Zelha ile. Koskoca bir imparatorluk artığı olmanın genlerime işlemişliğinden olabilir mi, hoşgörüm?

Bir Gün / Ayşe Kulin