.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/25/2014

Afedersiniz ne yapıyorsunuz orada?



yürümeyi öğrendim: o zamandan beri bırakıyorum kendimi koşmaya. uçmayı öğrendim. o zamandan beri yerimden kımıldamak için itilmeyi beklemiyorum.
şimdi hafifim, şimdi uçuyorum, şimdi altımda kendimi görüyorum, şimdi bir tanrı bende dans etmekte.

Friedrich Nietzsche

bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. başka biri olmalı, hücrelerime sinmiiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. ne yazık ki istemekle olmuyor. kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlıığnı açıkça gösteriyor. beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?

  fernando pessoa

 nesneler bir bütünken kelimelerimizin onları ifade edebileceğine güvenimiz tamdı. ama bu şeyler yavaş avaş parçalara ayrıldı, paramparça olup kaosa düştü. yine de kelimelerimiz aynı kaldı. kendilerini yeni hakikate uyduramadılar. bu yüzden gördüğümüz şey hakkında ne zaman konuşmaya çalışsak yanlış konuşuyoruz temsil etmeye çalıştığımız şeyin kendisini çarpıtıyoruz. bu her şeyi berbat ediyor.
paul auster

 'kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı.olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. artık hürdüm.

ahmet hamdi tanpınar

 tabii ki simgesel bir tepkiydi. ama zaten dünyanın bütün nefret suçları da simge temelli değil miydi? kurbanlar, katillerinin gözünde her neyi simgeliyorlarsa, o yüzden saldırıya uğramıyorlar mıydı? kişisel bir mesele değildi nefret suçu. nesnel bir şiddetti. kurbandan nefret etmek için, onu şahsen tanıyarak zaman kaybetmeye gerek yoktu. havada uçuşan genel nefretten birkaç doz koklamak yeterliydi. buna göre, simgelerin sırtında yürütülmüş, yürütülen ve yürütülecek olan bütün savaşlardan pek de farklı değildi. oysa o simgeler, herhangi bir elin tersiyle itilip arkadan çekildiğinde, geride sadece kaynak paylaşımına ilişkin bir harita kavgası kalacaktı. ne de olsa dünyanın bütün savaşları, aslında birer iç savaştı. ama demokrasi ve özgürlük ve dinler ve mezhepler ve bayraklar ve akla gelip gelebilecek bütün simgesel kavramlar gökyüzünde o kadar güzel dalgalanıyordu ki, hipnotize olup peşlerinden koşmamak mümkün değildi. sokak aralarında, siper diplerinde, gecenin karanlığı ve düzenli şiddetin olduğu her yerde, her şey simgeseldi. dökülen kan hariç. aslında o bile simgeseldi galiba… ne de olsa rengini bayraklara veriyordu… simgelere bulanmış olan dünya, altın suyuna batırılmış, boktan bir alliance’tı. bütün o simgeler üzerinden döküldüğünde nasıl bir tezgah olduğu elbet ortaya çıkacaktı. çünkü daima bir tezgah vardı..."

hakan günday

 ölüm şakaya gelmez denir,ölümün şakası yapılmasın istenir,oysa en sıkı panzehiri mizahla,kara mizahla sağlar hayat ''gülüyorum çünkü canımı acıtıyor bu'' hikayesi.

 enis batur

 ama önce yalnızlığı görecek ve kendi anlamını vereceksin ona
kalbinden önce gelecektir o
sonra da gene o takip edecektir seni.
 -aradım beyazı en üst gücüne kadar ve de siyahi
umudu gözyaşlarına kadar
umutsuzlugun en son ucuna kadar da neşeyi.

 odysseas elytis

 aşk, narsizme göz yumar. duraklıyoruz, sözcüklerin üzerinde durmamanızı rica ediyoruz, sözcüklerin sizi öfkelendirmesine izin vermeyiniz; korku içinde ve titreyerek iddiayı bir basamak yükseltiyoruz. aşk, narsizm ister.
samuel beckett

 anlaşılman gerekmez, anlattığına bak, kendine konuş, kendine yürü, kimse olma, kimseden, yabancı kal, eksik ol, kimseyi sevme, kimse seni sevmesin, zayıfla, yürü, yolda dur, başını kaldır, sanki yıllardır oradaymışsın gibi davran, aldırma, devam et, asla koşma, koşar gibi yapma, düşün, düşle, hayal et, canlandır, kurgula, oraya davet et, orada gibi söyle, adım at, ama ileti gitme, her şeyi anlatma, herkesi tanıma, herkese selam ver, herkese kızgın ol, kapıyı kapat, ışığı aç, koltuğa otur, televizyonu aç, mutfağa git, geri gel, yorgun olduğuna inan, mutsuzluğun senin ele geçirmesini sağla, teslim olma, teslim alma, suyun üzerinde durduğunu düşünme, suya karış, suya alış, suyun kendisi gibi davran, suyum deme, su de geç. geç, geç, kalabalığa karış.

......

 pek alelade hiç bir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "acaba bunlar neden yaşıyorlar? yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inme cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır."

Sabahattin Ali

çaresizce kabul ettiğimiz, kendi dünyamızın duvarlarına hapsettiğimiz ve ormanına girmemizin yasaklandığı hayatımızın rüyalarını okuyarak, amaçsız bir dinginlikle kabul ediyoruz yaşamayı."

"orada hiç görmediğim manzaralar vardı; hiç duymadığım müzikler çalıyor, anlamayı başaramadığım sözcükler fısıldanıyordu. aniden yükseliveriyor, yine aniden karanlığın dibine çöküveriyorlardı. bir parça ile sonraki parça arasında hiçbir ilişki yoktu. sanki bir istasyondan diğerine hızlıca yapılan bir telsiz araması gibiydi. farklı yöntemler deneyerek, sinirlerimi parmak uçlarımda daha fazla yoğunlaştırmayı denediysem de, ne kadar çabalarsam çabalayayım sonuç aynıydı. eski rüyanın bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını anlasam bile, bunu bir öykü olarak birleştiremiyordum.

haruki murakami
 
          

Sıkılıyoruz...