.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/15/2011

Borges ile Düşde



Orda, yanıbaşımda oturuyordu. Küçük çalışma odamda. Ben yazı masamın başında; o, eski, bir zamanlar, eşimin Hollandalı büyükbabasının eskittiği deri koltukta.
Elinde, mavi-beyaz Delft porseleni bir fincan vardı. Kımıldamıyordu. Susuyordu.
Arada bir, elindeki fincanı dudaklarına götürüyordu. Fincanın içinde ne vardı, bir şey var mıydı, bilmiyorum. Bir ara, iki yudum arasında, başını bana doğru çevirip, görmeyen gözleri görür gibi şöyle dedi:
Körlerle ilgili öyküler yazıyormuşsunuz, doğru mu bu?
İki öykü yazdım, dedim. Hepsi bu.
Nasıl yazabilirsiniz? dedi. Bu yaşta, hem de körlüğü yaşamadan.
Düşledim, dedim..
Bir yazar, yaşamadığı bir şeyi düşleyebilir mi? dedi.
Siz ki Poe’nun ve Binbir Gece Masalları’nın hayranısınız, bunu benden iyi bilmelisiniz, dedim.
Ama Poe’nun öyküleri de, Binbir Gece Masalları da, önce ya şanmış, sonra düşlenmiştir, dedi.
Bense hep tersini düşünmüşümdür, dedim. Yaşamdan yola çıkıldığında bile, yazılan sözcüklere döküldüğünde, ilk kez yaşama kavuşur.
Dolayısıyle, siz de, yazdığınızda, körlüğü yaşamış oldunuz, öyle mi? dedi.
Hayır, dedim, bir gün gözlerimi kapadım ve düşledim, sonra da yazdım.
Bu da bir yöntem, dedi. Ben hiç denemedim ama niçin olmasın?
Elindeki fincanı uzattı:
Acaba biraz sıcak suyunuz var mı?
Hemen kaynatırım, dedim.
Varsa eğer, biraz tarçın kabuğu ile, küçük bir parça da şeker koyuverin dedi.
Mutfağa gittim. Çaydanlığa su koydum. Kaynattım. Fincanın içine bir parça tarçın kabuğu ile şeker koydum, getirdim.
Fincanı eline verdiğimde, Borges,
Ne kadar çabuk, dedi. Her şey ne kadar çabuk, gözler görmediğinde.
Fincanı, dudaklarından önce, burnuna götürdü. Derin bir soluk aldı: Ne güzel bir koku. Biliyor musunuz, düşlediğinize göre kuşkusuz biliyor olmalısınız, göz görmediğinde, burun kokuyu daha iyi alıyor.
Hayır, bilmiyordum, dedim. Ayrıca, göz görmediğinde, za man da geçmez gibime gelirdi, dedim.
Demek insandan insana değişiyor, dedi. Her şey gibi. Ama zaman, körler için de, görenler için de aynıdır sanırım, yanılıyor muyum? (Bir an durdu. Sonra:) Çünkü zaman görülmez.
Küçülmüş, ufacık olmuş, dağılmıştım.
İyi ki gözleri görmüyor, dedim kendi kendime.
Ve, gözleri görmeyen bu adamı orada bırakıp, ayaklarımın ucuna basa basa kaçmayı düşündüm.
Ama bunu yediremedim kendime.
Belki, “benim” odamda olduğumuz, düşde de olsa konuğum olduğu için. Hem odadan çıkmak, düşden de çıkmak demekti. Niçin susuyorsunuz? dedi.
Düşünüyorum, dedim.
Öyleyse, bu şekerli ve tarhlı sudan içmiyorsunuz, dedi gülümseyerek.
Nerden anladınız? dedim.
Gençler, artık böyle şeyler içmiyorlar dedi. Ne garip. Şeker, kahve, reçel ve o güzelim şerbetleri, tatlıları sanki yasaklamışlar kendilerine. Oyca, beynin bunlara gereksinimi vardır. Örneğin, şu şekerli ve tarçınlı ılık suyu içerken gençliğimi -belki bir dakika, belki birkaç dakika daha genç duyuyorum kendimi.
Kahveyi ve çayı ihmal etmiyorum, dedim. Şekere gelince, alkolde yeterince varmış.
Aynı şey değil, dedi. Ama bu da, gene bir yöntem olmalı; ye ni bir beslenme yöntemi, en iyisi, biliyor olmalısınız, keçi sütü, kuru incir ve bademdir. Akdeniz’de yaşadığınıza göre, zeytin ve yağı bulunmaz bir besindir. Alkole gelince, biliyor musunuz Arapça bir sözcüktür alkol, İslâm dininin yasağına karşın?
Hayır, bilmiyorum, dedim.
Nasıl, dedi, alkol, yani Alcooll’ün, Arapça El-kûll’dan geldiğini bilmiyor musunuz?
Hayır, dedim.
Gördünüz mü, dedi, size, size ait bir şey öğrettim. Şimdi sıra sizde; sizin bana bir şey öğretmeniz gerek, ödeşmemiz için.
Sanki böyle bir “düşeş” bekliyordum:
Yaşanan düşlenmez, dedim, olsa olsa bellekte yer eder; ama düşlenen yaşanabilir, kimi zaman/arada bir/ola ki…
Teşekkür ederim, dedi.
Şu anda olduğu gibi, dedim.
Doğru, dedi.
Ben düşlemiştim, dedim.
Bana kalırsa, şimdi düşlüyorsunuz, dedi.
Hayır, dedim,düşlediğim şimdi gerçekleşiyor.
Benim yaşımdaki bir adamın, kafasını çok karıştırıyorsunuz, dedi. Yaş ilerledikçe, karmaşıklık, yerini yalınlığa bırakıyor. Biliyor musunuz ki, artık düşlemiyorum, yalnızca görüyorum. Her şey orda, karanlıkta geçiyor ve dış dünyayı görmediğim için, bu karanlıkta gördüğüm hayaletler iç dünya ile dış dünya arasında ki o aptalca sınırı ortadan kaldırdılar.
Bana, körlerle ilgili yazdığım öyküyü ansıtmanızı şimdi daha iyi anlıyorum, dedim.
Sizin için söylememiştim, dedi. Kendimi anlatıyordum. Ama görüyorsunuz çok öznel bir gerçek bile… Evet, görüyorum, dedim.
Ben sizinle görüşmeye gelmiştim, dedi, ama görüyorum ki, bana söyleyecek bir şeyiniz yok.
Yazarların bir araya gelip söyleştikleri dönemler geçmedi mi? dedim.
Doğru, geçti, dedi, Borges. Ama kitaplarda, ya da düşlerde (kitaplar da birer düş değil midir?) söyleşebiliriz. Yanılıyor muyum? Yanıtlamadığımı görünce,
Peki de, buraya değin boşuna gelmiş olmayayım. Hiçbir yolculuktan ufacık bir şey olsun öğrenmeden dönmek istemem. Bana La Vida sözcüğünün dilinizdeki karşılığını söyleyin ve bu sözcüğün hangi anlamlara geldiğini ve bu sözcüğün eşanlamlı sözlerini söyleyiniz. Lütfen yavaş yavaş, belleğimde yer etmesi için.
Bir düşte olduğumuza göre, bilmem bir sözlük bulabilecek miyim dedim.
Borges kahkahadan kırılıyor, elindeki abanoz bastonu yere vuruyordu. Sizi gidi yalancı, diyordu kahkahalar arasında. Kimi kandırıyorsunuz, bir düşte değiliz, bir düşte insan böyle düşünemez, ah! yakaladım sizi. Peki nerdeyiz? dedim. Bilmiyorum, belki bir kitaplıkta, dedi.
Evet, dedim bir kitaplıkta. Benim küçük kitaplığımda. Ama aynı zamanda bir düşte.
Gerçek bir düş olmaz bu, dedi. Gülmesi sürüyordu. Bir fictione bu.
Okurlarınız bunu anlayacaklardır, dedim. Okurlarım, demek istiyorsunuz sanırım, dedi. Hayır, dedim. Sizin okurlarınızdan söz ediyorum. Sizin dilinizde de var mı “benim” okurlarım? dedi.
Evet, dedim.
Demek bir Borges daha doğmuş ve benim bundan haberim yokmuş, dedi. Ama böylesi daha iyi. Çünkü doğan ben değilim ki. Benim dışımda benimle çook uzaktan ilgisi olan biri: Sözcüklerden oluşan bir YAPIT. Yazar dildir, aziz meslektaşım. Dolayısıyle her dilde yeniden doğar. Öykülerimi, şiirlerimi çevrildikleri, benim de bildiğim dillerde okurken onların bana ait olmadıklarını düşünmüşümdür çoğu kez.. Örneğin Fransızca çeviriler, “asıllarından” çok daha yalın ve yetkindir. Özellikle, beni Fransızlara tanıtan ilk çevirmenim ve dostum Roger Cailois’nmkiler. Çevirmenin yeteneğinin yanı sıra, dilin kendisinden geliyor bu. Fransızca “rigide”, katı bir dildir. Sizin dilinizi bilmiyorum, ama İspanyolca gibi, özellikle biz, Güney Amerikalıların İspanyolcası gibi “gevşek” hoşgörülü bir dil değildir. Bizde, dil sürçme sinden bir şiir doğabilir, Fransızca’da yalnızca bir dil yanlışı do­ğar. Bir başka örnek: İngilizceye çevrilen yapıtlarımda pek çok yanlış olduğu söylenmiştir. Sanmıyorum. Yanlışlık, benim söylediğim başka türlü söylemek değildir ki. Hem yanlış olsa da ne çıkar? Belki, benim yazdığımın doğrusudur bu yanlış. Niçin olmasın? Altmış yılı aşan bir süre bir hayli yazdım: Öykü, şiir, de neme, inceleme, hattâ çeviri. Belki tüm bunların arasında dört-beş sayfa, değerli, kalıcı şeyler yazmışımdır. Ama bunların be nimle ilgisi yok. Değerli olan bir şey hiç kimsenin malı değildir-onu yaratan ve ona sahip olan dahil. Yazınsal bir metin, bir öykü, bir şiir, bir cümle, bir dize ise söz konusu olan dile ve geleneğe aittir. Ben, Borges, yok olmaya hükümlüyüm. Yalnızca be nim birkaç ânım (anım değil) bir başkasında yaşama talihine sahiptir.
Şu andaki gibi, dedim.
Ah! böylesi en güzelidir, dedi, görmeyen gözlerinde bir ışıltı. Yolculuklardan, özellikle gözlerim görmez olduktan sonra, hoşlandığımı biliyor olmalısınız. Ama böylesi düşsel yolculuklar, çağrılar için söyleyecek söz bulamıyorum. Fantastik ve olağan üstü sözcükleri bile yetersiz… (Bir an durdu, sonra, sözü değiştirmek ister gibi) Lütfen, odanızda, kitaplardan başka ne var söyler misiniz? dedi.
Hemen hemen hiçbir şey dedim. Eski bir yazı makinesi. Kağıtlar. Duvarda bir hat; yalnızca bir harfin (Elif) yinelenmesin den oluşmuş bir hat; imzasız, anonim; gene anonim bir küçük resim, bir aslanın saldırdığı bir Arap ve iki Arap’a saldıran aslana saldıran iki Arap.
Olağanüstü dedi. Gözlerim görmüyor diye uydurmuyorsunuz ya?
Rica ederim, dedim.
Bağışlayın, dedi. Sizi kırmak istemedim. Üstelik niçin uydurmayacakmışız? Hep uyduruyoruz. Ama uydururken çıkış noktamız yaşamdan olmalı. Bırakın şimdi bunları, bana lütfen sözünü ettiğiniz hattı betimleyin.
Kağıt üzerine, dedim, sanki sonsuza değin yazılmış bir harf: Elif; Arap alfabesinin ilk harfi biliyorsunuz.
Semit dillerinin ilk harfi, dedi. Yüzyıllar önce yazdığım bir öykümün adi: Alep. Aynı harf. Ama sonsuza değin, dediniz, o nasıl oluyor?
Hat sanatında “Meşk” derler, dedim, aynı harfi, değişik biçimlerde yazmış hattat. Tüm yüzeyi, kağıdın tüm yüzeyini dol durmuş ve artık yazacak bir tek nokta kalmamış, tüm yüzey tek bir harf olmuş, sürekli yenilenen.
Bu harfin, simgesel bir anlamı var mı? dedi. Birçok simgesel anlamı vardır, dedim. Allah’ın ve Aşk’ın ilk harfidir.
Ekleyecek, soracak, yanıtlayacak hiçbir şey kalmadı, dedi. Bana izin verin. Bu uykudan uyanmam gerek. Belki son öykümü ya da son şiirimi yazarım gün doğmadan önce.
Umarım, ben de uyandığımda bu konuşmalarımızı ansırım, dedim.
Oturduğu koltuktan kalkmıştı. İki eli, abanoz bastonunun üzerindeydi.
Biliyor musunuz dedi, bu uzun yaşamım bana bir şeycikler öğretti. Bunlardan biri de, düşün belleğinin olmayışıdır. Evet, dü şün belleği yok, belleğin düşü vardır.
Ama düşlerimizi ansıyoruz, dedim. Bellek değil mi bu? Bellek, dedi, ama bu başka bir bellek. Belleğimiz olmasaydı ne yapardık? İnsanoğlunun büyük bir parçası bellekten oluşur. Belleğin büyük bir bölümü ise unutmadır. Uyandığınızda (tabii şu anda gerçekten uykudaysanız ve bu düşü kapalı gözlerinizin ardında görüyorsanız) bu düşten neler ansıyacağınızı, hangi sözcükleri belleğinizin karanlığını kurcalayıp çıkaracağınızı ya da uyduracağınızı bilemem. Ama bu düşten bende iki sözcük kaldı, onları unutacağımı sanmıyorum. Ne yazık ki, yazacak ışıktan yoksunum. Birini uyandırmam gerekecek yazdırmak için. Tabii uyandıracak birini bulabilirsem, uyandırmaya kıyabilirsem… Güzel, yararlı, olağanüstü, Jules Verne’inkiler gibi bir yolculuk oldu benim için. Ama siz de, söylediklerimi unutmayın… Hangisi? dedim.
Her gece, bir fincan şekerli ve tarçınlı su için. Beyin damarlarını açar.
Deneyeceğim, dedim.
Size iyi uykular dilerim, dedi. Bir hayli yorulduk, sabaha değin derin bir uyku çekeceğinizden hiç kuşkum yok. Kapıya doğru ilerledi. Elinden tuttum. Size yolu göstereyim, dedim.
Gerek yok, dedi. Bunca yıl labirentlerde dolaşmış bir ihtiyar, sanırım yolunu tek başına bulabilir. Yolum zaten uzun değil.
P.S./Bu yazı (Düş? Öykü? Deneme?) yayımlandıktan kısa bir süre sonra Borges’ten (öleli kırk-bir gün olmamıştı) bir mesaj aldım:

“Ben ölmeden önce mi, ölürken mi, yoksa öldükten sonra mı yazdığınızı bilmediğim yazınız gönendirdi beni. İslam kültürüne olan ve yer yer yazdıklarıma da yansı yan ilgi, hattâ hayranlık, ne yazık ki, Arapçayı öğrenmeye değin götürmemişti beni. Bu nedenle olsa gerek, düşünüzdeki bir yanlışlığı düzeltememiştim: Burda öğrendiğime göre, Allah’ın ilk harfi “elif”, Aşk’ın ilk harfi ise “ayn”mış. Gene burda öğrendiğime göre, hatasız kul olmazmış, ve yalnız Yaradan kusursuzmuş.

Görüyorsunuz, öğrenmenin yaşı olmadığı gibi, yeri de olmuyor. Burda, sizinle aynı adı taşıyan yaşlı bir bilgeyle tanıştım, Attar Feridun, bana, simurg kuşlarının öyküleri ni anlatıyor. Gecenin ve gündüzün, yani zamanın olmadığı bu sonsuzlukta bile yalnızca sözcükler var geçerli olan. Bi rer im’e dönüşen. Birer simge olan. Ölüm gibi.

Bu nedenle, yanlışlıklardan korkmadan yazmayı sürdürmemiz, sürçmeyi bağışlayın, sürdürmeniz gerekir.”
FERİT EDGÜ
(1 Ağustos 1986, Milliyet Sanat)