.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/22/2011

Lekesiz Algı Üstüne



Dün ay yükselirken, güneş doğurmak istermiş gibi geldi bana: öylesine geniş ve gebe dururdu ufukta...

Ama gebeliği yalancı bir gebelikti; ben aydaki erkeğe inanırım da, aydaki kadına inanmam...

Doğrusu, onda pek erkeklikte yoktur ya, bu utangaç gece cümbüşünde... Evet, damlar üzerinde tedirgin bir vicdanla gezinir o...

Şehvet düşkünüdür, kıskançtır aydaki o kesiş; yeryüzüne şehvet duyar o, ve sevenlerin bütün sevinçlerine...

Hayır, sevmem damlarda sürten bu kediyi!... Tiksinirim yarı kapalı pencerelere sokulan herşeyden!...

Yıldız halılar üzre yürür o, sessiz ve sofu: -Ama ben usul basan, mahmuz şakırdatmayan insan ayaklarını sevmem...

Her dürüst adım ses verir; oysa kedi toprak üzerinde uğrun uğrun gider... Bak, kedi gibi geliyor ay, dürüstlükten uzak...

Şu bencetmeceyi sunarım size, ey duygulu, iki yüzlü kişiler, ey "duru algılayanlar"!... Ben size şehvet düşkünleri derim!...

Yeryüzünü ve yersel olanı sizde seversiniz: iyi anladım sizi!... -Ama sevginizde utanç var, tedirgin bir vicdan var, -Ay gibisiniz!...

Yeryüzünü hor görmeye kandırılmış ruhunuz; ama barsaklarınız kandırılmamış: bunlar en güçlü yerleriniz sizin!...

Ve ruhunuz, barsaklarınızın buyruğuna girmekten utanç duyuyor şimdi; utancını gizlemek için de, sinsi ve yalancı yollara sapıyor...

"Bence en ulu şey" -der yalancı ruhunuz kendi kendine..._"Hayata istek duymadan bakmaktır, köpek gibi, dilini sarkıtarak bakmak değil..."

Bakmakla mutlu olmak : ölü bir istemle, bencilliğin pençesinden ve açgözlülüğünden uzak, _tepeden tırnağa soğuk ve külrengi, ama esrimiş ay gözleriyle bakmak!...

Bence en sevimli şey "_baştan çıkmış olan böyle baştan çıkarır kendini..." yeryüzünü ayın sevmesi gibi sevmektir... Yeryüzünün güzelliğine ancak gözlerle dokunmaktır...

"Ve bence şudur bütün nesnelerin lekesiz algılanması: nesnelerden bir şey istememek, onların önüne bin gözlü bir ayna gibi uzanabilmek..."

Ey duygulu, iki yüzlü kişiler, ey şehvet düşkünleri!... Sizin isteğinizde suçsuzluk eksik: bu yüzden kara çalarsınız her isteğe!...

Gerçek, siz, yaratanlar, doğurganlar ve oluştan sevinç duyanlar gibi sevmezsiniz yeryüzünü!...

Suçsuzluk nerdedir?... Doğurma isteminin olduğu yerde... Ve bence en duru istem, kendinden öte yaratmak istiyende bulunur...

Güzellik nerdedir?... Bütün istemimle, istemem gereken yerde: görüntü, salt görüntü olarak kalmasın diye sevmek ve yok olmak istediğim yerde...

Sevmek ve yok olmak : Bunlar ta baştan beri uyarlar birbirine... Sevme istemi : Bu ölmeyi de istemektir... Böyle derim size ödlekler!...

Oysa sizin o iğdiş gözsüzmeniz, "dalınç" adını almak istiyor şimdi!... Ödlek gözlerin kendisine dokunmasına ses çıkarmayan şeye de "güzel"denecek!... Ah, soylu adları kirletenler sizi!...

İşte üstünüzdeki ilenç, ey temiz kişiler, ey arı duru algılayanlar: Hiç bir zaman doğuramıyacaksınız, ufukta geniş ve gebe dursanız da!...

Gerçek, ağzınızı soylu sözlerle doldurursunuz: Yani yüreğinizin taştığına mı inanalım, yalancılar?...

Ama benim sözlerim küçük, horgörülesi, çarpık sözlerdir: Yemek masanızdan düşenleri seve seve toplarım ben...

Ama ben onlarla daha gerçeği söyleyebilirim iki yüzlülere!... Evet, kılçıklarım, kabuklarım ve dikenli yapraklarım, - gıdıklayacak burunlarını iki yüzlülerin!...

Sizin ve sofranızın çevresinde hep kötü bir hava vardır: Şehvetli düşünceleriniz, yalanlarınızla sırlarınız bu havanın içindedir çünkü!...

Kendinize inanmıya kalkışın yalnız, _kendinize, bir de barsaklarınıza!... Kendine inanmıyan hep yalan söyler...

Siz bir tanrının maskesini takmışsınız, ey "arı duru kişiler" : bir tanrı maskesinin altına çöreklenmiş iğrenç yılanınız...

Gerçek, siz aldatırsınız, ey "dalgın kişiler"!... Bir zamanlar Zerdüşt bile sizin tanrısal derilerinize aldanmış, onların içini dolduran yılan kangallarını sezememişti...

Bir zamanlar, oyunlarınızda bir tanrı gönlünü oynar gördüğümü sanırdım, ey duru algılayanlar!... Sizin sanatlarınızdan üstün sanat yok sanırdım...

Yılan pisliğini ve kötü kokuyu, uzaklık gizlerdi benden: ortalıkta bir kertenkele kurnazlığı şehvetli ayın sevişmesi!...

Ama ben size yaklaştım: Derken geldi gündüz bana...-Şimdi de size geliyor, sona erdi ayın sevişmesi!...

Bakın işte!... Tutulmuş ve solgun duruyor orda, -TAn Kızıllığının önünde!...

O geliyor çünkü o, parıl parıl yanan, - onun yeryüzüne sevgisi geliyor!... Suçsuzluktur, yaratıcı özlemdir her güneşi sevgi!...

Bakın işte, nasıl sabırsız geliyor denizin üzerinden!... Sevgisinin susuzluğunu ve sıcak soluğunu duymuyor musunuz?...

Denizi emmek istiyor o, denizin derinliklerini kendi yüksekliğine çekmek istiyor: Denizin arzusu binlerce göğüsle kabarıyor işte...

Güneşin susuzluğuyla öpülmek, emilmek istiyor; hava olmak istiyor, yükseklik ve ışık yolu ve ışığın kendisi olmak istiyor!...

Gerçek, güneş gibi ben de severim hayatı ve bütün derin denizleri...

Algı da şudur bence: Derin olan herşey ağacaktır, _Benim yüksekliğime!...

Böyle buyurdu Zerdüşt...