.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/02/2011

Kara Güneş





Yazamamak melankoliyi körükleyebilir ama ne gariptir ki, tersi de doğrudur bunun. Melankoli de yazmayı körükleyebilir.

Kara Güneş isimli kitabında Julia Kristeva melankolinin hayatımızın çeşitli alanlarında nasıl yankılar bulduğunu görebilmek ve gösterebilmek için sanatta, felsefede, dinler tarihinde, psikanalizde ve edebiyatta bu temanın nasıl ele alındığını inceler. Bu geniş çerçeve içinde Kristeva nın üzerinde en çok durduğu noktalardan biri de, dil ile melankoli ilişkisi, ya da daha başka bir ifadeyle, "melankolinin dili"dir. Zihninin kör kuyularından birine düşmüş ve günlerdir oradan çıkamayan bir insanın konuşmasını düşünelim. Bu insan muhtemelen kesik kesik konuşup, aynı cümleleri tekrar tekrar zikredecek; başı-sonu-ortası olan bir çizgi üzerinde tutarlı bir gelişmeyle değil de, içiçe geçmiş sarmallar çizen döngüler halinde derdini ifade etmeye çalışacaktır. Melankolinin söylemi, monoton bir melodi, sürgit kendini tekrar eden bir ritim, hiçbir yere varamayan, zaten somut olarak nereye varmak istediğini kendi de bilmeyen bir dışavurumdur. Bu söylemde keskin iniş çıkışlara rastlanmaz, ne de yoğun taşkınlıklara. Tıpkı ruh halinden olduğu gibi, konuştuğu dilin içinden de nasıl çıkabileceğini kestiremediği için, bunalımı gibi dili de tekdüze uzayıp gidecek ve sürekli kendini tekrar edecektir. Melankolinin dili biteviye bir mırıltı, yeknesak bir ağıt; mat renkli bir düzlem üzerinde parıldamayan bir ışık, bağırmayan bir ses, suskun bir dildir.

Bu noktada Kristeva şu çarpıcı soruyu atar ortaya: Acaba melankoliyi (ya da depresyonu) illa ki tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görmeden önce, ayrı bir söylem, farklı bir dil olarak görebilir miyiz? Bu soruyu biraz daha başka yerlere çekmeye çalışalım. Yeterince çenebaz ve hazırcevap olmayanlar, başkalarıyla konuşurken, bir kalabalığın ya da topluluğun karşısındayken, önemli bir şeyler söylemeleri gerektiği halde dibe doğru çekildiklerinde, bir türlü "konuşamadıklarını" hissederler. Mutlak bir sessizliğe dönüşmez bu his. Konuşamadıkça daha çok çaba gösterir insan konuşabilmek için, her çabayla biraz daha batarak. O zaman kelimeler, cümleler her zamankinden farklı çıkar ağzımızdan. Bunu ekseriya, "konuşamamak" ya da kendini ifade edememek şeklinde yorumlarız. Ve hep aynı soru takılır kafamıza: Niçin her zamanki gibi konuşamadım? Oysa konuşabilmişizdir, tek farkı her zamanki dilimizde değil, başka bir dilde, anksiyetenin dilinde konuşmuş olmamızdır.

Kristeva nın incelemesi bu noktada tekrar devreye girebilir. Onun öne sürdüğü gibi, insanın ruh hali, başlıbaşına bir dil olabilir pekala. Eğer melankolinin bir dili varsa, anksiyete nevrozunun da, kelimeleri şıpır şıpır terleyip, harfleri patır patır dökülen bir dili olabilir. Ve eğer böyle bir dil varsa, bu dil yazıya da aktarılır, akar kendiliğinden. Yani farklı romanlar, farklı dillerle yazılmış olabilirler. Hatta aynı romanın içinde bazı bölümler melankolinin dilinden konuşabilir, bazıları anksiyetenin, bazıları ise manik bir ruhun. Ve sonuçta aynı dili konuşan iki insan nasıl kolaylıkla anlaşabilirse, yakın ruh hallerini paylaşan insanlar da bir kitabın sayfaları üzerinden, içinden aynı kolaylıkla anlaşabilirler. Daha açık bir ifadeyle, melankolinin dilinden konuşan bir okur, aynı dille yazılmış bir kitabı okurken, onun meramını daha iyi yakalayacaktır. Yazarın ruh hali ile okurun ruh hallerinin örtüşmesi, Kristeva nın çizdiği çerçeve içinde her ikisinin de aynı dil içinde hareket ettiği anlamına gelir.

Kristeva, melankolinin daha çok kadınların evreninde tezahür ettiğinin altını çizer ve bilhassa bir kadın yazarın, Duras ın üzerinde durur. Bizde de melankolinin diliyle yazılmış pek çok roman var. İlk kuşak romancıların çoğu birer misyon adamı olup, topluma nasıl, nereye kadar batılılaşabileceğini öğretmekle meşgul olduklarından, melankolinin diliyle yazmadılar pek. Ama daha sonraki kuşaklarda bu dili kullananların sayısı hiç de az değildi. Üstelik bunların önemli bir kısmı da erkek yazarlardı. Bir örnek vermek gerekirse kanımca Anayurt Oteli , Kristeva nın sözünü ettiği anlamda melankolik dille yazılmış bir eserdir. Başından sonuna kadar melankolik bir mırıldanmadır.

Bize hep bunalımlarımızın, melankolimizin bizi pasifleştirdiği, pelteleştirdiği, örselediği öğretilmişti. Oysa Kristeva nın araştırması bunun böyle olmayabileceğinin ipuçlarını veriyor. Çünkü kara bir güneştir melankoli; parıl parıl ışık saçmasa bile, yazmak ve yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi bize sağlayabilir.


E Dergisi, Sayı 27, Haziran 2001