.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/24/2011

Naile



İyi bir dünya, paylaşan bir hayat düşü, bir ülkenin gençliğini topyekün ayağa kaldırmıştı o yıllar;
umudun saçağında kümelenmişti herkes.Sen henüz doğmamıştın...Sen doğmamıştın; daha sokaklara da inmemişti kışlalar. Kendini Picasso sanan o generalin saçma sapan resimleri de çizilmemişti henüz.Ama varoşlardan üniversitelere, alanlardan evlere herkes, umudun sağlığı ve geleceği hakkında öngörülerde bulunuyor, okumalar, tartışmalar çoğu zaman sabahlara dek sürüyordu…

     Bir kuşak, ellerinde afişleri, boya kovaları ve fırçalarıyla bir “yarın” imgesini sabahlara dek duvarlara bağırıyor, alanlarda onbinlerce sol yumruk marşlar, sloganlar eşliğinde sıkılıyor ve gelecek güzel günler için hep birlikte yeminler edilip antlar içiliyordu.

   Vurulup düşenler, inanarak öldükleri için yüzlerinde mutlu, buruk bir tebessüm bırakıyor, kalanlar ise kalplerine umudu yeniden pompalayıp, öfkelerine sımsıkı sarılarak yürüyor, yürüdükçe kabara köpüre akan nehirlere benziyorlardı.

    Umudun genç oğulları, henüz evliliğe de inanmıyor ve o yıllar hep, “”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” hakkında ateşli konuşmalar yapıyorlardı…

    Coşkuyla, inançla bir gelecek düşüne tutunurken, birçoğumuz zaten caymıştık o günlerden. “Yarın” vardı sadece; “halkın” ve “emeğin” olacak olan yarın... Yaşadığımız, sadece yarının çatısını kuracak kırık dökük, işe yaramaz günler sayıldığı için, aslında yoktu o günler… Aşk için yürüyenlerin aşkları da, düş için yürüyenlerin düşleri de aslında kendileri için yoktu o günler…

     Umudun coşkusunu uzak bir taşra kentinde; feodalizmin, tabuların basıncı altında yaşayanlar için kuşkusuz daha katı, daha kuşatıcıydı her şey… Aşk daha mahcup, sevdalar daha yasak, söylevler daha hırçın, kurallar daha katı, bedeller daha ağır ve sonuçlar da elbette çok daha sarsıcıydı…

     Her şeyin emek ve sermaye çelişkisine, artı değere, proletaryaya ve devrimci kararlılığa endekslenerek tartışıldığı o süreçte, bizler de aynı ortak toplumsal-siyasal coşkuları Doğu’dan, o kan revan topraklardan paylaşıyor, yüzlerimizde yoksulluğun, bilincimizde feodalizmin ve sistemin açtığı yaraların hıncıyla birey olmaya çabalıyorduk; doğrusu hepimiz, aynı oyunu birlikte oynamak üzere evden kaçmış yaramaz çocuklara benziyorduk…

     Gitmememiz öğütlenen yerlere gitmeyi, yapmamamız gerektiği söylenenleri yapmayı, inanmamamız istenenlere inanmayı yeğlerken, belki de yasaktaki hazzın tadını sınıyorduk…
     O erkek egemen kültürde devrim için ant içen nicel kalabalığımızın ezici çoğunluğunu yine erkekler oluşturuyor, ama arada bir -tercihlerinin ağır bedellerini göze alarak- saflarımıza katılmış kadınlara, genç kızlara da rastlıyor, onları bacılarımız sayarak özenle koruyor ve tümüne yoldaşlık bilincinin gereği bir saygıyla yaklaşıyorduk.

     Naile’yi, masum yüzündeki iri, kara gözleriyle gelip gittiğimiz legal dernekte ilk kez gördüğümde, yüreğimin ürpermesi nasıl şaşırtmış, nasıl utandırmıştı beni…

     Böylesi duyguları henüz hiç tanımıyordum; on sekiz yaşımın mahcup heyecanıyla hissettiklerimi kimselere sezdirmeden yorumlamaya çalışırken, devrime ramak kala ihaneti böyle yaşayan, yaşatan kalbimdeki bu “lumpence”(!) duygulardan kurtulmam gerektiği sonucuna varıyor ve bir yoldaşıma böyle bir duygusal yakınlık hissettiğim için doğrusu kendime çok kızıyordum…

     Bir demiryolu işçisinin kızı olan Naile, kentin öbür ucundaki bir gecekondu semtinden çıkıp geliyordu derneğe… Giydiği geniş yakalı, kaba saba gömlekler ve upuzun etekler göğüslerinin iriliğini ve ayak bileklerinin incecik, ak beyazlığını gizleyemiyor, makyajla hiç tanışmamış yüzündeki o sevecen, o anaç ifadeyle karşılaştıkça kalbimde orta şiddette bir depremin de nedeni oluyordu.
      
     Onun zarif yüzüyle uyumlu iri, kara gözleri, gecekonduda oturan “işçi kızı”, “yoldaş” gibi imgelerle buluşunca, büsbütün soluksuz bırakıyordu beni…

     Dövüp söverek, yumruklayarak kalbimden kovmaya çalıştığım duygular, her geçen gün biraz daha artarak boğucu bir kedere dönüşüyordu… O, her şeyin yasak olduğu bir kültürdeki soluk ve boğucu karanlıkta tutunduğum ışığım ve o tabular şehrinde iflah olmaz yangınımdı benim.Ona inandıkça aşka, aşkın o yakıcı ateşine daha çok inanıyordum…

     Ama haftada birkaç kez göz göze gelmenin ötesinde onunla hiçbir bir diyalog kuramıyor, ben dışarıda bildiri dağıtmak, sendika ziyaretleri, öğrenci eylemleri ve tartışmalar için koşuştururken, o da çalışmalarını dernek yönetiminde kadın üyeler arasında sürdürüyordu.

    Onunla aynı siyasi hareketin saflarında yer almamızın, yaşayabileceğimiz en anlamlı tek birliktelik olduğuna ve bununla yetinmem gerektiğine inanıyor, daha fazlasını düşünerek, düşleyerek bizlere öğretilmiş “devrimci ahlâk ve devrimci disiplin”in sınırlarını ihlal etmemem gerektiğini düşünüyordum.

     Fakat nereye gitsem, onun ışıklı gözlerinin kalbime taşıdığı o sarsıcı kederden bir türlü kurtulamıyor, her şeye rağmen onun yörüngesinde dolanıp durmaktan kendimi alamıyordum…

     Üyesi olduğumuz dernek, o günlerde oluşturduğu kadroyla maden işçilerini konu edinen bir tiyatro oyunu için provalar başlatmış, Naile de bir maden işçisinin karısı rolünü üstlenmiş ve oyunun organizasyonu yakın arkadaşım Fırat’a verilmişti.

     Naile, artık hafta içi her akşam Halk Eğitim Merkezi’ndeki provalarda oluyor, ben de işlerimi bitirdiğimde, akşamüstleri provaları izlemek bahanesiyle soluğu orada alıyordum.

      Dernek üyelerimizden Ekrem, spotların altında işçi giysileriyle sahnenin önüne gelip yumruklarını sıkarak, yüzünde dünyanın matemiyle, “Karanlık dehlizlerde her gün dünya yeniden kurulurken iliklerine dek sömürülen bir maden işçisi” olduğunu kederle fısıldarken, hemen arkasında, başına örttüğü beyaz tülbendiyle bir ateşin başında saç ekmeği pişiren Naile ise, “Sizi ne zamana kadar sömürecekler, yetmedi mi!” diye bağırıyor, o an heyecandan yüreğim ağzıma geliyor ve aynı provaları yenibaştan, sarsılarak izlemeyi sürdürüyordum.

     İzlediğimin oyun provaları değil, aslında Naile olduğunu neyse ki yalnız ben biliyordum. Başka zaman onu böyle yakından izleme fırsatını bir daha nasıl, nerede bulurdum…

    Naile’nin, masum yüzüyle, kara gözleri ve ak tülbendiyle bir oyunda ekmek pişirirken bile sınıfsal bilince vurgu yapması, üstlendiği rolle emekçilere böyle de hizmet etmesi, ona duyduğum hayranlığı, aşkı daha boyutlandırıyor, böylelikle onun aydınlık yüzünde  geleceğin o büyük ışığını da görüyordum…

     Provalar bittiğinde, birkaç dernek üyesi öne atılıp, karanlığın çöktüğü o saatlerde uzak bir semte gitmesi gereken Naile’yi evine bırakmayı öneriyor, genellikle, “Naile bacımı ben bırakacağım arkadaşlar!” diyebilen ve bu kararını kesin bir üslûpla, cesurca ifade edebilen bir yoldaşımız tarafından evine götürülüyordu.

     Sonraki günlerde provaların bittiği bir saatte, ben de onu evine bırakmaya yeltenen birkaç yoldaşıma dönerek kararlı bir üslupla, “Arkadaşlar, Naile bacıyı ben bırakacağım!” diye bağırmaya başlamış, zira o centilmen fısıltılarla onu evine bırakma sırasının asla bana gelmeyeceğini anlamıştım(!)

     İlk kez evinin yoluna koyulduğumuzda heyecandan elim ayağıma dolanmış, bir süre ne diyeceğimi bilememiştim. İlk yürüyüşümüzden itibaren ona sık sık ön adıyla seslenmeye başlamış, belki söylemek isteyip de söyleyemediklerimin önünde hep adı durduğu için, sık sık “Naile” dedikten sonra ya susmuş ya da hep saçmalamıştım.

      Aslında ona adıyla her hitap edişimde, sadece, “Seni çok seviyorum!” demek istiyor, fakat diyemiyor, bu yüzden belki hiç istemediğim, hatta ummadığım konulardan söz etmek zorunda kalıyordum:

    “Naile!”
    “Efendim.”
      … … … … … … … ...
    “Hava çok sıcak değil mi?”
    “Evet, öyle.Bugün provalarda da çok terledim…”
    “Naile!”
    “Efendim?”

    “Bu oyun sahnelendiğinde kitlelerle buluşması, proletaryanın bilinçlenmesi açısından çok yararlı olacak bence; bir de öbür fraksiyonların bizim siyasi hareketimizin işçi ve emekçilere sanatla da neler verebileceğini görmeleri bakımından da çok önemli, öyle değil mi?”

    “Öyle tabii; Marksizm, devrimci sanat diye bir şeyden de bahsediyor. Devrimci sanatla ilgilenmek devrimci bir görevdir bizim için…”

    Sonra, ayrılırken arkasından süklüm püklüm, darmadağın bakıyor, onunla diyaloğumu hep böyle ilgisiz konuşmalarla sürdürerek akıp geçen günleri yakıyordum…
    
    Naile de kişiliğini ortaya çıkarmıyor, birçok konuda sanki kendini olacaklara bırakmış gibi davranıyor, ama kendini benden, hissettiğine inandığım duygularımdan sakındığı izlenimi de vermiyordu.

    Bazen her şeyi seziyormuş da, fikrimi değiştirmeye çalışmanın anlamsız olduğuna inanıyor ve umursamıyormuş gibi görünüyor, bazen de kendini devrim düşünün coşkusu dışında her şeye kapatmış ve her şeyi kendi için anlamsızlaştırmış bir rahibe gibi yansıyordu.

     Onun kişiliği ve sınırları hakkında fikrimi netleştirebilsem, nasıl bir yöntem izlemem gerektiğini de düşünecek, böylelikle göstereceği tepkiyi göze alarak belki onunla apaçık konuşabilecektim…

     Yine bir akşamüstü, onu evine bırakmak üzere yeniden yola koyulduğumuzda, bu kez ona yakınımızda bulunan bir başka dernekte -o yıllar TKP’nin gençlik örgütlenmesi İGD’de- daha müsamaha gösterilen kadın-erkek ilişkilerinden söz ederek aklımca tepkisini öğrenmeye çalışacaktım. Bu düşünceyle fısıldadım:

     “Naile…”
     “Efendim.”

     “Derneğin arkasındaki caddede İGD var ya, oradan erkeklerle kadınlar bazen el ele çıkıyorlar. Bizim yoldaşlar onlara çok gülüyor ve İGD’ye ‘evlendirme dairesi’ diyorlar, biliyor musun?”

     Bu cümleleri sarf ettikten sonra yüzüne dikkatle baktım; ama o kayıtsız bir ifadeyle sadece “biliyorum” dedi:

     “Güldüklerini de, öyle dediklerini de biliyorum…”
      
      Sonraki günlerde Naile’yi evine bırakmak isteyen ve onu tıpkı benim gibi hayranlıkla izleyenlerin hep aynı üç kişiden oluştuğunu fark etmiş ve üç yoldaşımın daha ona sırılsıklam âşık olduğunu anlamıştım.  Ayan beyandı aşkları, ama sorulsa onlar da inkâra yazgılıydılar… Çünkü onlar da tıpkı benim gibi bir aşk için devrim saflarından kovulmuş aşağılık adamlar olmayı ya da yönetim kurulu odasında özeleştiri vermek zorunda kalmayı göze alamıyorlardı.

    Naile’yi bir gölge gibi izleyen arkadaşlarımın ilki, ortaokulu ve liseyi birlikte bitirdiğimiz Fırat’tı. Önceleri, lise birinci sınıfta okul çıkışları yoldan gelip geçen kerli ferli adamlara, “Selamınaleyküm” deyip, selamımız alınınca kendimizi adam yerine konulmuş hissetmemizin o garip heyecanını çabuk unutup, iki okul kaçkını olarak demiryolunda şarap içmeye başlamıştık; sonra, daha lise ikinci sınıfta ise onunla aynı saflarda iki gözü kara yoldaş olmuştuk.

    Fırat’la birçok eyleme birlikte çıkıyorduk. İkimiz dövülmesi gereken adamları birlikte dövüyor, ikimiz dövüşmeyi, silahı seviyor, ikimiz de hep Yılmaz Güney’e benzemeye çalışıyorduk; fakat o, benzemeyi daha çok başarıyor, bazen bir saat tek sözcük etmeden uzaklara onun bakıyor, onun gibi mutsuz, boynu bükük oturup, onun gibi kederli sözler ediyordu. Bazen, paramız olduğunda ciğer kebabı yerken Fırat’la ortak bir bira açtırıyor, şişemizi diğer yoldaşlarımız görmesin diye masaların altına saklayarak içiyorduk.

    Altı yıl süren dostluğumuzdan, birlikte nice ölümcül yolculukta, eylemde paylaştıklarımızdan sonra, ikimizin de kalplerini aynı kadının, Naile’nin fethetmesi, ikimizin de aşkı ilk kez aynı kadınla tanıması kötü bir rastlantı ve berbat bir talihsizlikten başka bir şey değildi…

    Fırat, en iyi dostumdu benim ve bu yüzden hiç oynamadan, birbirimizi aldatmadan, oyalamadan oturup apaçık konuşmamız gerekiyordu.

    Belki o da benim hissettiklerimi biliyor, kırılmamı istemediği için açık konuşmuyor, belki o da böyle bir ilgiyi apaçık adlandırmanın devrimci ahlâkla bağdaşmayacağını düşünüyordu…

    O günlerde birlikte bir sendikaya uğramış, görüşeceğimiz sendika başkanının yarım saate kadar geleceği söylenince, bir çay ocağında kürsüleri çekip oturmuş, bir süre sustuktan sonra Naile’den hiç söz etmeden yakında sahnelenecek oyunu uzun uzun konuşmuştuk… Sohbetin bir yerinde birden, damdan düşer gibi sormuştum:

    “Fırat kardaş, sana bir şey soracağım ve sen de bana bir cevap vereceksin. Naile… Naile hakkında ne düşünüyorsun?”

     Fırat, hiç ummadığı bu soruyla gövdesini hiç kıpırdatmadan başını sağa çevirip bir süre öylece kalmış, sonra kendini toplayıp yüzüme, gözlerimin ortasına derin bir acıyla bakarak yanıtlamıştı:
  
  “Naile iyi bi bacımızdır.”

     Bir an susup, sonra yeniden tekrarlamıştı:
    “Evet, Naile iyi bi bacımızdır…”

     Bu yanıtıyla birlikte başını öne eğmiş, sonra ikimiz de hiçbir şey konuşmadan çay paralarını ödeyip kalkmıştık.

     İlk kezdi aşk; bu yüzden ilk kezdi dilsiz kalışımız… Öyle bıçkın, öyle külhan yaşarken, silahlarımıza şarjörlerini hınçla sürerken, yeşil parkalarımızla, postallarımızla ve upuzun, dal gibi gövdelerimizle eylemlere inançla ve hep bir galibiyet duygusuyla koşarken yenilgimiz, şaşkınlığımız ilkti…

     Naile’yi yakın markajına alan ikinci kişi, saflarımıza Fırat’ın kazandırdığı ve bizim gibi on sekiz ila yirmi yaşlarında, Naile ile aynı oyunda maden işçisi rolündeki Ekrem’di. Derneğe geldiği ilk günlerde onun uzun saçlarını ortadan taramasını önceleri çok yadırgamış, ama günler geçtikçe alışıp kaynaşmıştık. Neredeyse hepimizin esmer, kara gözlü olduğu o dernekte tek sarışın da oydu.

    Üçüncü kişi, yirmi sekiz yaşlarında, asık yüzlü ve hiç yakınlaşamadığımız, sevemediğimiz muhasebeci Cemal’di; her fırsatta bizden yaşça büyük olduğunu hissettiren küstah bir üslûbu, soğuk, taş kayıtsızlığında bir yüzü vardı. O, ailesiyle kalmıyor, bir işyeri olduğu için de, aramızda sadece o parasızlık çekmiyor ve filtreli sigara içebiliyordu.

    Üç hafta süren provaların biteceği günlerdi ve Naile’yi evine bırakmak üzere artık son yürüyüşümüzdü. Yolda neredeyse bir metre aralıkla yürürken, onunla apaçık konuşabilmek için uygun bir fırsatı belki bir daha bulamayacağımı düşünüyor, yine de tereddüt ediyordum. Yine sık sık adını yineliyor, gerisini getiremeyip soluksuz kalıyor, her zaman olduğu gibi heyecanımı ona hissettirmemeye çalışıyordum.

    Onun tepkisini ta başından göze almıştım oysa… Ya gülümseyip bir yanıt vermeyecek veya dönüp, “Yazıklar olsun! Biz yoldaşız seninle!” diye bağıracak, dahası ve en kötüsü de suratıma okkalı bir tokat atıp gidecekti…

    Ama benim asıl korkum, ona aşktan söz ettiğimi yönetim kuruluna şikayet etmesiydi.Bunu yaptığında , sadece tecrit edilerek devrimin saflarından kovulmuş bir adam ol-makla kalmayacak, siyasi hareketimizin tabanındaki unsurlar arasında bir bayan yoldaşının ırzına göz dikmiş lanetli bir lümpen olarak da anılacaktım(!)

     Oysa yakında proletarya devriminin gerçekleşeceğine bütün kalbimle inanıyordum.Bu yüzden nice eylemi inançla, tereddütsüz üstleniyor, ait olduğum saflara gençliğimi, geleceğimi adıyordum…

    Dudağımdan dökülecek sözcüklerin yalnız Naile’yi değil, ait olduğum safları ve tümüne içtenlikle bağlı olduğum yoldaşlarımı da kaybetmeme neden olacağını pekâlâ biliyor, bu yüzden son yürüyüşümüzde bile tercihimi susmaktan yana koyarak, devrim saflarının “yiğit bir nefer”i olmayı hak ediyor, ama bu kez onu yitiriyordum…

    Derken, derneğimizin hazırladığı oyun, aynı günlerde küçük bir salonda sahnelendi. O günler birçoğumuz birbirimize ve sendikalara bilet satabilmek için seferber olmuştuk. Oyunu da emekçiler filan değil, daha çok derneğimizin üyeleri izledi, halkın ise haberi bile olmadı...

     Oyunun sahnelenmesinin ardından, biz yine gündelik sorumluluklar alarak koşuşturmaya başlamıştık. Naile ile eskiden olduğu gibi sadece dernekte karşılaşıyor, selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra yeniden uzaklaşıyor ve binlerce kişiden oluşan bir tabana sahip o örgütün içinde aşkı yadsıyarak, belki en çok da yalnızlığı yaşıyor ve yaşatıyorduk; benliklerimizde uçurumlar, kalplerimizde yasak duygular büyütüyorduk.

     O günlerde Fırat’la bazı siyasi tartışmalar ve örgütlenme çalışmaları için civar ilçelere ve köylere gidip dönüyorduk. Gittiğimiz her yerde, tek parçada mı, yoksa dört parçada merkezi örgütlenme gerektiği konusunu; o günler sıcağı sıcağına yaşanan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini; …tan’da yarı feodal mi, yoksa kapitalist üretim ilişkilerinin mi hâkim olup olmadığını; Türkiye’de faşizmin mi yoksa burjuva demokrasisinin mi yaşanıp yaşanmadığını, diğer örgütlerin ideolojik eleştirisini, vb. konuları konuşup duruyorduk.

      Son olarak Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin TÖB-DER şubesinde onlarca kişinin katıldığı ve paket paket sigaraların tüketilip yüzlerce çayın içildiği ve herkesin bildiğiyle gelip, yine bildiğiyle kalktığı upuzun bir tartışmaya katılmış, geceleyin de yakın bir köye geçip, köyün gençlerini bir dut ağacının altına toplayarak gündoğumuna dek upuzun bir söyleve koyulmuştuk. Elektriğin olmadığı ve kağnılarla çift sürülen o köyün gençlerine, emek-sermaye çelişkisini, sanayi devrimini, kolhoz solhozları ve yakında gerçekleşeceğini öne sürdüğümüz proletarya devrimini uzun uzun anlatmıştık.

    O gecenin sabahı Fırat’la Diyarbakır’a döndüğümüzde, ikimiz de yorgun ve uykusuzduk. Sonraki gün dernekte görüşmek üzere kucaklaşıp ayrıldık.Onu son görüşüm olacağını nasıl bilebilirdim…
     Ayrılmamızdan  sonra, aynı günün akşamı evde haberleri izlerken, bir subayı kurşunlayarak öldürdüğü iddiasıyla TV’de birden Fırat’ın bir fotoğrafını gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm! O yıllar siyah beyaz olan tek kanallı TRT'de Fırat’ın, cinayet zanlısı olarak arandığı söylenerek gösterilen fotoğrafına dehşetle bakarken, onun bu kadar kısa sürede bu cinayeti işlemiş olabileceğini de, bu sürede bir de fotoğrafının bulunup televizyonlara nasıl ulaştırıldığını da hiç aklım almıyordu.

      Ben, o haberin faili bulunmayan bir cinayet için koca bir iftira, bir komplo çıkacağını düşünüyordum ki, sonraki gün, ayrılmamızdan sonra Fırat’ın derneğe uğrayıp oradan Ekrem’le birlikte çıktığını ve daha önce gözaltında tanıştığı işkenceci bir subayla bir sinemada karşılaşıp tartışınca, silahını çekip vurduktan sonra kaçtığını öğrendim…

      Fırat’la altı yıl süren paylaşımlarımız, o muhteşem arkadaşlığımız onun gece o subayı öldürüp Diyarbakır’ın dar ve kör karanlık sokaklarında kaybolmasıyla noktalandı.Aynı günlerde İran sınırından yurtdışına kaçtı. Onu bir daha göremedim…

      O gece Diyarbakır’da bir lokantada sıkılan birkaç kurşunun, Fırat’la yazgılarımızı birdenbire değiştirmesinden on gün kadar sonra 12 Eylül 1980 Askeri darbesi gerçekleştirildi ve ben de bir gecenin ilerleyen saatleri uzun namlulu silahlarıyla gelen birtakım adamlar tarafından gözlerim bağlanarak apansız götürüldüm.

     Ekrem’i de aldılar sonra… Ekrem, subay cinayetinde Fırat’ın yanında bulunduğu için, “örgüt adına cinayete azmettirmek ve yardım, yataklık” gibi suçlamalardan dolayı idamla, ben ise “örgüt kurmak” suçundan on beş yıl ağır hapis cezası istemiyle yargılandım…
     
     Hiçbir eylemim kanıtlanamadığı için bir yıl süren mahkûmiyetten sonra tahliye edildim.Çıktıktan sonra Naile’yi de bir daha göremedim…Ekrem ise on üç yıl kesintisiz yattı.

     Fırat’a gelince, o da vatandaşlıktan çıkarıldı ve Türkiye’ye bir daha dönemedi.O, her zaman belleğimde çatık kaşlarıyla, parkasıyla, o kederli yüzünde kocaman burnuyla Yılmaz Güney’e benzemeyi başaran yegâne dostum olarak kaldı...Aradan geçen yirmi yılda birbirimizi bir daha görmediğimiz için, ikimiz de birbirimizin belleğinde hep gencecik kaldık.Herkes yaşlandı; ben ve o, ikimiz gencecik, incecik iki âşık militanız hâlâ… Bunun aksini kim kanıtlayabilir? Biz, dostluğumuza altı yıl namertliğin, korkunun gölgesini bile yaklaştırmayacak kadar gerçek ve hakikiydik; hakiki olanı zaman da dahil kim yok sayabilir ki?

     Askeri darbeden sonra hiç kimsenin hakkında bir haber alamadığı ve birdenbire ortadan kaybolan muhasebeci Cemal’in ise, bir istihbarat elemanı olduğunu yıllar sonra öğrendik...

     Naile’nin kara gözlerinin hüzünlü buğusu, yıllar yılı anılarımda, bilincimde kocaman ve iri gözlü bir yara olarak kaldı…

     Sonra, yirmi beş yaşımda bir iş seyahati için gittiğim İzmir’de güzel bir genç kız tanımıştım; fakat kişiliğine, yüreğine, beynine hiç bakmadan onu alıp Diyarbakır’a kaçırmakla, hiç farkında olmadan hayatımın en onulmaz, en büyük hatasını yapmıştım Yedi ay sürebilen o evlilikle öyle dehşete düştüm ki, ayrılmamızdan sonra on beş yıl evlenmeyi bir daha aklımdan bile geçirmedim.Aradan geçen upuzun yıllara rağmen o evliliğin izleri; kederi, belası, sömürüsü, icrası, küfrü, hapishanede olduğum dönemlerde bile peşimi bırakmadı.Binlerce kez pişmanlığı ve utancı yaşadım…

     Fırat ise, İsveç’te tanıştığı Şili’li bir kadınla gerçekleştirdiği evliliğini iki yıl sürdürebilmiş…
     Ekrem, on üç yıl mahkûmiyetten sonra hapishaneden orta yaşlı bir adam olarak çıkınca, ailesi tarafından aynı yaşlarda bir akraba kızıyla alelacele evlendirilmişti.
     Sanırım üçümüz de ölesiye sevdiğimiz Naile’yi anılarımıza gömdükten sonra özel alanında, evlilikte yanılan, yanılmakla kalmayıp bozguna uğrayan adamlar olduk.

    Kalplerimizin kara gözlü “bacı”sı Naile’ye gelince.Arada bir karşılaştığım bazı eski yoldaşlarıma da onu sormuş, ama tam on bir yıl boyunca onun nerede olduğunu, ne yaptığını bilen birine rastlamamıştım…

    1991 yılıydı… Diyarbakır’da bir kitabevi ve sanat galerisi açıyordum; davetiyeleri dağıtmış, tüm hazırlıkları yapmış ve açılış kokteyli için işyerimin giriş kapısında şık giysilerimle dostlarımı karşılıyordum. Diyarbakır’da bir kültür merkezi açmak, orada etkinlikler düzenlemek benim her zaman en büyük düşlerimden biriydi.Ömrümce sadece birkaçı gerçekleşebilen düşlerimden birinin günüydü o gün; bu yüzden mutlu bir tebessüm iliştirmiştim yüzüme…

    Kentteki bazı siyasi partilerin, bürokrat, sendikacı ve aydınların ve dostlarımın gönderdikleri çelenkler, çiçekler kokteylin başlama saatiyle birlikte art arda gelmeye başlamış, işyerim kısa sürede bir çiçek bahçesine dönmüştü… Arada bir içeri girip konuklarımla ilgilensem de, yeni gelenleri karşılayabilmek için sık sık dışarıya, caddeye bakıyordum… Bir ara yolda yaşlı bir kadının kolundan tutarak çekiştirdiği bir kadın ilgimi çekti; ona dikkatle baktığımda, Naile’yi çok anımsattığı için birden irkilerek dışarı yöneldim.

    Felçli gibi görünen yüzü, donuk, ışıksız gözleri ve yağlı saçlarıyla bir zaman tünelinden çıkıp gelmiş gibi görünen o kadına iyice sokularak çökmüş avurtlarını, küt saçlarını bir süre inceledim. Yolun kıyısında duraksıyor, yanındaki yaşlı kadın da yürümesi için onu habire çekiştiriyordu… Üzerinde kirli, soluk bir elbise ve çorapsız ayaklarında o yaz günü kaba saba ve kışlık siyah ayakkabılar vardı.

    Çok başka görünmesine, tıpkı bir özürlü gibi durmasına rağmen, o kadının yüz hatları ya belleğime silinmezcesine kazıdığım Naile’nin yüz hatlarıydı ya da zamanın, tam on bir yıl sonra yüz hatlarını eskitip tıpkı ona benzeterek karşıma çıkardığı başka biriydi.

     Heyecanla yutkunarak birkaç adım attım; kadının karşısına dikilerek yüzüne bakıp birkaç saniye bekledim. Ama kadın, hafif sağa kaymış, titreyen çenesinin ürkütücü görünümüyle bana değil, bir boşluğa garip garip bakmayı sürdürünce dayanamayıp fısıldadım:
  
  “Naile… Naile! Sen Naile misiin?”

     Beklediğim yanıtı, soruyu yönelttiğim kadın değil, yanındaki, kolunudan tutup yürümesi için onu çekiştiren yaşlı kadın verdi:

    “He he, o Naile’dir. Sen kimsin beg, onu nerden taniysen?”
     Bu yanıtla dehşete düştüm.Bizim kalplerimizin o ak çiçeği Naile’ye ne olmuştu?
     Elim kolum gevşedi bir an… Gözlerimi ondan ayıramadan sordum:
    “Konuşamıyor mu Naile, kimseyi tanıyamıyor mu teyze? Konuşamıyor mu benimle?”
    “Yoh, konuşmaz, su der, ekmek der, başka bi şey demez. Yüzi felç olmiş, hestedır kızım, çohtandır bele hestedır benim kızım…”
     Gözlerime, duyduklarıma inanamadım! Ben ona acıyla, dehşetle bakınırken, yaşlı kadının sorusu yeniden çarptı kulaklarıma:
    “De söyle begım, oni nerden taniysen?”
    “Ben... Ben onun çok eski bir arkadaşıyım teyze,” dedim sesim titreyerek:
    “Onun ta 1979’da, dernekten, örgütten arkadaşıyım!” dememle, yaşlı kadın birden atılıp Naile’nin kolunu sımsıkı kavrayarak onu yanına doğru çekti ve hışımla çıkıştı:
    “Zaten telebelerle gezdi bele oldi! Hep sizin yüzünüzden bele oldi, sizin yüzünüzden…Get, bizden uzah get! Lanet gele size, hepinize!”

     Hiçbir şey söyleyemedim. Sonra ağır adımlarla yürüyerek oradan uzaklaştılar…
     Naile’nin ardından darmadağın bakakaldım, donakaldım.İçeride dostlarım, konuklarım bekliyor, birkaç kişi de pencerelere yönelmiş olup biteni izliyorlardı. Ben ise o an yer yarılsa da nasıl içine girsem diye düşünüyordum…

     Birkaç adım atarak işyerimin bitişiğindeki duvara tutundum.İyi olmadığımı anlayan birkaç arkadaşım hemen yanıma gelerek koluma girdiler. Durmadan ne olduğunu soruyorlardı.
     
 “Bir şey yok,” dedim:
     “Siz içeri girin, ben birkaç dakika sonra geleceğim…”     
      Bir şişe su getirtip yüzümü yıkadım.Kendimi toparlamam fazla zaman almadı...

     Yeniden içeri girip oradakilerle sohbete koyuldum. Dışarıda, caddeden taşıtlar hızla akıp geçiyor, işyerimin açılış kokteyline katılan konuklardan kahkahalar yükseliyor ve hayat, mutsuz, mağlup insanları çoğaltarak, geride bıraktığı heba olmuş ömürleri hiç umursamadan acıların, yılların üzerinden akıp gidiyordu.

     Yıllar geçince anladım ki, aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezlerdi; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezlerdi… 
                                                                   
                                                                      2001,