.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/14/2011

Kent ve ben, her yönden çevrilmişiz kendi hikâyemizle.









Kent ve ben, bir çatı katı penceresinin ardından birbirimize bakıyoruz, belli belirsiz, gelip geçici bir şey gördüğümüz. Boydan boya lekeli camda, iç içe akmış, sınırları dağılmış, düğüm olmuş imgeler. Donuk, kımıldanan, yarı-düşsel. Alelacele çizilmiş, son biçimine kavuşamadan yarıda kesilmiş taslaklar gibi. Ancak sonsuz bir bakışın, her gözün kendinden bir şeyler kattığı sonsuz bir bakışın tamamlayabileceği taslaklar... Kent ve ben, her yönden çevrilmişiz kendi hikâyemizle. Görülen ve söylenen, susulmuş ve unutulmuş hikâyelerimizle...
‘Öteki’, diye kaldığımız yerden sürdürelim, gündemde olmayandır. Kolayca susturulan, yargılanan, külfet ya da sorun olarak algılanan, tehdit unsuruna dönüşmediği sürece yok sayılan, yönlendirmemize, yönetmemize muhtaç olan... ‘Öteki’ karşısında kendini her türlü ahlaki yargıdan muaf tutan, kutsal amaçlarla donatılmış ‘biz’, şiddet hakkını da tekeline alır. ‘Öteki’ suçludur, şaibelidir, yeterince masum değildir hiçbir zaman, eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar. Ötekileştirme, cinayeti mümkün kıldığı gibi meşrulaştırır da. Bizim dışımızda bir varoluş hakkı, kaderince yaşama hakkı tanımadığımıza uygulanan şiddeti meşrulaştırır. Öteki sonuna dek nesneleştirilbelli ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün.
Kentin çatallanan yolları, yol ayrımları, labirentimsi çemberleri... Birbirine açılan sokaklar, eğri büğrü, kıvrım kıvrım, gecenin nemini emmiş. Yankılı koridorlar gibi uzanan, geleceğin zalim belirsizliğine doğru çağıran... Buradan ta ufka kadar... Sanki sonsuza dek hiç değişmeyecekmiş gibi duran bir mayıs sabahında, tekdüzeliğiyle, sessizliğiyle hayata o denli benzeyen bir sabahta, yepyeni bir kayboluş vaat eden uzaklar... İlkbahar pusuyla donuklaşmış, bomboş, kayıtsız, aynamsı gökyüzü. Apaçık ve kavranamaz. Unutulmuş düşleri, vazgeçilmiş yollarıyla... Kentin sağır, taştan profiline benim imgem de karışıyor, solgun denize akan bir yeraltı ırmağı gibi.