.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/09/2014

İsrafil Borusunu Çalıyor




Dostları bilirdi: Dünyanın çivisi çıktı çıkalı İsrafil Tayfa hiç konuşmamıştı. Hani, bir ermişin suskunluğu, bir yalvacın küskünlüğü gibi gördüler durumu ilk günlerde… Dünyanın çivisi de, doğrudur, çıkmıştı ya, susmalara da değer miydi bu kadarı?

Dilinin tutulduğunu düşünmeye başladılar zamanla. Kimilerine göre, belki de büyülenmiş, sözden kalmış, dili bağlanmıştı.

Eh, herkesin, İsrafil Tayfanın bile bir düşmanı olur. Bekler seni. Bir gün enezlersin, büyü de tutmaz tutmaz o günü bulur.

Martı mısın karga mı? dediler. Martıyla karga bile balığına çöpüne dövüşür de gene birlikte uçarlar. Ses et.

Konuşmuyordu.

Koluna girip bir hekime götürmek isteyenler de oldu, yakasına yapışıp bir hocaya okutmak isteyenler de. İsrafil Tayfa, susmanın yetmediği yerlerde gözleriyle diretti. İleri giden olursa, kolunu koldan çekti, yakasını da kaptırmadı.

Sonra sonra, doğdu doğalı lâl imiş gibi davrandılar İsrafil Tayfaya. Unutuldu gitti sesini kestiği.

O sustu diye denizin bozardığını, martıların iyice sığınaksız kaldığını, karabatakların yeniden kayıplara karıştığını, zarganaların insanlara yanaşmadığını, horozbinanin isteksiz kıvrandığını, oltacı çocukların sevecen çırçır vuruşlarından umut kestiğini, zümürrüd yosununun kitle kitle ölmeye başlayıp kıyılara vurduğunu, lağım karası kumlarda nereis de bulunmaz olduğunu, ilaryanın kefalosun atıklı yalıları beğenmediğini, ağların daha da hızlı çürüdüğünü, Karadeniz akın kafilelerine yol yolak veren akıntıların yön değistirdiğini, anavasyanın katavasyanın birbirini şaşırdığını kim düşünürdü ki?

Bir denizdilinde hane tutarsa o, bir yarımada reisine kavuşurdu.
Bir koycuk mağarasında gizlenirse, martı daha çok yumurta bırakırdı onlara.
Kıyıda yatıp yıldız gözlese, suyun dalganın gelimi ağır ağır azalır, sinerdi.
Baktığı derinlik ışır da kendisini ele verirdi.
Sudan çektigi batık, iskorpitleriyle birlikte gelirdi. 
Bastığı üzüm şaraplanmak için ivinir ivinirdi. 
Çaldığı ıslık suyun yanağını ürpertirdi.


"İzniğe gitmiş…"
"Lâl Tayfa İzniğe kaçmış…"
"Deniz denizken göle yanaşmış…"
"Kerevides işi kolay tabii…"
"Ekmeğe de gelir fukara…"
"Oh, oturur Boyalıcaya Çakırcaya beyim, çatar teknesini beyim, basar sepetini göle beyim."
"Alası da iyidir oraların, alası…"
"Adam okkası çeken varımış…"
"Kütüğü boldur İzniğin, devşirir üzümünü, indirir fıçıya, lâp şarap…"
"Ona bun gelmez mi oralar?…"
"Boyuna gözeriminde kara görünmez derler, boğaz sanırmışsın, aldatır gider kendini Tayfa…"
"Döner o döner…"
"Lâl kafa! Nasıl anlaşır oralıyla?…"
"Seninle nasıl anlaştıysa…"
"Amma biz bin yıldır tanırdık onu, lâlı havası yeni…"
"Suru varmış dediler İzniğin, İstanbul gibi…"
"Göl dibinde minare görünür derler…"
"Aklı gördün mü sen Tayfa’da, bin otobüse, bir saatte Yalova…"
"Tayfa’dır o, oh, bir saatte deniz…"
"Dönmez o dönmez…”

Anlatırlar ki: Orhangazi’den öte gitmiştir. Karsak çıkağını bulmuştur gölün. Dereyi izleyerek göle varmıştır. Düşme elmayla, yaban domatlarıyla, su teresiyle doymuştur. Balık avlamamıştır.

Balık avlamamıştır.

Anlatırlar ki: Acı zeytine de kalsa, ördeğe tavşana gülüp gülüp bakmıştır. Fak kurmamıştır.

Fak kurmamıştır.

Anlatırlar ki: Mutlu yüzen karamekeleri, kamışlığı mekan tutmuş ürkek yılanları, üzünçle bakan kaplumbağalarını gölün, insan öpen gördekleri görünce, konuşmuştur.

Konuşmuştur.

O zaman, derler, vakti geldi yeniden, Karsak çıkağına gitti, akağı izleyerek Gemlik kıyısında yeniden denize erdi.


Hulki Aktunç
Bir Yer Göstericinin Hayatı