.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/10/2011

Düşkırıcı





Gözlerini açtı: bir sabahçı kahvesi. Kahve, yoğun, kekre bir dumanla kaplı, göz gözü görmüyor. Her günkü müşterilerden üç beş kılıksız, ateşi geçmiş sobanın çevresinde kümelenmiş, tahta iskemlelere ters oturup arkalıklarda kollarını kavuşturmuş, sıcağın anısıyla oyalanıyor, uyukluyorlar. Yüzleri bitkin, sarkmış görünüyor dumanın berisinde.
“Uykuda mıyım?” Kestiremiyor. Nicedir algılarını körleten, gözlerini yanıltan, kulaklarını yanılsamalarla dolduran, koyu bir uykuyla bir iç geçme arasında köprü kuran bir alkol ve uyuşturucu kabarcığından bakıyor dış dünyaya. Çarpıntılar içinde.
Duvarları tarıyor boş gözlerle: bin dokuz yüz altmışların gözde sinema oyuncuları, bin dokuz yüz yetmişlerin şarkıcıları, bin dokuz yüz seksenlerin futbolcu posterleri, birinin -belki yumrukla ya da tekmeyle- yıkılırken tutunduğu yerde, duvarda bir el izi. Bir takvimde -yılı belli değil- çıplak bir kadın; ağzıyla memeleri bıçakla oyulmuş. Arada, kabarmış eski kireç badana.
Masalara bakıyor: bin dokuz yüz yetmişlerin renk renk plastik çiçekleri, her dönemin eğri büğrü çay bardakları, bin dokuz yüz seksenlerin çiçekli melamin tabakları.
Tezgâhın üstünde, etiketleri yıllar öncede donmuş içki şişeleri, dipleri sapsarı kesilmiş su şişeleri. “Aaa! Kadir ağabey değil mi o?” Tezgâhın duvara bitişen bölümünde Kadir ağabeyin -Efendisi- bir fotoğrafı. Oğlu Özgür de yanında, çocuk daha o zaman. Arkalarında Eiffel kulesi. Özgür, kovboy şapkası, kovboy fişekliği takmış, yaldızlı bir kılıf. Bir başka fotoğraf: Özgür büyümüş. Bulgaristan’a gittiklerinde çekilmiş olsa gerek bu fotoğraf. Bir tır kamyonunun önünde. Ne zaman?”
Kesin bir süreklilikte birleşemeyen bu küçük süreklilik parçacıkları hiçbir ipucu vermiyor. Kahve iyice soğuk. Ayaklarını kaldırıp sobaya dayıyor. Gıcır gıcır çizmelerini gözden geçiriyor. Yol almaktan eskimişler azıcık, kirlenmişler.


“Ettim edemedim, bir sanat tutayım dedim.
Amma ve lâkin ne olsam?
Kayyum olsam kandiller yakmalı
Mezin olsam minareye çıkmalı

Münsür olsam el batırı yıkmalı

Hâkim olsam şer’isine kıyamam.
Bakkal olsam kaldıramam kantarı
Kasap olsam sallayamam satırı

Nalbant olsam nallayamam katırı

Berber olsam eşin dostun batırı…
Ah ne olsam ne olsam
Öcalıcı Derviş olsam

Bebe kanında yıkansam

Arap olsam, iki kuş bir tüfekli

Taze oğlanları düşte aldatsam.
Bir konakta Lala mı dursam
Taze kızları Bey’e mi sunsam

Ah ne olsam ne olsam

Ne olsam da ter dökmeden kazansam…”

Kente geldiği geceyi, geceyi geçirdiği sabahçı kahvesini (burası mıydı yoksa?) anımsıyor belli belirsiz. Hemşerilerini. Hep birlikte bir mitinge gidişlerini, uluyuşlarını, andiçişlerini… Sonra Kuklacı’ya satılışını.
Babasının doğru dürüst yontamadığı ayaklarına Efendisi’nin bu halis kösele, kırmızı çizmeleri geçirişini.
Kendi köyünden başladı. Zeytin ağaçlarını, tütün tarlalarını, kıraç toprakları, ırmakları, dereleri ve balık ağlarını ve balıkçıları ve köylüleri kattı Efendisi’ne. Hep önden koşarak, yol açarak.
Sonra kentte. Yan sokakları, arka sokakları, kahveleri, esnafıyla birlikte kattı Efendisi’ne.
Sonra anacaddelerde. Otel lobilerini, diskotekleri, bankaları. İplik dolu, iğneden geçti. Fare oldu kediyi üttü. Esrar sardı, dumanını gizledi; silah sattı, ölenleri gözledi; umut sattı, umutsuzluk besledi. Hepsini kattı, kapattı, hızla yol açtı Efendisi’ne.
Bu çizmeleri ayağına geçireli beri soğuktan, ateşten, kandan korkmadı. Geleneksel yara-almaz bacaklarıyla hızla yol aldı, yalnız arasıra, ağacın dişil damarlarından geçen soğuk işleyebiliyor ahşap yüreğine.
İçli bir türkü duyuyor ansızın. Kayıyor. Türküye asılıp. Kapıyı açıp dışarıya çıkıyor. lahmacun, döner, lağım, yağ, tıraş losyonu kokan sokağa çıkıyor sesin ardından. Bu ses, bu çağrı, ona hiç görmediği ama bir gün kavuşmaktan asla vazgeçmediği anasını anımsatıyor: mavi saçlı, mavi giysili, saçlarını mavi bir kuleden sarkıtıp bir gün eninde sonunda onu yukarılara, maviliğe çekecek anasını. Caddenin ışıkları iç içe geçerek büyüyor ötelere doğru. Diskoteklere yağan yapay kar taneleri savruluyor çevresinde. Bir kan, tütün, kürk kokusu duyuyor. Kar, onun kentin ormanına gelirken yola serptiği ekmek kırıntılarını savurmuş rüzgâra. Bir düşte kayarcasına buluyor köyün yolunu. Ama tutunduğu et ve barut parçaları, aşağılara çekiyor. Anasının mavi alnını bir gök parçasında görür gibi oluyor. Sızı, ağacın çatlaklarından yolunu bulup işliyor ahşap yüreğine. Anasının da oğulsuz olduğunu kavrıyor. Oğul-öksüzü bir ana kimliğiyle belki onun da kendisi gibi dövüldüğünü, bu haramiler kentinde hırpalandığını, ezildiğini düşünüyor.

“Polis olsam sanıkları dövemem
Kahya olsam şoförleri kovamam

Memur olsam kimseleri savamam

Savcı olsam insanları sevemem

Ah ne yapsam ne yapsam

Ne yapsam da bu kente tertemiz bir düş bulsam…”


 
Çamur birikintileri fokurduyor. Soylu evlerin iskeletleri, yıpranmamış genç düşler, körpe beyinlerdeki kan fokurduyor. Birazdan patlayacak kıpkırmızı bir düşün cevheri yalazlanıyor çamurda. O düşün sesini duyuyor, rengini görüyor. “Ne zaman?”
Denize dönüyor. Tophane’nin taşlarına çöküyor: “Anacığım desene, tahta oğlun bir kukla olmuş, bir canalıcı, bir düşkırıcı. İşi bitik.”






 

Fatih’te bir bar fedaisi kimseye kötülük
etmek istemediğini ileri sürerek intihar etti
Fatih, Haydar’da bir bar fedaisi hasta olduğunu ve
kimseye kötülük etmek istemediğini ileri sürerek

intihar etmiştir.

Muharrem Koç adlı, 36 yaşındaki fedai dün gece

saat 02.00’de Esrar Dede Sokak’ta tabancasıyla

havaya üç el ateş ettikten sonra, bir el de kafasına

sıkarak canına kıymıştır. Muharrem Koç’un

üzerinden, intihar etmeden önce yazdığı bir pusula

çıkmıştır. Uyuşturucu kullandığı öne sürülen Koç,

pusulada şunları yazmıştır:

“Hasta beynimle daha fazla yaşayamazdım. Ne

yapsam iyileşemeyeceğimi biliyordum. Kimseye

kötülük yapmak istemedim. Hayatıma bu şekilde

son vermenin iyi olacağına karar verdim.”





Efendisi’nin ayak sesleri yaklaşıyor, kulağının dibinde duruyor.
Önce sağ çizmesini çıkarıyor. Su, buz gibi.
TOMRİS UYAR
(Geze Gezen Kızlar)