.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/04/2012

Hakikat boş bir kağıttan ibarettir, yanıverir / Har



A yerlilere birbiri ardınca bin melekle yardım edici değildi, insan bir kurtçağız, bir böcekti, insan haksızlığı su gibi içmekteydi, haksızın azı dişleri yerli yerindeydi, A'nın karşısında ölüler diyarı çıplaktı, mahşer gününde herkes anadan doğma dirilecekti, ama kimse kimseyi dikizlemeyecekti, işimiz başımızdan aşkın olacaktı, içimdeki ruh beni sıkıyordu, içim açılmamış şarap gibiydi, A sığındığım kayamdı, kalkanımdı, kurtuluşumun kuvvetiydi, yüksek kulemdi, süt gibi döküp peynir gibi mayalamıştı beni, hayatımdan tiksiniyordum, damağımda günahlarım geziniyordu, gıdıklanıyordum, kaybolmuş koyundum, şaşırmıştım yolumu, yaban eşeğinin sıpası gibi doğmuştum, insan ki meşakkatte doğardı, kıvılcımlar yukarı uçar gibi, esvabım tarçın kokardı, sütü sıkarsan yağ, burnunu sıkarsan kan, öfkeni sıkarsan kavga çıkardı, derin uykudayken çıkmıştım içeriden, anam rahminin kapılarını kapatmıştı, gün gelecek, elbet benim de yaralarıma kuru incir basılacaktı, o gün yemekte taze incir vardı:


- Annem besili bir tavuktu. Mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tencereye dönmüştü. Gerek sofra ahalisini helme fasulyeler eşliğinde kendinden geçirmek, gerekse beş para etmez meselelerde yerli yersiz gıdaklamak bakımından bir ömre bedeldi. Lakin evin içinde lastik top gibi oradan oraya çarparken ve tüyleri babam vasıtasıyla tek tek yolunurken, öttürdüğü düdüğü kimseler duymazdı.

- Suretimde aile büyüklerinin sağlama yapabilmesini sağlayacak derlitoplu bir kerrat yerine, mührü çoktan vurulmuş bir tasdikname taşıyordum. Onların gözünde ben şerre kadem basmıştım.

- Dışarıda havanın pırıl pırıl parladığı günlerde bile binanın içindeki kesif kasvet varlığını sürdürür, en parlak renkler dahi çok geçmeden pastelleşir, silikleşirdi. Orayı bitirmek demek, ruhu bitirmek demekti...

- Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına seriverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu.

Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.

- Büyük karanlıktan sonraki ol yaradılışa tanıklığımız bizi muteber kıldı mı? Ne gezer! Göz kamaştıran muazzam alemlerin bir toz zerreciğine sığışıp yittiği, cümle ateşli destanların keskin bir ünleme kapılıp gittiği demler gördük de, hiçlikten kurtulamadık. Hiçlik kötü değildi elbet, hayatta bıraktı. Lakin başlarını ağır ağır kaldırıp alemlere korkulu bir huşuyla bakanlara malum olsun ki, göklerin de paryaları vardı.

Alemleri koca bir deftere temize çeken Büyük A'nın, defterin ilk satırına yazdığı ilk kelime, ağır mı ağır bir küfür, zikredilmekten korkulan bir bedduaydı. Meleklerin anlattığına göre Büyük A, "Bundan önceki ilk kelimem dirime övgü oldu da ne oldu? Cümle alemler başıma geçti. Bu kez ilk kelimem insandır," demiş ve kutlu kalemini kızıl çamura batırıp dediğini yazmıştı. Alemlerin lisanında insan "pislik içinde boğulmak" demekti ki, başkasına "insan ol" diyecek kadar gözü karartan ilahi varlık, bin yıllık dilsizliği göze almış demekti.

- Seçenekler arasında katı bir şey bulunmaması hiç hayra alamet değildi. Bilirdik ki, katıya yakın olan güvende olurdu. Lügat-ı alemde, "taşa oturan şapa oturmaz" şeklinde bir deyim bile vardı. Bize bitap bakan meleğe, "Taş yok mu taş?" diye sorup, "Merak etmeyin, katının ömrü kısadır, buharlaşır," yanıtını aldıktan soma, çaresiz, elimizi havaya buladık.

- Lakin biriktirdiğimiz onca hikayeyi Büyük A'dan başkasına anlatamadık, Dilimiz bağlanmıştı zira, ilahi piramidin tüm mahluklarına bahşedilen hikaye anlatma kabiliyeti esirgenmişti bizden. Hacmimize mahkumduk. O yüzden cisme varıp insanların arasına karışamadık. Asırlar süren meşakkatli seyahatlerde, edebi bir suskunluğun, bir yarı görünmezliğin esirleri olarak, kesif bir bulut kafilesi halinde semalarda dolaştık durduk. Tek bir harfe giydirilen o alengirli şapka marifetiyle makul ve meşru kılınan insani günahları kuşbakışı seyredip kahrolduk.

- İnsanın kelimeleri örse yatırıp hakikati yamultma becerisine hayran olmamak elde değildi. İskelet yığınlarının üzerinde hayatı, buzdan soğuk zincirlerin üzerinde hürriyeti en hararetli cümlelerle kutsayan ülkeler kurabiliyorlardı mesela. Açlıktan nefesleri kokarken kurt sütü içtiklerine, mecalsiz kollarını kıpırdatamazlarken demir dağlar deldiklerine, miskin miskin oturup geviş getirirlerken dörtnala bozkırlar geçtiklerine inanabiliyorlardı, zira bizdeki gerçek hikayelerden bihaberlerdi.
Biz ne kadar avaz avaz anlatsak da, sözlerimiz duyulmaz, insani menzile erişmezdi. Halbuki körlere ışık, dilsizlere kelime, sağırlara ses, aksaklara denge, yani cümle bahtsızlara baht biçebilecek nice hikayelerimiz vardı, bizde kaldı.

Bağlanan sadece dilimiz değildi üstelik, biz de birbirimize bağlanmış, adeta yapıştırılmıştık. Çok, lakin tektik. Yalnız, lakin kalabalıktık. Nereden ve ne sebepten üzerimize sıvandığını anlayamadığımız bu lanetli yekparelikten, bu şer kaderden yakınmaya da hakkımız yoktu. Cürmü meçhul köleler, ilahi nizamın hadımları, gökler aleminin paryalarıydık. Milyon asır var ki biz, yani gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutlar, bu azap üzre yaşadık.

- Anlaşılan Tefail, fazla tozdan koku alma melekelerini hepten yitirmişti...

- Bu melek takımı böyleydi işte. Hem gökler katında hem yerler altında her halta musallat olup işleri karıştıran onlardı, lakin bütün kabahati fanilere ve bize yıkıp ortadan toz olan yine onlardı.

- Belki de bizde insanlara karşı muhabbet hasıl eyleyen şey, bizi o sese mahkum eden kara yazımız, tam da o acz halimizdi, kim bilir...

 - Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mani olmadığını biliyorduk artık.

-  Savaşlar olmasa iyiyi kötüden, yiğidi ödlekten nasıl ayıracaz...

- Zamanın latif bir rüzgar, hakikatin nazif bir yaprak olduğunu idrak etseydiniz, hem vakit çabuk geçerdi hem de anlattığınız hikaye güzel olurdu...

- Hakikat boş bir kağıttan ibarettir, yanıverir...

- Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu...

- Büyük A'nın temel prensibiydi: İnsan, manası küfre dahil olsa da, onun eseriydi, insanların hepsi eşitti ve hiçbir insan hor görülemez, hatta hoş bile görülemezdi. “Hoş görmekte bir aşağılama türüdür. İnsanları hoş gören, aynı zamanda hor görüyordur.” diye yazıyordu, ilahi mahluklar için genel kılavuzda...

- İnsanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil yarasından gireceksin...

- Mezarın üzerine koyuyorum irice bir taş, elim yüzüm tozlu topraklı beyin, soruyorum küçük Onüç'e, beyin nasıl bir fıskiyedir ki, açıklıklarda fışkırmaz, fışkırır dar mekanlarda.
Dar mekanda savaşılmaz, diyor, savaşta da beyne ihtiyaç olmaz...

-  Okumak mağlupların işidir...