.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/06/2012

Yazısızlık



Yazının icadından binlerce yıl sonra; basılı bunca metnin ardından; okudukça insana her şeyin söylenmiş olduğu duygusunu vererek yazmayı (eylemi) engelleyen yapıtların ardından; bu yapıtların varlığına rağmen yoksunlaşmış ve yozlaşmış insan ruhunun baştacı edilmesinin ardından; yazıyı anlamsız ve imkânsız kılan bunca şiddetin ardından; günümüzde, onca yoksunluk ve yoksulluk varken, görüntü ve gürültü bunca yaygın ve baskınken... her an her şeyin başımıza gelebileceği kaygısı içimize işlemişken, bir metin yazmayı, hayata dair sözler sarf etmeyi ve bunları yaymayı düşünmek, şahsi bir tavra, huzursuzluk ve öfkenin yol açtığı bir şiddet edimine atıfta bulunmaktır: İnsanlığa lanet bırakmak!

Yazının kolaylıkla yazılabilir ve dağıtılabilir bir hal aldığı bu yüzyıl sonunda, ufukta (aynada, yüzeyde) ne yeni bir aydınlanma ne de anlamlı soru ve cevaplar var. Hayatın ve insanın maddi-manevi çöküşüne; artan sefalet, yoksulluk, sömürü, baskı, şiddet ve ölüm ihtimalleriyle kuşatılmış ekolojik ve etik yokoluşuna koşut bu sürecin paradoksu, yazının ve fikrin paradoksudur. Fikir, hayattan elini eteğini çekmiş, zekâ gösterisine ve ironiye dönüşmüş; akademinin ve ruhen akademisyenleşenlerin (ve medyanın) tekeline girmiş, meslek konusu halini almıştır. (Yaygınlaşan şey tekelleşir de; anonimleşerek, sıradanlaşarak...) Söz gibi yazı da yaygınlaştıkça, aracılarla aktarıldıkça, yüzeyselleşir, yüzeye dönüşür: Ardında elektronik bağlantılardan başka bir şey olmayan ekranın düz yüzeyindedir söz ve yazı; anlam yoktur, aktardığı tek şey kendi aptallaştırıcı varlığıdır artık.

Dertleri ve meseleleri olan insanların uykusuz gecelerine ya da günün ara zamanlarına sığdırdıkları, içten gelen dürtüyle yazdıkları, esin ürünü eserler değil, hiyerarşinin tepelerine çıkma ihtimali ve ihtirası içindeki uzman teknisyenlerin “format”a uygun, “zorunlu” yayınları –“makaleler”i– yaygınlaşırken, hayat ve insan, düşünmenin, tefekkürün alanından uzaklaşmış, otobiyografilerimiz –çağımızın röntgeni– karbon kağıdıyla çoğaltılabilirlikten kopyalanmaya, klonlanmaya uzanan bir yelpazede, yazının konusu olmuştur. Söz, yüz yüze ilişkinin, varlıklarıyla, vücutlarıyla, arzularıyla karşı karşıya gelen insanların diyaloğu olarak hayatın kendisiydi; bir yaşama sanatıydı diyalog. Sözden yazıya eksilerek geçti insan. Kağıdın ve kâğıt üzerindeki işaretlerin dolayımı yoluyla, kolektif söz ortamlarından mahremiyete, monoloğa çekiliş... Yine de yazı, yalnızken yazılan, yalnızken okunan, hayal gücünün okuduğu yazı, insana –içe– ışık tutabilen, dışa, başka hayatlara uzanmayı bilen yazı; paranın, akademik formasyonun ve ekranın tuzağına düşmeden önce, düşmediği sürece, düşmemenin yollarını aradığı sürece, sözün doğrudanlığıyla değilse de, yazıya özgü içkinlik, sessizlik ve yalnızlıkla, hayata değmeyi bilmiş olmalıdır. Ama hayata değdikçe, hayatı değiştirme ihtimalini de tüketmiş olmalıdır, hayattan çekilmiş olmalıdır, iktidarsızlaşmış olmalıdır.

Değiştirme gücüne sahip olan iktidarlı yazının, yazının iktidarının yarattığı faciaların da yüzyılıdır çağımız. Söz yaratmaktan yazı yaratmaya, yazı yaratmaktan görüntü yaratmaya geçiş ve iç boşaltma; herkes hem röntgenci hem de teşhirci artık. Kurumsal ve hiyerarşik alanların mahpus ve gardiyanları, yaygın, demokratik, erişilebilir, ama yaşamayan, cansız iktidar aygıtları: Söz, yazı, görüntü. Yazının (sözün, hatta görüntünün) bittiği, biterken de, onca sözün, yazının, görüntünün boğduğu insanı da peşinden sürüklediği bir dönemde, bu metin, ümitsiz, hüzünlü, karabasanlı bir edim, iktidarsızlığıyla varolabilen bir teşebbüs olarak, ancak laneti bulaştırma arzusundadır. Doğa ve zaman karşısındaki tutsaklığına, nesnelerin, kurumların, ses-söz-görüntü toplamının tutsaklığını da eklemiş olan insan, olsa olsa aşağılanmaya layıkken, bu metin sessizliğe ve düşünmeye çağrı yaparak, kendi paradoksunu çaresizce üstlenir. Onca yaşantıya, söze ve vesikaya rağmen, yaşamını bayağı bir ampiriklikle kuran, hayatını soylulaştırmak yerine aşağılanmayı tercih eden insan karşısında bu metin de benzerlerinin akıbetine seve seve katlanacaktır: Yokluğa, sözün de bittiği yerdeki gönüllü yokluğa kendini fırlatıp atarken, yokluğa firar ederken, insana küfredebilmiş olmanın hazzı...

Hayata ve insana dair yazmak, bir ihtimali hep  saklı tutmaktır: Yazanın ya da okuyanın hayatta kalma, hayatta olma ihtimali! Facianın ardından, facia sırasında, göçüğün, yıkıntıların, harabenin altında: Ütopya, toplum, insan, doğa, yokluk, yok olurken...

Bu nedenle bu metnin tüm referansları kendine ve hayatadır. Kendi içine kapalı bu metin, hafıza oluşturmanın ve kalıcılığın, bu eğretilik ve yıkıntılar ortasında dışa açılmanın yolu olabilir: Unutamamanın kâbusu, yokoluşun kendini hep hatırlatması, isyan ihtimali, facia beklentisi, belki...

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden