.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/09/2013

2 Haziran 1905





Lapa gibi kahverengi bir seftali çöpten çıkarılmıs, pembelessin diye masanın üzerine konmus. Pembelesiyor, sertlesiyor, manavın tezgâhına götürülüyor, oradan alınıp sandığa konuyor, pembe çiçek açmıs dala geri dönüyor. Bu dünyada zaman geriye doğru hareket ediyor.

Kurumus yaslı bir kadın iskemlesinde oturmus zorlukla kıpırdıyor. Yüzü kıpkırmızı, avurtları çökmüs, gözleri neredeyse hiç görmüyor, kulakları duymuyor, nefes alısı yerde hısırdayan kuru yapraklar gibi. Yıllar geçiyor. Bir kaç gelen gideni var. Kadın yavas yavas güçleniyor, daha çor yemek yiyor. Yüzündeki derin çizgiler azalıyor. Sesleri isitmeye, müzik dinlemeye baslıyor. Belli belirsiz gölgeler ısığa, çizgilere, giderek masa, iskemle, insan yüzleri gibi biçimlere dönüsüyor. Kadın küçük evinden gezintiye çıkıyor, bakkala gidiyor, arada sırada arkadaslarını ziyaret ediyor, güzel havalarda kafelerde kahve içiyor. Alt çekmeceden iğne ipliğini çıkarıyor. İsini beğendiğinde gülümsüyor. Bir gün bembeyaz yüzüyle kocasını eve getiriyorlar. Saatler geçince adamın yanakları pembelesiyor, ayağa kalkıyor, kadınla konusmaya baslıyor. Kadının evi, evleri oluyor. Birlikte yemek yiyor, sakalısıyor, gülüyorlar. Ülkede yolculuğa çıkıyor, arkadaslarını ziyaret ediyorlar. Kadının beyaz saçlarına kahverengiler düsüyor, sesi yeni bir tını kazanıyor. Lisede yetiskin kurlarına gidip tarih öğretmeni oluyor. Arkadaslarıyla bulusuyor, tarihten güncel olaylardan söz ediyorlar. Eczanede muhasebeci olan kocasına isinde yardım ediyor. Birlikte dağın eteklerine doğru yürüyüslere çıkıyorlar. Kocasını çok seviyor. Teni yumusuyor, saçı uzayıp kahverengi oluyor, göğüsleri dirilesiyor. Kocasını ilk kez üniversite kütüphanesinde görüyor. Birbirlerine bakıyorlar. Derslere giriyor. Liseyi bitiriyor. Anne babasıyla ve kızkardesiyle sevinç gözyasları döküyorlar. Anne babasının evinde kalıyor. Annesiyle saatlerce koruda gezintiler yapıyor, ona bulasık yıkarken yardım ediyor. Küçük kardesine masallar anlatıyor. Uyumadan önce ona masal okuyorlar, gittikçe küçülüyor. Emekliyor. Altını değistiriyorlar.

Orta yaslı adamın elinde bir madalya, Stokholm'de salonun sahnesinden iniyor. İsveç Bilimler Akademisi baskanıyla el sıkısıyor, Nobel Fizik Ödülünü alıyor, zafer kutlamalarını dinliyor. Adam alacağı ödülü düsünüyor. Geleceğe doğru yirmi yılı hızla gözünün önünden geçiriyor. Sadece kalem, kağıtla bir odada yalnız çalısacak. Gece gündüz çalsacak, birçok yanlıs yollara sapacak. Çöp sepeti basarısız denklem ve mantık zincirleriyle dolacak. Ama bazı aksamlar masasına oturduğunda, Doğa üzerine kimsenin bilemediği seyleri öğrendiğini, sık ormanda ısığı gördüğünü, değerli sırları avucunun içinde tuttuğunu düsünecek. Böyle gecelerde kalbi sanki âsık olmus gibi çarpıyor. Genç, tanınmamıs ve hatalardan korkmaz olduğu zamanlarda kanının damarlarında kosturması, simdi Stok-holm'deki salonda koltukta oturmus adını söyleyen baskanın uzaklardan gelen ince sesini dinlerken ona güç veriyor. Bir adam arkadasının mezarı basında durmus, tabutun üstüne bir avuç toprak atıyor. Yüzünde buz gibi Nisan yağmuru. Ama ağlamıyor. Arkadasının ciğerlerinin sağlam alacağı, yataktan çıkacağı, güleceği, ikisinin birlikte içki içip yelkenliyle gezintiye çıkacakları, sohbet edecekleri günü düsünüyor. Ağlamıyor. Gelecekte anımsadığı, o ve arkadasının alçak uzun bir masaya oturup sandviçlerini yedikleri, yaslanıp artık sevilmemekten korktuğunu söylediği, arkadasının da usulca basını salladığı, yağmur damlalarının camdan asağıya süzüldüğü o belirli günü bekliyor.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri