.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

22 Nis 2011

Anlamayacak olanlara söyleme sakın, bilebileceğin en güzel şeyleri...



"Kapalı bir sistemdir bu. Batı'ya olduğu kadar, Doğu'ya da kapalı bir sistemdir.Ortadoğu'dur, kenar Batı'dır. Ne Doğu'dur ne Batı'dır. Kafka'nın yeraltında yaşayan hayvanı gibi, kendisine doğru kazılan bir tünelin içindeki bilinmeyen düşmanı korkuyla bekler...

Bizim ilk günah'ımız belki de budur: Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı besledikleri korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat ( Zaferler, fetihler ) da herkese ve herşeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır.Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur...

Bir şehre kapanıp bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Korkunun sonucu yabancılaşmadır. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır...


Temel kavramların onu bir hiçe indirgeyeceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa, postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır, ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmaladır, ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır...


Neyin ne olduğu, hangi suçun cezasının ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes, her an suç işlediğini hissetmelidir ki başkaldıramasın. Her zaman suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim "ilk günah"ımız budur. Cezalandırılmayan küçük günahların toplamı - hoşgörümüz de budur...

Ayrıca devlette aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. Bu bakımdan bağışlayıcıdır. Karşılıklı bir oyundur bu. Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır...

Bilim bunun için tehlikelidir, deneme bunu için tehlikelidir, roman ve hikaye bunun için tehlikelidir. Belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. Taklitçi olmayan Batıcılık bunun için tehlikelidir. Gerçeği arayan Doğu bunun için tehlikelidir..."

19 Nis 2011

Roberta Flack - Killing Me Softly




Parmaklarıyla acımı tıngırdatıyor

Sözleriyle  
hayat şarkımı söylüyor


Şarkısıyla beni yumuşakça öldürüyor





Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir.






“Oldum olası, kurallar içinde yaşamaya zorlandığım zaman, uymak zorunda bırakıldığım kurallardan daha katısını kendim koyarım. Bu bana, dıştan gelen baskıyı kendi coğrafyam içinde tesirsiz bıraktığım duygusu verir. Tutukevinde de öyle yapıyorum. Erken kalkmamız mı isteniyor? Ben daha erken kalkıyorum. Sayım düzeni mi var? Ben ondan daha çok disiplin isteyen bir jimnastik şartı koyuyorum... Benim seçtiğim tutukluluk, yine de özgürlük demektir. Ötekini ortadan kaldırmayan, ama benim düşünceme göre ötekini içeren bir özgürlük.”



“Zaman ricalar ve dert anlatmaların anlamsız kaçtığı, hem de içten gelmediği zamandı. Ses etmedim. Mamak tepesinden aşağıya kadar iki çuvalı sürükledim. Ankara’nın dondurucu soğuğunu duymayacak kadar ısındım bu arada, fena mı? Sonra anayolda, bir atlı araba durdurdum. İki çuval kitabı şaşkın arabacıyla birlikte yükledim. Sonra öyle, Anayasa ve hukuk kitapları yüklenmiş sucu arabasıyla geldim şehre. Böyleydi bu, buydu Anayasa ve hukuk, hürriyetin sözü mü olur?”


“Bana burada yeniden ‘merhaba’ diyen hayatı coşkuyla karşıladım ve en kötü yüzüyle de olsa beni yeniden insanca karşılayan, yüksek duvarlarıyla dış dünyadan koparılmış da olsa, içinde hayatı, memleketimi, insanlarımı yeniden bulduğum bu yeri sevdim. Belki de merkez cezaevini ilk seven insanım. Ama insan hayata, insanca olana, benim kadar bağlı olup bundan böylesine koparılmışsa, başka türlü duyamaz.”




Kalanlar









Günler koptu. Artık geceleri bir ölüm akıyor sokaklara. Kentin evlerinin aralıklarına doluyor. Boğuluyoruz. (15)

İktidardaki egemen sınıf ve benim toplumdaki düzen her gün sayısız kez benim ve benim gibileri vazgeçmeye ve bizi kendisi gibi olmaya zorladı. Ben bir kezinde aklımı yitirdim, ama kendimi yeniden kendi elime geçirdiğimde daha da zor yenilebilir durumdayım. (31)

Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üslendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardı benliğimi. (34)Ü

Mayakovski’nin aşk özlemi, aşkın kendisine aşık olmak, tutulmak olduğunu tüm mektupları kanıtlıyor.

Özellikle son mektubu. Tutulmak, bağlanmak istediği kadar bağlıdır. Aslında gerçek tutku. (34)

Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. İçerisinde severek yaşayabileceğim. Arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi. Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum. Gökyüzünden, onun ışıklarından, gün batımlarından, karanlıklardan ve bulutlardan, kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar onlardan uzaklaşacağım. (44)

Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku… Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur – artık hiçbir yerdesin. (47)

Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımda yeniden acıkıyorum. Şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum. Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum. Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum. (48)

Yalnız yaşı olmayan ve dünyalarını kendi içlerinde taşıyan insanlara dayanabildiğimi görüyorum. (52)

Onun, onun ve onun ve onların yitirdikleri, temelinde benim değil, kendi yaşamları.
(…)
Babam ölemiyor, çünkü yaşamaya başladı.
(…)
Kırk yıldır düşündüğüm halde, düşünmeye zamanım olmadığı duygusundayım. (52)
(…) Artık beni benden alsınlar. (55)

Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü algılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçimde Savinio’da okudum: “Yaşanan an da anı olacak.” (59)

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir. (61) "









18 Nis 2011

bir cinayetin psikanalizi





mutluluğun esrarlı bir yanı yoktur.

mutsuz insanlar birbirine benzer. uzun zaman önce açılmış bazı yaralar, gerçekleşmemiş bazı dilekler, ayaklar altına alınmış gururlar, retle- daha da kötüsü ilgisizlikle- karşılaşılan aşk kıvılcımları, onlara yapışıp kalır; ya da kendileri onlara yapışır. dolayısıyla her günlerini dünün kara bulutları altında yaşarlar, mutlu insan ise arkasına dönüp bakmaz. ileriye de bakmaz. böyle bir kişi anda yaşar.
ama bunun da bir kusuru var. “an” asla bir şeyi veremez: anlamı. mutluluğun ve anlamın yolları aynı değildir. mutluluğu bulmak için, kişinin sadece anda yaşaması gerekir; sadece an için yaşamaya ihtiyaç duyar. ama eğer anlam istiyorsa-hayallerinin, sırlarının, hayatının anlamı- kişi ne kadar karanlık olsa da geçmişte, ne kadar belirsiz olursa olsun gelecek için yaşamalıdır. böylece doğa mutluluk ve anlamı bizim için karıştırır ve bizden aralarında bir seçim yapmamızı bekler.






Cascando



1.
neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi
sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmaya görsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar
söylüyor dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

2.
tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem
bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkânsız sözcükler
korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek
ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni
3.
sevmezlerse seni

Samuel Beckett – Echo’s Bones and other Precipitates (Yankının Kemikleri) – 1936
Çeviri: Suat Kemal Angı