.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

26 Kas 2013

Ninatta’nın bileziği




dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum.

dedim ki: bir insan, bir nehri nasıl severse, ki nehir o insanı bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum. bir çocuk, oyunu nasıl severse ki oyun o çocuğu bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: bir genç kız, bir çiçeği koparmadan, uzaktan koklayarak. nasıl severse, ki çiçek o genç kızı bilmez, ben seni öyle seviyorum.

dedim ki: ben senden bir şey istemiyorum, gülümsemeni eksik etme yeter.

senin sesin, benim en sevdiğim şarkıydı.

                   

Rede an den kleinen mann



"bu dünyada benim kim olduğuma karar verecek olan yalnızca benim, başka hiç kimse değil. ben biyolojik ve kültürel bir melezim ve bütün sınıfların, ırkların ve ulusların fiziksel ve zihinsel ürünü olmaktan, senin gibi saf ırk olmamaktan, şovenist olmamaktan ve bütün sınıfların, ırkların ve ulusların küçük bir faşisti olmamaktan dolayı gurur duyuyorum."

".. ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. ben hristiyan, yahudi, müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim. ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.

ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum. ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır. eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm. ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hakime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)

ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim. ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum. ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum.

25 Kas 2013

Rüya




Büyük bir çayırda bekliyordu. Yoksa, bir tarla mıydı? Belki de bir meydandı; çünkü büyük bir saatin altında duruyordu. Hayır meydan değildi, çayırdı; çünkü, her yandan papatyalar açmıştı. Papatyaları çok iyi hatırlıyordu. Elinde bir karanfil demeti, birini bekliyordu. Nermin’le daha evlenmemişti. Evet, onu bekliyordu. “Nermin gene geç kaldı,” diye düşündü. Oysa Nermin hiç geç kalmazdı. Güneş, ekinlerin saplarında ışıldıyordu. O halde bir tarla olmalıydı. Çevresine baktı: uzakta koyu bir orman vardı, gökyüzü parlak ve bulutsuzdu. Koyu renk elbisesini giymişti. Kendini görüyordu. Koyu renkli orman, uçsuz bucaksız buğday tarlasının içinde -demek bir buğday tarlasıydı- bir leke gibi duruyordu.

Birdenbire, ormanın içinden bir kalabalık çıktı: koyu renk bir kalabalık; Turgut gibi onlar da koyu renk elbiselerini giymişler. Sonra, ekinlerin arasında kayboldular. Elindeki demeti yere atarak, kayboldukları yöne doğru koşmaya başladı. Nedense çok yorgundu; bir türlü ormana ulaşamıyordu.
Birden karşısına çıktılar. Yüksek ekinlerin arasından Turgut’a doğru gelmişlerdi demek. Ellerinde, kayışlarla tuttukları bir tabut vardı. “Demek bugün gömeceksiniz?” dedi onlara. Adamlar tabutu yere bıraktılar. Ceplerinden kara mendiller çıkarıp terlerini sildiler. Turgut yüzlerini hatırlayamıyordu bu adamların. Bir süre karşı karşıya durup konuşmadılar. Sonra, adamlardan biri; “Bu kadar paraya
yapılmazdı bu iş,” dedi. “Bize bu kadar ağır olduğunu söylememiştin.” “Ben de bilemedim,” diye çekinerek karşılık verdi Turgut. “İnsan ölünce çok daha hafif olur sanmıştım.”


Turgut’a bakmadan konuşuyorlardı sanki. “Onu bilemeyiz,” dedi bir başkası. “Artık gömmek de sana düşüyor beyim. Geç kaldık zaten. Haşim Beyin cenazesi kalkacak daha. Karısı yeşiller giymemizi istiyor. Gidip bir de elbise değiştirmek var.” İriyarı olanları dönüp gittiler. Onların çekilmesiyle, Turgut’un daha önce göremediği çok küçük birkaç adam ortaya çıktı birdenbire; kısa boylu ve şişman
adamcıklar. “Hüküm okunuyor,” diye bağırdı içlerinden ince sesli biri. Herkes ceketini ilikleyerek tabutun çevresini sardı. Keskin güneşin sertliğine rağmen yüzler seçilmiyordu. Belli belirsiz kıpırdanmalarından, bir hazırlık yaptıkları anlaşılıyordu. “Ne hükmü? Ölen adamdan daha ne istiyorsunuz?” diye bağırdı Turgut, ya da ona bağırıyormuş gibi geldi; sesini duyduklarından kuşkuluydu. Cebinden bir kâğıt parçası çıkarmaya çalışan adama doğru atıldı. Ayağı tabuta takıldı, yere düştü. Tabut, bu çarpmayla yerinden oynadı ve hemen yanındaki çukura yuvarlandı. Demek çukur varmış. Demek, Turgut’un düşündüğünün, bilmeden istediğinin tersine, hep dışarda, güneşin altında ve papatyaların arasında kalamayacaktı Selim. “Tabut ne kadar hafifmiş,” diye düşündü. “Yalancı herifler. Boş yere yarım bırakıp gittiler işi.” Ayağa kalktı. Küçük adamlar da kaybolmuştu. Çukura baktı: derin, karanlık ve biçimi belirsiz bir çukurdu bu. Tabut görünmüyordu. Bu karanlık kuyunun çevresinde dolandı. Yeni kazılmış toprağın çimenlerle birleştiği yere bir taş dikilmişti. Taşın üstünde kabartma bir yazıt vardı. “Hiç olmazsa yazıt koymayı düşünmüşler bu çarpık taşın  üstüne.Düzgün bir yazı olsa.” Taşa yaklaştı, okumaya çalıştı. Kargacık burgacık harfleri zorlukla söktü:

“TURgUT ÖzBEn 1933-1962.” Geriye sıçradı: “Hayır! Olamaz!” İçinin boşaldığını hissetti birdenbire: göğsünden midesine, oradan da bacaklarına doğru bir kayıp gitme. “Hayır! Selim olmalı!
Ben, Nermin’le buluşacaktım.” Birden yanında Selim’i gördü, tarifsiz bir korkuya kapıldı: acaba? Bütün gücüyle çenesini oynatmaya çalıştı: “Doğru mu bu, Selim? Nasıl olur? Sen de biliyorsun ölmediğimi, değil mi? Yoksa ikimiz de öldük mü?” Selim başını salladı. Nasıl anlamamıştı. “Demek
tabut bunun için hafifmiş. Ama ben o kara adamları gördüm, konuştum onlarla.” Selim gene başını salladı: “Onlar seni görmediler ki.” “Parayı az bulduklarını söylediler ama...” “O sözler sana değildi. Cenaze memuruyla konuşuyorlardı.” Kendi ölümüne üzülmekle birlikte, Selim’i gördüğüne sevinmişti. “Belki o da ölmemiştir,” diye düşündü. “Peki, hüküm neydi Selim? Kimin hakkındaydı? Benim mi, senin mi?” “Bilmiyorum.” dedi Selim: “Her zaman söylemezler. Zaten, bilinen, beylik sözlerdir. Her hükümden bir kaç kopya çıkarırlar. Aynı günde gömülenler için okurlar. Çok merak ediyorsan, Haşim Beyin törenine gider öğreniriz.” “Hayır, sen anlat.” Selim omuzlarını silkti: “Hepsi aynıdır, dedim ya.” Turgut, içinde ifade edemediği tatlı bir duygunun varlığını duyarak direndi: “Hayır, sen gene anlat Selim. Sen başka türlü söylersin. Sen anlatınca beylik olmaz.”

Selim, gözlerini, ileriye, çimenlere, papatyalara ya da onlardan öteye, hiçbir şey görmüyormuş gibi, hep Turgut’un onu hatırladığı gibi dikerek kısa bir süre sustu. Sonra, parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi ve yarım bıraktığı bir sözü tamamlıyormuş gibi konuşmaya başladı: “Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm. Biraz para verilince, biraz tatlı davranınca yumuşayan ve gene de aslında hiçbir biçiminin bizim için önemi olmadığını bildiğimiz bir hüküm.” Turgut kendine acıyordu. Ölümün getirdiği durgunluğu yırtmak istiyordu: “Bir yararı dokunuyor mu bizlere?” Selim başını salladı: “Öldükten sonra neyin yararı dokunur ki?” “Doğru.” Durumu kabul etmeye başlamıştı; kendine ve bilemediği, tanımlayamadığı şeylere acıması artıyordu. Bir yandan da bu durumdan kurtulmak için yüreğini acıtan bir çaba göstermeye çalışıyordu.

 “Papatyalar...” diye söylendi Selim.

“Papatyalar... burada o kadar çok var ki...”

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

22 Kas 2013

Fulia


bayan
uzağınız ne kadar yakın bana
ne kadar mesafe var
dudaklarımla
dudaklarınız arasında
bir öpüşten diğerine
kaç yudum şarapla gidilir
sarhoşmudur insan
şişelermidir sarhoş yapan...

/yoksa sevmek midir adamı adam, kadını kadın yapan/

bir güneş batımında
bir yağmur doğuyor gökyüzünden
hep senin yüzünden
yüzümden düşüyor damlalar

bak
susuyorum
sen sustukça ben büyüyorum
kocaman oluyorum yüreğinde
bir yol yürüyorum
yüreğimden yüreğine
sen bilmesende
aydınlatıyor ışığın beni gecelerde
sığmıyorsun gündüzlerime
tüm kokuları içine saklayan
bir çiçek gibi düşüyorsun ellerime
ve üşüyorsun
soğuksun belkide
yanında değilim ya hani...
oysa varım içinde
hissedebildiğince...

"Fulia..."


Çölde su yarasıdır dudaklar...

rengi ahengini kaybetmiş
bir masalın sonunda yaşlandı AŞK
dilek niyetine
çaputlar çiçek açtı bahara...

kırık düşler balosunda
hüzünbaz bir dans merasimi
dudaklarında eflatun yalnızlığıyla
şımarık siyah gözlü bir kadın...

derin bir çöl dekoltesi
/teni/
gökyüzü bulaşığı, yağmur s'isli gözler

siyahi bir yürek mahzeni
/tozlu/
kırmızı şarap şişelerinin esrikliği
kalp kulakçıkları
Tanrı karıncıkları
ışık görmeyen...

kendi yelkovanında
ölüme asılı
/bir adam/
/bir zaman/
sızı...

hiç durmadan
öylece duran...

...

hiç durmadım, dolaştım gözlerinin yollarında
yüreğine varana kadar durmayacaktım
her kıyıya vuran dalgayı sesin sandım
bundandır denizlere aşinalığım...denizi sevişim… sensizliğim…

şehirleri sen sandım
koca koca gözlerini açıp kapatarak bakıyorlarda…
gece ışıl ışıl parıldayan uzaklara baktım
seni gördüm her sokak başında…

vuruldum..

bir mermi yarası değil belki
Aşk acısı
Kalb ağrısı
İnce bir sızı… Acısı durmadan yüzüme gülen kötü bir masal kahramanı gibi…

Gökay Birkan Sucaklı


Kayıp Düşler Atlası

19 Kas 2013

The Division of Gravity


 Ve geleceklerin uçuşun ortasında düşmek gibi bir huyları vardır..
Bir süre sonra , güneş ışığının ne kadar yakıcı olduğunu öğrenirsin eğer fazla maruz kalırsan..
Bu yüzden başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden kendi bahçeni kendin yarat ve kendi ruhunu kendin süsle..
Ve göreceksin ki dayanıklısın...Ve kuvvetlisin..Ve değerlisin..
Ve öğreneceksin...Öğreneceksin...


18 Kas 2013

A! Etika





"bizi hep erdemlere ittiler" ve "kendi
isteklerime uygunluğumdur erdem" ise
ben beni ittim, bizdim

I

aşkın atasözleriyle bayağılaşmış esrik dehlizler
kara gülüşün ağısı, unutkan inanış
bir ânâ sığınan ölüm, labyrinthos, gözler
şiir formülleri: a yoktuydu, e idi, ö!
uyuklayan kedi mırıltılarıyla aydınlan ey! kalp
sen kısa sabah yürüyüşlerine söylenmemiş
birşeyler bıraktıydın; kim sordu
sabuklayan zihin dolambaçlarında etika
bir ova, bir nehir, bir yer adıydı: viva la vita

II

düz'gün dokusu unutulurken gömüsünde hayatın
sırdır ki sözüm yedi gök altında
gömülen büyük aile: es! çözülürdü ars
hars söner, asılır yedi askı çöldolabına
ayağımı toprağa vurduğum yerden fışkırırdı serap
a! kör ölür savaş biter. Hektor'un cenaze şöleni
"atları iyi süren"... atları... ad... atikada hayat
est! indi sin yeryüzüne, sır döküldü; feryat

III

görmezlerdi, göstermezdik, büyür uçlarında uçurumun
uyumsuz ölüm yasaları uydururdu atonal tanrılar
dizboyu cinayet bono kırdırır: gülüş
üşüşür diplerde, gelirdi eşkenar sevicileri
agora ve ün! tokuşturmaları ıskalayarak
gelir ve sararmış sabah buluşmalarını bulur
ne dediydin neler oldu İthaka: dur!

IV

aziz Jean-Luc göstermişti, ansızın kesilir sürmekte olan
uy ve uydur erdem sözüne şehvetini
yoksul akşam kırıntılarında majör dalgalar muare
yalnızgezeri götürür limansız hollandalılar müzesine
sürgit taşıyacak mısın bu zıkkım izleği
ey hakik: öl ve dağılsın kentin belleği


ps; tamam düzelttim fotoğrafı,elleşmicem bir daha da , söz :)

17 Kas 2013

Yabancı




Söyle, Anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı? ”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu? ”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi? ”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı? ”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”
“Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı? ”
“Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları! ”