.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/21/2011

Mavi Efendim




Mavi efendim benim
Kadırganızı karaya çektim
Bundan böyle kendiniz biliniz beni...

Uyuyorum, oysa gün geceye deviriyor kendini, yatağın ortasında bir serçe huzuruyla bir kuğuyu bekleyerek. Şimdi bizim eş ruhlarımız benim rüyalarımda bir yerlerde birbirlerini tamamlıyorlar aşka; ihtirasla, özlemle. Birden dudaklarını hissediyorum , yatakta bana ulaşmak için dizinin bastığı yerin çöküşünü, gözlerimi açmıyorum hiç... Dudakların dudakların duruyor yüzümde, mutlu gözlerine açıyorum gözlerimi. Yüzünün kuyusuna düşüyorum akşamın renklerinde, gözlerinin ummanına, sana kıvırıyorum kendimi, kokunu duyuyorum. Seni seviyorum diyorum sanki duyulmasından korkar gibi fısıldayarak, oysa herşey sen, koca kâinat senden başka birşeyle dolu değil. Gözlerimin gördüğü, bakışının değdiği herşey sana dönüşüyor. Bana da yer var mı diyorsun, soluğumun ortasına yerleşmişken dudakların , yastığa yerleşiyor başın. Yüzünü seyrediyorum, asırlarca seyretmek için vaktim olsa diyorum içimden, asırlarca senin şu bana bakan yüzünü seyredebilsem, ellerimin arasındayken yüzün, gözlerinin o en derin yerine bakarak. Öpüyorum dudaklarından, bir kez, bir daha, bir daha, sonsuz bir daha, öpüyorum seni, soluğum ıslanıyor soluğunda. Kendime çekiyorum, aramızdaki bütün örtülerden kurtularak. Oysa biliyorum ki, ruhun ruhuma çaktı kendini çoktan, hergün sağlamlaştırmakta. Ben şimdi ne kadar yakın olursam olayım sana, içimde öyle bir yerdesin ki, bugüne dek hiç girilmemiş, hiç ulaşılmamış, nerdeyse kendimin bile bilmediği, dehlizlerimi öğretiyorsun bana. Senin bildiğin benim senden öğrendiğim kendimi keşfetme oyununda, bütün gizleri bilen sensin diye seviniyorum. Herkese bir simurg varsa dünyada, benimkisi sensin. Kâinat öyle doğruluyor ki bunu, benden bile öne geçiyor zaman.
Kalbin elimde atarken nerdeydin diyorum, ben seni, varlığını, oluşunu bilmediğim senelerde nerdeydin... Gülüyorsun, benden daha kutsal yaşıyorsun aşkı, benim hırçınlığımdan eser yok sende, ama öfken benimkinden bile güçlü, kızdığında beni seven parmakların duruyor bileklerimde. Tek bir ses, tek bir patırtı yaratmadan fırtına çıkarıyor gözlerin, gözlerinden kaçıp gözlerine sığınıyorum sen öfkeliyken. Senin olan herşeyi sevdiğimi yine yine anlıyorum, aşkla doluyor göğüs kafesim.
Birden o şiir geliyor aklıma;

birbirimizden ve aşkın keşfedilmemiş gizlerinden
ürküyorduk
bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında
bilmeden
birbirimize doğru ilerliyorduk.

Bunca sene sana ulaşmak için yürüdüyse ayaklarım, bunca senelerde yüreğimi yoran herşeye dayandıysam, bunca sene gözyaşlarım eskitemediyse yüreğimi, bunca sene ben bir bilinmeyeni bekleyerek umutlu olduysam ama gene de masal sanmışsam herşeyi, bunun ödülü sen misin? Aşka inancı kaybolmayan yüreğimin, sonsuzluk mükafatı sen misin? Aşk değil bu diyorum, ayırırken dudaklarımdan dudaklarını, aşk değil bu, bu başka bir kendini kaybediş yine bulmak için kendini, tamamını, aşktan fazlası, hep fazlası diyorum yüksek sesle doğrulurken, gülerek beni kendine çekiyorsun,çocuksun diyorsun, çocuk, çocuk... Saçlarım dökülüyor yüzüne, kokumuz karışıyor, soluğumuz, buğumuz, doyamadığım her şey sende... Sonra bakıyorum, martılar habercisi yeni günün, bulutlar, şu kayıp giden bulutlar müjdecisi, yüzümde duruyor günaydın diyen soluğun, içimde bahar gelmişcesine seviniyor serçe.

Mavi efendim benim
Kadife geleceğim
Atlas geleceğim
Mutlak bildiğim...