.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4 Kas 2011

Sen de mi?





Sen de öyle misin acaba? En tuhaf sabah oyunları düşünürüm ben. Geceleri, gün ışığından sakladığımız, kılık değiştirmiş "fena uydurma" rüyalara üşüştüğü için belki de sabahları böyle oluyor insan. Herkesin kılık değiştirmiş fena anıları vardır.



Onları rüyalarda görmek cesaret ister. Hatırlamak daha büyük cesaret. Anlamak ise insanın kendiyle muhabbetini becer. O zaman zaten sen artık "varsındır".
Biliyor musun diye düşünüyorum? Kendiyle konuşabilenler "vardır" sadece. Hiç ses vermiyorsan kendine, "oldugunu" nereden bileceksin ki?

İnsan el yapımı olmalı

Kendinle konuşmak için bir dilin olmalı. Yoksa sabahları, kötü bir ses, neler yapamadığını hatırlatarak, söylene söylene uyandırıyor insanı.
Neleri yapmayı unuttuğunu, zaten hep unuttuğunu. Kimleri araman gerekirken aramadığını, zaten vefasız olduğunu. O gün orada şöyle deseydin her şeyin bambaşka olacağını, ama bir türlü lafı gediğine koyamadığını...
Yenik başlıyorsun güne anladın mı? Kendi kendine, takımdan ayrı düz koşudasın bir bakıma. Kendi tarafında olmalı insan, kendi yanını tutmalı bilhassa sabahları, kahvaltıdan önce. Sabahları yataktan, şöyle söyleyeyim ben sana, insan yataktan bir takım halinde kalkmalı.

"İyi oynayan kazansın" demeli; hızlı koşan değil, güzel koşan göğüslesin ipi. Güzel koşmaya inanmalı fakat, ta derinden.
İpi göğüsleyemeyince, sonradan yani, pişman olmayacak kadar güzel şeyler biriktirmiş olmalı koşarken. Güzel şeyler biriktirdiğini insan hep kendiyle konuşa konuşa hatırlatabilmeli kendine.
Sana da olur mu? Sabahları en tuhaf şeyleri düşünürüm ben. Geriye kaç sabah kaldığını mesela. Bir aceleyle yaşamak ister insan böyle olunca. Binlerce şeye aynı anda başlamak istersin. Dev bir telaş küçültür gövdeni. Hayatın sadece kendi zamanı içinde yaşandığını anlayana kadar öğlen olur. Öğlen olunca zaten, dünya, güne doluşur, fena fikirlere yer kalmaz gürültüden. Sabahları kurulan kumdan kaleler yıkılır. Ama, biliyor musun?

Gerçekten istersen başlarsın

İnsan ancak gerçekten istediklerine başlayabilir. Sonra dönüp bakınca anlarsın ki, başlamış olduklarını istemişsin zaten; üzülecek bir şey yoktur. Onları istemeyi istemiyorsan o başka işte, sabahları insanın aklına onlar da üşüşür.

İnsanlık deryasında bir damla, insanın damlasında bir insanlık deryası olduğunu, kelimesiz, sessiz anladığından o sabahlarda, bir göğüs genişlemesiyle anlarsın ki, sen de aslında birisin. Birilerinden birisin sadece. Ne şefkatlidir bu, ne zalim aynı anda. Bitip gideceksin adını anlamayacaklar bir yandan, bir yandan sen de bir çizik atıp geçmiş olacaksın dünyadan.
Her dokunuş bir iz bırakıyorsa hakikaten sen basbayağı bir insanın ayak izlerini bırakacaksın yeryüzünde. İnsanlık adına küçük bir adım olacak belki, ama sen "güzel" yürümüş olacaksın.
Az gitmiş, uz gitmiş olacaksın yani, ama uzaydan bakılınca görülebilecek o şeyler arasında olmayacak ayak izlerin. Sen de uzaydan bakma o zaman kendine. Yakından bak, deli misin?

Kendine yakından bak

Sen de en tuhaf cinayet sabahları mı düşünürsün? Durup dururken ilk sevişmen gelir mi aklına ve martıların ölmek için nereye gittiği? Türkçenin hiç de okunduğu gibi yazılmayan bir dil keşfedildiğinier misin aniden? Çok az çokün numaracı aslında ...

Sigarayı bırakman, yataklısan hayatının kaçta kaçını kaybedeceğini düşünür müsün dahatan kalkmadan, bırakmazsan kaçta kaçını?
Onun elbisenin bir kaderi oldugunu, elbiselerin kaderlerini giyindiğimizi? Rüyalarda anne ve babalarımızın hep kılık değiştirdiğini? Sonra sen de mi kalkıp gidersin, benim gibi?




Milliyet
14/12/2006