.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/20/2012

5 Nisan



İki gündür daireye gidiyorum; daha doğrusu dairede görünüyorum. Üniversitede öğrenci olduğum sıralarda hocalar bize öğüt verirlerdi: dikkat edin! bizden gördüğünüz hoşgörüyü hayatta bulamayacaksınız. Bu sözün memurluk için söylenmediğini sanıyorum. Dairede, ortalıkta dolaşıyorum: kapıları yavaşça kapatıyorum; kimseye görünmemeye çalışıyorum. Koltuğuma usulca oturuyorum ve çalışmıyorum. Projeler seriyorlar önüme: anlamıyorum. Parmaklarıyla kâğıtların üzerinde bazı yerleri işaret edip, birşeyler anlatıyorlar. Sadece başımı sallıyorum. Belki yalnız durumu anlatıyorlar: o zaman mesele yok. Belki de bazı sorular soruyorlar, bunu nasıl çözelim, diyorlar. Kuşkuyla bakıyorum yüzlerine, böyle bir durum hissettiğim zaman. İşler yürüyor bununla birlikte.

Öğle tatilinde, yemekten boş kalan zamanda, geçen pazar ne yaptığımı ya da aile durumumun ne merkezde olduğunu memurlarla konuşmadığım için benimle çok ilgilenmezler; pek fazla da sevmezler. Gençler de sevmez beni; yemekten sonra yemekhanede kalıp masaya vurarak en son çıkan şarkıların söylenmesine katılmadığım için. Hastalık ve yorgunluktan dert yandığım zaman Erkan yüzüme kötü kötü bakıyor. Hastalığımda benim yerime evrakı imzalamış. Benim yokluğumu duyurmadığını söylüyor. Durmadan kendine işler icat edip hesaplar yapıyor. Bütün teknik kitaplarını taşıdı evden. Başını kaldırmadan çalışıyor. Herkes onunla alay ediyor ama belli olmaz: benden sonra baş mühendis olur. Müdürün gözüne girmeye çalışıyor. Beni, arkamdan çekiştiriyorlar. Sonumun geldiğini o da anladı galiba. Ölürsem, gene konuşurlar mı arkamdan?

Bir hesap getirdiler: benim yapmam gerekiyormuş. Evde kitapları karıştırdım. Erkan’a inat, masamın üstünü boşalttım. Yalnız hesap cetveli ve boş kâğıtlar duruyor önümde. Hesap yapmayı sevmiyorum. Projenin resimlerini çizmeyi tercih ederdim. Oysa, teknik ressamlar var bu iş için: benim görevim daha önemliymiş. Cansız ve iç kapayıcı sonuçlar çıkıyor hesaptan: bir sürü demir, kum, çimento, çakıl. Moment adında bir kavram: ne otobüste çıkar karşınıza ne de sinemada. Kimse birbirini öldürmez moment yüzünden. Bizim sınıfta biri vardı: momente inanmıyorum diye tutturmuştu. Ben nefret ediyorum momentten: günümü zehir ediyor. Müdür, belli etmemeye çalışarak, çevremde dolanıyor: genel müdüre söz vermiş hesabı bir haftada bitiririz diye. Hemen inşaata geçeceklermiş. Daha beter olun! Bana söylemiyorlar işin “ivediliğini”. Alınganlığımla dehşet yarattım dairede. Bir keresinde, imza defterini boş bıraktım diye çağırtmıştı beni: defter her gün imzalanacakmış. Yarım saat sonra istifamı gönderdim odacıyla. Sözlerini gereğinden fazla ciddiye aldığımdan yakınıyor. Ne de olsa müdür; söylenmek istiyor arada. Işık ailesini tanımıyor. Benim gibi bir oyun bozanla, müdürlüğünün tadını doğru dürüst çıkaramayacağını bilemiyor. Aslında iyi bir adam ve beni seviyor. Bununla birlikte, benden kurtulursa sevinir. Belki de sevinmez: hemen unutur gider. Cenazeme gelir mi acaba?

Tutunamayanlar / Oğuz Atay