.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/15/2012

Ateşler


Şairin uyanışını yaşadığı şeylerin varlığını biliyorum, duyumsuyorum ama elimle tutabilmiş, bahsi geçen acıdan payıma düşeni alabilmış değilim,  henüz *bilme* aşamasındayım. Oysa aşk acısının bilgeleştirmesini istiyorum bu ruhu ve bu bedeni. Aşk en güzel öğreti biliyorum ama öyle herhangi biri ve herhangi savunma ile değişebilen duygu  türlerini demiyorum, tanrının varlığını bedenime geçirmek için, başka bir bedeni iletken gibi kullanmasını,  beni kalbimden vurup almasını,  dizlerimin üzerine yüz üstü kapaklayıp,  düşürdüğü yere sadece düştüğüm için bile  tapındırmasını istiyorum. Aşk beni savunmasız ve güçsüz kılsın istiyorum, ancak böyle yakalayabilirim iç bütünlüğümü. Kabul ederek, gözleri açık severek, ölümü anlar gibi dürüst olursam ancak.


Marguerite Yourcenar ‘ ı kanarak içerken,  kadının önünde duran düşünür olma engellerinin gerçek bir acı ile yitebileceğinin,  zekanın galip gelebileceğinin canlı,  iki ayaklı kanıtı gibi gezindi hayalimin ucunda;  parklarda, kıyılarda, rüzgar saçlarını savura savura....

“Herkesin aksine beni kavrayan ilk gerçek acıdan kurtulmaya çalışmak yerine, ona  sıkı sıkı sarılacağım. Kanımı alana dek . “

“ Umarım bu kitap hiç okunmaz “ diye başlıyor.

“ Sen yokken, yüzün evreni dolduracak denli genleşiyor. Hayaletlerin akışkan haline geçiyorsun. Sen buradayken, yüzün koyulaşıyor; en ağır metallerin, iridyumun, civanın yoğunluğuna ulaşıyorsun. Bu ağırlık yüreğimin üzerine yıkılınca beni öldürüyor. “

“Aramızda aşktan daha iyi birşey var: suçortaklığı. “

“Yalnızlık. Onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum. Onların öldüğü gibi öleceğim.”

“ Alkol ayıltıyor.  Birkaç yudum konyaktan sonra, artık seni düşünmüyorum .”

“Uçakta, senin yanındayken,  tehlikeden korkmuyorum artık. İnsan tek başına ölür ancak. “

 “Asla yenilmeyeceğim. Yene yene yenik düşeceğim ancak. Bozulan her oyun, sonunda mezarım olacak aşka beni kapattığından,  hayatım bir zaferler zindanında sona erecek. Ölüm kaçağa yetişmek için harekete geçmeli, onda hayatın keskin zıddını tanımamızı sağlayan o hareketsizliği kaybetmelidir. Ölüm bize, uçarken vurulmuş kuğunun, kim bilir hangi  karanlık Hikmet tarafından saçlarından yakalanmış Akhilleus’un sonunu sunar. Pompei’deki evinin girişinde dumandan boğulmuş kadın için olduğu gibi, ölüm, öteki dünyada, kaçışın koridorlarını uzatır sadece. Benim ölümüm taştan olacak. Mukadderat’ın iskelelerine, açılabilen köprülerine, tuzaklarına, yeraltındaki bütün yollarına aşinayım. “

“Kurşuna dizilenlerin yığıldıklarını, diz üstü çöktüklerini fark ettin mi? İplere rağmen gevşediklerinden, olan olduktan sonra bayılıyormuşçasına bükülürler. Benim gibi yaparlar. Ölümlerine tapınırlar. “

“Mutsuz aşk yoktur: sahip olmadığımıza sahibizdir yalnız. Mutlu aşk yoktur: sahip olduğumuza sahip değilizdir artık.”

“Korkacak bir şey kalmadı. Dibe vurdum. Senin kalbinden daha aşağıya düşemem…”

“ Nereye kaçıp gideyim, dünyayı dolduruyorsun. Senden ancak sendeyken kaçabilirim.”

“ Düşlerimizi hatırlarız:  uykularımızı hatırlamayız. Yalnızca iki kere, içinden akıntıların geçtiği o derinliklere daldım; orada düşlerimiz sulara gömülmüş gerçeklerin enkazından başka birşey değil. Geçen gün, uzun bir koşunun sonunda temiz havadan sarhoş olmamız gibi mutluluktan sarhoş bir halde, kollarını açarak sırt üstü suya atlayan bir dalgıç gibi kendimi yatağıma attım: mavi denize devrildim. Suyun yüzünde sırt üstü yatan bir yüzücü gibi  dipsiz derinliğe sırtımı dayamış, havayla dolu ciğerlerimin  oksijen kesesinin yardımıyla, yeni doğmuş bir ada gibi bu Yunan denizinde yükseldim. Bu akşam, kedere gark olmuş bir halde, boğulmakta olan bir kadının kendini koyvermesi gibi kendimi yatağa bırakıyorum: soluğu kesilip pes eder gibi uykuya teslim oluyorum. Hatıra akıntıları gecenin verdiği sersemleme içinde akıp gidiyor, beni sanki Lut gölüne doğru sürüklüyor. Gözkapaklarının salgısı gibi buruk, tuza doymuş bu suda batmanın yolu yok. Olsa olsa yıkımdan sonra hayatta kalmaktan farksız olacak bir uyanışın korkusuyla, ziftlenmiş mumya gibisu üstünde yüzüyorum. Uykunun med ve ceziri, bana rağmen beni o patiskadan kumsala geri getiriyor. Dizlerim her an senin hatırana çarpıyor. Soğuk beni uyandırıyor, bir ölünün yanında uyumuşum gibi. “

“ İğrenç bir umut var hala içimde Kendime rağmen, içgüdünün sürekliliğinin tökezlemelerine bel bağlıyorum: bu da, yüreğin yordamında, dalgınlıkla isimleri, kapıları şaşırmakla eşdeğer. Dehşet içinde sana, Camille ‘ nin ihanetine uğramanı, Claude ‘ nin yanında başarısız olmanı, seni Hippolytos ‘ tan uzaklaştıracak bir rezalet olmasını diliyorum. Herhangi bir ayak sürçmesi seni vücudumun üzerine düşürebilir.”

“ Hırsızlar yüzüklerimize, aşıklar tenimize, vaizler ruhumuza, katiller canımıza göz dikerler. Benimkini alabilirler, ondaki hiçbirşeyi değiştiremeyeceklerine bahse girerim. Tepemde yaprakların kımıldanışını hissetmek için başımı arkaya atıyorum. Bir korudayım, bir tarlada. Zamanın çöpçü, tanrının da belki paçavracı kılığına girdiği saat bu. “