.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/16/2012

Can sıkıntısı



Her şey, şaka yollu masum bir iddiayla başladı. Güpegündüz gittim, IQ'mü ölçtürdüm. Uyyy abovvv. Albırt Aynştayn'dan iki kalem yüksek çıktı. Kendimden bunu hiç ummazdım, canım fena sıkıldı. Eeee, şimdi ne halt edecektim. Eskiden ne güzel, salak salomonje yaşayıp gidiyorken hem de.
Sonra sonra, vaktiyle, Cim Morrison'da IQ'sünü ölçtürmüş, onun da IQ'sü, Albırt Aynştayn'dan iki barem yüksek çıkmış, bu bilgiye malik oldum. Bu bilgiye malik oldum ya, canım daha da sıkıldı. Bir kavşakta donup kaldım. Önümde kız gibi, çiçek gibi, ikisi de birbirinden merdane, iki tercihli yol belirdi. Şöyle ki: Bugüne kadar bilmeden salak salamonje yaşadığım ömrümün bundan sonrasını, ya Albırt Aynştayn gibi ya da Cim Morrison gibi çar çur edecektim. Aslında ikisi de hoş seçenekti, ama ikiside ikinci el seçenekti artık, ikisine de ben, ben olarak gelemezdim ki. Sonra sonra, o hep bütün gün, yan gelip yatan adamın fıkra macerası geldi aklıma. Hani adam, bütün gün yan gelip yatıyormuş da, hani sırayla aklıevvel birileri gelip "çalışsana, zengin olursun" diyormuş da, hani bütün gün yan gelip yatan adam da hani sırayla gelen aklıevvel birilerine "zengin olunca ne olacak" diye soruyormuş da, hani sırayla gelen aklıevvel birileri de koro olarak, "zengin olur, yan gelip yatarsın işte" diyorlarmış da hani o bütün gün yan gelip yatan adam da, " zaten ben şimdi de yan gelip yatmıyor muyum? Niye yorulayım..." diyormuş ya... İşte meşhur bu fıkra geldi aklıma.

Sonra sonra, deli danalar gibi sancılı sancılı, nereye olduğunu bilmeden yürürken, düşünüp durdum. Ne kadar IQ'lersen IQ'le, başkalarının aklı kadarsın işte. Fazla IQ'nü kullanıp onları kullansan, kandırsan, sömürsen de sana yakışmaz. Onlara IQ'ün oranında huzurlu, nezih hayat reçeteleri sunmaya çalışsan da IQ'leri almaz. Eeee, fazla IQ ne yapar, cildi bozar, verem eder, can sıkar, kan akıtır, sürüm sürüm süründürür o zaman. IQ'ün var mı derdin var. Tarihte bugüne dek IQ'sü başına bela olmamış bir deha örneği var mı?

Sonra sonra, bu IQ şeyinden sonra, şeyi farkettim. Kendime çaktırmadan bir tarihi eser, bir mücevher, çok değerli bir şey olarak bakmaya başlamışım. Birileri hemen beni sit alanı ilan etmeliymiş. Eşsiz devletim, yüce milletim ya da yüce devletim, eşsiz milletim, benim etimden, sütümden, tüyümden, yünümden ve engin fikirlerimden sonuna dek yararlanmalıymış. Ne de olsa önümde, ikisi de birbirinden şık, iki şık vardı. Ya yüksek IQ'lü aklımı, Albırt Aynştayn gibi insanlık uğruna Kızılay'a ya da Yeşilhaç'a hoşa, heba edecektim ya da Cim Morrison gibi yüksek IQ'lü aklımı, kendi uğruma, keyif veren maddelere, cinselliğe, müziğe ve şiire, yani sanat denilen zillet illete bulaştırarak veba boca edecektim. Nihayet her ikisi de insanlık tarihine enteresan birer geyik tecrube olarak kalacaktı.

Hadiseyi duyan kimi güzel insanlar: "Güzel ve hisli insan ol, dünyayı süsle, bizim için geber, bize masaj yap, bizi rahatlat." gibi kırık dökük, bölük pörçük ve pılı pırtık aciz cümleler ediyorlardı. Dışım onları acıyarak keserken, içim: "Dünyanın şu hali sizin yüzünüzden değil mi? Siz peygamberleri bile anlamamışsınız. Sizin gibi kendilerini, hayatlarını, sevdiklerini sandıklarını hiç sevmeyen insan bozuntularına niye özel bir mesai harcayayım. Sizin gibi bok çuvalları için niye kılımı kıpırdatayım." diyordu.

Hadiseyi duyan kimi güzel insanlar da: "Boşver herşeyi, nerede trak, orada bırak. Marjinal ol, uçta dolaş, bütün güzel kadınlarla yat, bütün güzel keyif veren maddeleri tat, alkolik ol, cinayet işle, tarikat kur, kendini ömrüne as, zamana geril, efsane kal, tarihe mevzu ol." diyordu. Ve fakat dışım onları da acıyarak keserken, içim: "Bunca kurban, bunca katliam, bunca yalan dolan, acı, sancı, geyik muhabbeti, trip, fıkra, efsane, poster, yetmedi mi, ille de eşeğin kullağına su mu kaçırmaktır niyetiniz?" diyordu.

Eeee, ne yapacaktım ben şimdi. Koçlar gibi, zıpkın gibi, fişek gibi, eşek gibi çok yüksek bu IQ'ümle. Ve fakat ben yine bu IQ'ümün bana düşündürdükleri nedeniyle değil mi ki, ne emmeye, ne de gömmeye geliyordum. Aklımın esiriydim, aklımın eseri olarak.

Başkalarının algılama yetisine mahkum bir akılla çok acı çekiyordum. Nedenleri, sonuçları biliyor, görüyor ama birşey yapamıyordum. İktidar olmak, şekil vermek, yol göstermek ise bana dar geliyordu. IQ'sü yüksek biri olarak Albırt Aynştayn ve Cim Morrison'dan teşkil edebilecek, Albırt Morrison veya Cim Aynştayn kod adlı kokteyl bir ömür de yaşayabilirdim ancak, o da aynıydı, o da veya yusuf yusufu sıkıp kendi kendim olmak da vardı ömrüm boyunca. Lakin her durumda ne halt olacaksan ol, ille de önce "biri" olacaktın ve biri olmak ise her yerde, her zaman, herkes için aynıydı. Hem ben haykırıp durmuyor muydum: "Hiçbir yer, hiçbir şey, hiçbir kimse ve hiçbir zaman kazanamayacak." diye. Velhasıl sana sevdanın yolları, bana kolları bağlı kılkamış destanı kalmıştı.

Sonra sonra, iyice tuhaflaştım. Kendimi evlerinde çöp biriktiren insanlara daha yakın hissetmeye başladım. Kalabalık caddelerde, uzun saçlı sakallı bir halde, pejmurde kıyafetlerle ve sürekli keyif veren maddelerin katı, sıvı, gaz gibi tüm hallerini üzerimde deneyerek, bir kobay iç sızısıyla kendi kendime mırıdanıyordum: "Çöp biriktirmekle, para biriktirmek arasında hiçbir fark yok, çöpler çöp olmadan evvel kendilerince bir para değerleri vardı, para değerleri gitti, anı değerleri kaldı. Çöp de para da kokuyor, kokuşturuyor. Para çöpün hammaddesi. Hayatımızdaki herşey para olmadan önce, hiç televizyonlarda borsa haberlerinden önce evinden çöp çıkan insan haberleri çıkıyor muydu? Para eşittir çöp, çöp eşittir para yani. Sevgili insan beyler ve insan hanımlar, meridyenden kayan var."

Kimi benden ürküyor, köşe bucak kaçıyordu. Kimi de bana acıyıp cebime para sıkıştırıyor, ben de kendimi çöp bidonu gibi hissediyordum. Gündelik hayatını, "akıl, akıl gel kıçıma takıl" özdeyişine uygun bir şekilde ikame ettiren insanlara karşı ne kadar aklım olsa da kıçıma takmaktan başka bir şey yapamıyordum.

Öldüğümde o kadar yakışıklı bir ceset olacaktım ki, hiç istemesem de bir poster de ben kalacaktım hiç kuşkusuz. Sonra ne olacaktı unuttum. Sonra, ben de yattım, uyudum.