.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/22/2012

Yağmura Ağıt



Sırılsıklam olduğumu söyledi.

Üstüm başım da zaten toz toprakmış hep; ıslanınca ‘çamur çocuk’ olmuşum öyle diyor.

Günü başlattığımda, gözlerimi açtığımda, güneşliydi gün. Ben de güneşten yüz bulup  yüzümü bile yıkamadan attım kendimi sokaklara. Bir kaç saat avare gibi gezdim; Moda’da  sahildeydim yine. Her zamanki gibi önümden defalarca geçti çay-nescafe-çekirdek satan   o abi, tuzlu çekirdeği canım çekmedi değil ama her zamanki gibi hiç bir şey almadım  ondan; o geçerken ben gözlerimle kaçtım. Kayaların üzerinden yürüdüm, ayağım da  burkulmadı değil bir kaç defa; umursamadım. Güneşin sıcaklığı da yakıyordu  yıkanmamış yüzümü; umursamadım.  Bana kalırsa hüznün güzelliği hiç yoktu bugün,  ondandır kayaların üzerinde oturmuş uzaklara – Suadiye’ye ya da başka bir yere –  bakanları anlamaya hiç çalışmadım; benim için tek sorun yürümeye çalıştığım kayalarda oturarak yolumu kapatma tehlikesi oluşturmalarıydı ama bunu da umursamadım.

Kafama bir yağmur damlasının düştüğünü hissettim.

Güneşin düştüğünü gördüm, siyah bulutların hakimiyetini…

Umursadım…

Ağır ağır yürüyordu biri bu yağmurda – bir kadın – şemşiyesi olan bir kadın – yüzü nasıl da güleçti; umursadım. Kayalardan inip yola çıktım; yağmurdan kaçmaktı aklım. Aklımdan geçmezdi o güleç kadınla aynı şemşiyenin altında adımlarımızın olacağı: Ne tarafa gittiğimi sorduğunda bir yer belirtmek istemedim; şu tarafa dedim – ellerim ceplerimdeydi gözlerimle işaret ettim – öylece yürümeye başladık aynı şemsiyenin altında. Adımları ne kadar da yumuşaktı; camdandı da sanki ayakkabıları, kırılmasınlar istiyordu ya da yola bastıkça inciniyordu da kıyamıyordu. Alain de Botton’un “Yalnız Erkekler” denemesini-öyküsünü hatırladım birden: Erkeklerin aslında ne kadar da duygusal olduğunu söylüyordu; sanılanın aksine, bir trende rastgeldikleri hoş bir kadınla bile hemencecik kafalarında gelecek kurabileceklerini. Bu yolları incitmek istemeyen camdan ayakkabıları olan kadınla gelecek planlarım benim de hazırdı: O da benim gibi Moda’yı seviyordu belli ki, eh başka yerden ev tutmak olmazdı öyleyse…

Zeki bir kedisi olduğunu anlattı bana dışarda olmasından kokuyormuş şimdi bu yağmurda ne yapar diye üzülüyormuş. Üzülmemesini söyledim; bugün hava çok güzeldi çünkü en azından yağmur benim kafama düşmeden senin şemsiyeni açtırmadan yani o zamana dek güzeldi dedim. İlk defa bana doğru dönüp yüzüme bakmaya çalıştı; umursadım. Şemsiyesini kapattı. Tekrar bana doğru döndü. Bir şeyler söylüyordu. Omzumdan tuttu sarsmaya çalıştı beni. “İyi günler sana” dediğini duydum; öncesinde yağmurun durduğunu söylediğini hatırladım – aklıma geldi. Önümden sağdaki sokağa- sinemanın olduğu sokak- saptı hala aynı ahenkle yürüyordu hala kırmadan dökmeden… Benim gelecek planlarıma son vermem de o camdan ayakkabılının sokağa dönüşü ile bitmişti…

Kabul etmek gerekir bitişini daha çok umursamıştım yağmurun- başlamasından…

Omuzumdaki saç da neyin nesiymiş.

Yağmurlarda kızlarla mı gezmekmiş yeni hevesim…

Fenaymışım, “çamur çocuk fenasın fena” dedi.

“Yağmurdan” dedim: “Yağmurdan hep anne, valla yoksa nereden gelcek konacak omzuma kadın saçı…”

Anlamadı ki annem: “Ne diyorsun sen çamur çocuk git üzerini değiştir sırılsıklamsın” dedi.

Gittim üzerimi değiştirdim; umursamadım…



Muhammed Fatih ATEŞ