.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/19/2012

Yeraltından Notlar



VIII

- Kah-kah-kah! Ama gerçekte istek diye bir şey yok ki! diye  gülerek sözümü keseceksiniz. Bilim, insanı şu zamanda bile  öyle bir açıklığa kavuşturuyor ki, hep biliriz, istek, özgür  irade dedikleri şey...


Durun biraz baylar, ben de bundan söz açacaktım, ama ne yalan  söyleyeyim, göze alamamıştım. İsteklerimizin bilmem hangi sebeplere bağlı olduğunu ağzımdan kaçırmak üzereydim ki, çok şükür, bilimi anımsadım da sustum. Tam o sırada bu konuyu siz açtınız. Diyelim, gerçekten günün birinde bütün istek ve kaprislerimizin formülü bulunuverse; daha doğrusu isteklerimizin neye bağlı olduğu, hangi yasalara göre oluştuğu, nasıl geliştiği, değişik durumlarda ne gibi yönler aldığı üstüne kesin matematik formülleri ortaya çıkarılsa... O zaman, işte o zaman insanlar belki de isteklerinden vazgeçecekler, hem de yüzde yüz vazgeçeceklerdir. Çizelgeye bakarak istemenin ne tadı kalır? Bundan başka insan, insanlıktan çıkıp bir org vidasına ya da bunun gibi bir şeye dönüşecektir. Çünkü isteği, iradesi olmayan, istemeyi bilmeyen insan org silindirindeki bir vidadan başka nedir ki? Siz buna ne dersiniz? Bütün olasılıkları göz önüne alalım da, böyle bir şeyin olup olmayacağını bir düşünelim.

- Hımm!.. diyeceksiniz. Biz çıkarlarımızı anlamadığımız için, ne istediğimizi de çoğunlukla bilemeyiz. Gözümüze kestirdiğimiz bir çıkarı elde etmekte en kolay yolu seçiyoruz diye, bazen aptallığımızdan bir sürü saçmalıkyaparız. Oysa bütün bunların dökümü yapılıp kâğıda geçirilince (Olmayacak bir şey yok bunda, çünkü ileride insanların doğa yasalarının hepsini öğrenemeyeceklerine şimdiden inanmak çirkindir, anlamsızdır.) içimizde istekten de eser kalmaz. İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince, artık bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek,böyle göz göre göre mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır... Nasıl olsa özgür irade yasaları açıklığa kavuşturulacağı için, bir gün bütün istek ve düşüncelerin dökümü de yapılarak -şaka biryana- belki birtakım çizelgeler düzenlenecek, biz de bu çizelgelere bakıp istekte bulunacağız. Sözgelişi bir gün birine nanik yapsam, hesaplar, kitaplar benim gerçekten öyle yapmam, hem de hangi elimi kullanmışsam o elimi kullanmam gerektiğini ortaya koysa, benim özgürlüğümden ne kalır? Üstelik bir de okumuş bilgin bir kişiysem? İşte o zaman yaşamımı otuz yıl ilerisine kadar hesaplayabilirim; kısacası, bütün bunların gerçekleşmesiyle her şeyi önceden  görüp anlayacağım için, bana da yapacak bir şey kalmaz...

Aslında şunları aklımızdan hiç çıkarmamalıyız: Doğa neyi, ne zaman yapacağımızı bize hiç sormaz; onu hayalimizde canlandırdığımız gibi değil, gerçekte olduğu için kabul etmeliyiz; bir çizelge, bir takvim, hatta bir imbik peşindeysek, bunları kabul etmekten başka çaremiz yoktur! Böyle yapmasak bile, bize kendini nasıl olsa kabul ettirir.Hepsi güzel, ama burada aklımın takıldığı bir şey var! Felsefeye daldığım için özür dilerim, sevgili okuyucularım; ne yaparsınız, kırk yıllık yeraltı yaşamı, dile kolay! İzin verin, biraz da hayal kurayım. Mantık, kuşkusuz iyi şeydir, ama olup olacağı bir mantıktır ve insanın düşünme gereksinmesini gidermekten öteye geçemez; oysa istek yaşamın ta kendisidir, hem de en basit bir davranıştan yüce mantığa kadar. Gerçi isteğin eline kalmış bir yaşam çoğu zaman deli zırvasından başka bir şey değildir, ama unutmayalım, gene de yaşamdır, kare kökü almak değil.

Sözgelişi ben, salt düşünme gereksinmemi gidermek, insanoğlunun yaşama yeteneğinin yirmide birini ortaya koymak için değil, pek doğal olarak, yaşama gücümün tümünü seferber ederek yaşamak istiyorum. Akıl burada ne yapar? Akıl öğrenebildiği kadarını bilir, (belki geride öğrenemeyeceği çok şey kalacaktır. Avutucu bir yanı olmasa da bu gerçeği niçin gizleyelim?) insan yaşantısı ise bilinçli ya da bilinçsiz bütün eğilimleriyle, türlü türlü aldanmalarıyla sürer gider. Bana acıyarak baktığınızı hissediyorum, değerli okuyucular; okumuş, aydın, kısacası geleceğin insanının bile bile çıkarına uygun olmayan bir istekte bulunmayacağını, bunun matematik bir kesinlik taşıdığını üsteliyorsunuz.Ben de sizlerle aynı düşüncedeyim. Ama şunu size yüzüncü kez söyleyeyim ki, insanın bile isteye, bilinçli olarak zararlı, budalaca, hatta son derece budalaca bir isteğe kapıldığı bir durum, tek bir durum vardır: Yalnızca yararlı şeyler istemek zorunluluğundan kurtulup en saçmasından bile olsa bir şey istemek hakkına sahip olmak. Okuyucularım, bu saçma istek, bu kaprisler kimi durumlarda bizim için bütün dünya nimetlerinin üstünde bir değer kazanabilir. Özellikle, bize açıkça zararı dokunduğu, çıkar üstüne en akla yatkın düşüncelerimizle ters düştüğü zamanlar, bütün öbür çıkarlardan daha yarar sağlayabilir; çünkü en önemlisi, en değerli varlığımız olan kişiliğimizi, benliğimizi korumaktadır. Kimi insanlar bunun bizim en değerli
özelliğimiz olduğunu söylerler. Canı çektiği zaman isteğin akılla birleştiği de olur: aklı kötüye kullanmayıp ondan
yeterince faydalanırsa, bu birleşme yararlı, hatta övülmeye değer sonuçlar verir. Fakat isteğin sık sık, hatta üst üste mantıkla çeliştiği durumlar vardır ve... ve... bilir misiniz, bu durum hem çok yararlı, hem de beğenilecek bir olaydır.Şimdi bir an için insanların aptal olmadıklarını düşünelim. (Hiç olmazsa şundan dolayı insanların gerçekten aptal olduğunu söyleyemeyiz: Bizler aptal olursak, akıllı kime diyeceğiz?) Ama insanoğlu aptal değilse bile korkunç derecede nankördür. Evet, eşi bulunmaz bir nankör! Bana kalırsa insanın en iyi tanımlanması şöyle olmalı: iki ayaklı nankör bir yaratık. Hepsi bu kadarla kalsa gene iyi. Çünkü böylece en büyük kusuru unutulmuş olurdu. İnsanın en büyük kusuru, Nuh tufanından başlayıp Schlezwig-Holstein dönemine değin süren, alnının kara yazgısı olan erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve buna bağlı olarak ölçüsüzlük. Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten ileri geldiği çoktandır bilinen bir gerçektir. İnsanlık tarihine şöyle bir göz atın, bakın neler göreceksiniz! Görkem mi? Belki bunun için yalnızca Rodos anıtı yeter! Bizim Anayevski, kimilerinin bu anıtın insan elinden çıktığını, kimilerininse doğa tarafından yaratıldığını ileri sürdüklerini boşuna mı
söylüyor? Göz alıcılık mı? Olabilir. Çağlar boyunca her ulusun askerinin, sivilinin giydiği yalnızca tören üniformalarını alırsak ne demek istediğimiz anlaşılır. Hele özel frak çeşitleri karşısında apışıp kalmayacak tek tarihçi çıkmaz. Tekdüzelik mi? Bu da olabilir. Durmadan dövüşüyorlar; eskiden de, şimdi de, her zaman dövüştüler ve dövüşecekler. Yalnızca bu örnek yetmez mi tekdüzeliğe? Kısacası, insanlık tarihine her şey, hasta bir muhayyilenin uydurabildiği her şey yakıştırılır da, ağırbaşlılık yakıştırılamaz. Daha söze başlamadan sözünüz ağzınıza tıkılır.Yaşamda karşınıza şöyle tuhaf bir durum çıkmaktadır: Ellerinden geldiğince erdemli, ağırbaşlı davranmayı kendilerine amaç edinen, sanki dünyada erdemli, ağırbaşlı yaşanabileceğini göstermek istercesine çevrelerine ışık saçan birtakım erdemli, ağırbaşlı kişiler -insanseverler, bilgeler- vardır. "E, sonra?" diyeceksiniz. Sonrası belli: Bu gösteriş düşkünlerinin çoğu, eninde sonunda sapıtarak akla gelmedik herzeler yerler. Şimdi size sorarım: Bu gibi tuhaf nitelikleri olan yaratıklardan başka ne beklenir? Böyle birinin önüne
bütün yeryüzü nimetlerini serin; mutluluk denizine, başı kaybolana, hatta suyun üstünden hava kabarcıkları çıkana kadar gömün; elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan, yalnızca uyuması, ballı-kaymaklı yemesi, bir de insan soyunun tükenmemesine çalışması için önüne bütün zenginlikleri yığın; bakın, bu insan salt nankörlüğü, rezilliği yüzünden başınıza ne püsküllü belalar açacaktır! Balı-kaymağı gözü görmez; bile bile en zararlı, çıkarına en aykırı yaramazlıklar, saçmalıklar yapar. Bunun tek nedeni, akıllı-uslu yaşayıştan bıkıp, tehlikelere doğru kanatlanan hayal gücünü her işine katmak istemesidir. Akıllara durgunluk veren hayallerini, en koyusundan ahmaklıklarını elden bırakmak istemez, çünkü (sanki pek gerekliymiş gibi) insanların piyano tuşu değil, hâlâ insan olduklarını kendi kendisine göstermeye çalışır. Gerçi tuşlarına basıp piyanoyu çalan da gene doğa yasalarıdır, bu çalış öylesine güzel ve dokunaklıdır ki, bir şey demeye güç bırakmaz insanda. Üstelik kendisinin gerçekten piyano tuşu olduğunu anlarsa ya da onun böyle olduğu fen bilimlerince matematik bir kesinlikle kanıtlanırsa, insanoğlu, gene de aklını başına toplamaz; tersine, salt nankörlüğünden, aklına eseni yapmak için bile bile haltlar karıştırır. Buna gücü yetmezse, zihninde birtakım karışıklıklar, fırtınalar yaratarak çeşitli acılar duymaya başlar; böylece dediğinde sonuna dek direnir. Dünyaya lanet üstüne lanet yağdırır, yalnızca insanoğlu lanet okuyabileceği için (İnsanı öbür hayvanlardan ayıran başlıca üstünlük de budur.), hiç olmazsa bu yolla istediğini elde eder, yani piyano tuş değil de insan olduğuna inanç getirir. "Bütün bu karışıklıkların, karanlıkların, lanetlerin çizelgeyle önceden kestirilerek önlenmesi, aklın da böylece ağır basması sağlanabilir." diyeceksiniz. İşte böyle bir durumda bile, insan mantığın elinden kurtulup gene bildiğini okumak için kendini deliliğin kucağına atar. Buna inanıyor, doğruluğu konusunda bütün sorumluluğu üstleniyorum. İnsanın bütün işi gücü, sanırım vida değil insan olduğunu her an kendi kendisine kanıtlamaktır. Bu uğurda başı belaya girecekmiş, gerekirse mağara adamına dönüşecekmiş, vız gelir ona... Bütün bunlardan sonra gel de günaha girme; henüz bu dereceye düşmediğimiz, isteğin bilmem hangi şeytanın buyruğunda olduğu açıklanmadığı için gel de sevinme!

Kimsenin elimden özgür irademi almadığını; ancak irademin, yine kendi isteğimle normal çıkarlarıma, doğa yasalarına, aritmetiğe uygun düşmesi için çalışıldığını söyleyeceksiniz bağıra bağıra. (Bana bağırmak lütfunda bulunursanız eğer.)

- Hadi, efendim; iş çizelgeyle aritmetiğe dayanınca iki kere ikinin dört etmesinden başka çıkar yol olmazsa iradenin ne önemi kalır? İradem işe karışmasa da iki kere iki dört ediyor. İrade bu mu demektir?