.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/10/2012

Başlangıç


''Başlangıçta söz vardı'',

der insanlığın kadim, kutsal metni... Herşey sözlebaşladı: Ol! Var ol! İnsanın eski, ortak, en kutsal çabası: Var olmak ve var etmek... Seni her an silmek, yok etmek, kendine benzetmek isteyen dünyaya karşı, sürekli, soluk alıp verircesine direnmek, bazen umutla, bazen umuda bile gerek duymadan karşı koymak: Ben varım. Buradayım, hala buradayım.
'
Dünya' dediğimize gelince... Somutlaştırmaya başladığımızda, korkarım ki, sözcüklerin büyüsü kaçacak, çamura, suça, utanca bulanacaklar. Sistem, iktidar, düzen, iktidar ilişkileri ağı, her tür otorite... Kurumlar, egolar, çıkarlar, zorbalar, gururlar... Benzeri pek çok sözcüğün kuşatması altında, 'insan ruhu' —tehli bir tamlama, biliyorum— diye yazmak, kör bir kuşu keskin nişancılar arasına salmaya benziyor. (Kendimi bu dünyanın karşısında çoğu zaman hissettiğim gibi.) İnsanın, kendisini kuşatan her duvarı —bazen bizzat elleriyle inşa ettiği— eninde sonunda yıkması, en sağlam, en sarsılmaz görünen yapıları silkeleyip atması, en umutsuz koşullarda direnmesi anlaşılmaz görünür, insan ruhunu hesaba katmayanlara... Bencilliği, aç gözlülüğü, fırsatçılığı baştan tescillenmiş bu yaratığın, kendisini bir diğerine, bir düşünceye, kavrama, İnsan'a adamasının olanaksız görünmesi gibi. Ölene dek çıkamayacağı bir hücrenin duvarlarına adını kazıyan mahpusu, toplama kampında eline geçirebilldiği tek kağıt parçasına arkadaşının portresini yapan, idam riskini göze alarak aylarca saklayan tutsağı anlamak da kimileri için mümkün olmasa gerek... İktidardakiler, kendilerine bir süreliğine sunulmuş iktidarı tepe tepe kullananlar anlayamaz bunu. 'Beni öldürebilirsiniz, ama yok edemezsiniz' cümlesini dillendirebilmek kadar işitebilmek için de, uçsuz bucaksız yollarından yürümek gerekiyor yeryüzünün...

İklim değişti, Sibirya iklimi oldu. Bu cümleyi yazdığım sabah, termometre eksi on yediyi gösteriyordu. Şimdi beş altı derece ısınmış hava. Soğuğun etkisi, aynı tropik sıcaklar gibi, ilk günlerde anlaşılmıyor. Her geçen gün, her saat artıyor, acımasızca çullanıyor insanın üzerine, gücünü tüketiyor, içten içe çökertiyor. Bir yabancı şehir hep ıssızdır ama şimdi bütünüyle insansız sanki. Kürklere, yünlere, kaz tüylerine bürünmüş, atkılara sarınmış —şık görünme kaygısı unutuldu artık, yalnızca genç kızlar hala özenli— yaşı ve cinsiyeti kestirilemeyen şekilsiz gövdeler bekleşiyor duraklarda. Yüzleri ölüm solgunluğunda, gözleriyse kıpkırmızı... Acıyla öksüren bir çocuğun ya da sahibi gibi sarılıp sarmalanmış, titreyen bir köpeğin bakışları ele veriyor, kanıksamak zorunda kaldığımız ızdırabı...Yere kadar kürkünün üzerine, göğsünde koskocaman bir haç işareti bulunan, beyaz bir önlük giymiş bir meczup avazı çıktığınca bağırıyor bomboş köprüde... Açlıktan çılgına dönmüş martılar üşüşüyor başına... Kimse durmuyor. Hava gerçekten soğuk, hele geceleri... Karanlık bastıktan sonra şehir savaş zamanlarını andırıyor. Baştan aşağı buz kesmiş bu dağlar ülkesinde sadece Kürtler yürüyor.

Baştan aşağı buz kesmiş bir dağlar ülkesinde sadece Kürtler yürüyor... Biz varız, diyorlar, buradayız. Sizin tanımlarınıza sığdığımız kadarıyla var olmayı reddettiğimiz için buradayız.

10 / 02 / 2012