.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/11/2012

Nadja ( Bölüm 1 )




Kimim ben? İstisna olarak, atasözü olmuş bir özdeyişe bakacak olursam, gerçekten de her şey, dönüp dolaşıp, şunu bilmeye dayanmaz mı?: "Kiminle düşüp kalkıyorum?", "Arkadaşım kim?" İtiraf etmeliyim ki bu son sözcük, kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu sözcük söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki bir kişilik olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Sözcük, kullanıldığı bu temel anlamda biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel belirtileri olarak algıladığım şeylerin, ki bunlar enikonu kesinleşmiş belirtilerdir, bu yaşamın sınırlarında olup bitenlerden başka bir şey olmadıkları, gerçek alanını hiç mi hiç tanımadığım bir hareket içindeki belirtiler olduklarını anlatmak istemektedir bana. Dış görünüşüyle olduğu kadar bazı olağan zaman ve yer olgularına körü körüne boyun eğmesi gibi geleneksel bazı yanlarıyla "hayalet"in kafamdaki temsili imgesi, benim için her şeyden önce ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının yetkin imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve ben bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gerekeni tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Kendi üzerime bu bakış, beni, peşinen ben'in üstünde varsaydıkça, zamanla uzlaşmasına, zamanla uyum sağlamasına hiçbir neden olmayan düşüncemin iyice biçimlenmiş şekline, keyfi olarak, bir önceki düzlem içinde yer verdikçe, bu aynı zamanın içine, telafi edilmez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesi katar ki, bu düşüncenin ahlaksal temelden yoksun olduğu, bana göre, hiçbir tartışma götürmez. Önemli olan, şu geçici dünyada, kendimde ağır ağır ortaya çıkardığım özel becerilerin, bana özgü olacak olan ancak bana verili de olmayan genel bir beceri arayışı içinde beni avutmadığıdır. Kendimde var olduğunu bildiğim her türlü beğeninin, hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, boyun eğdiğim çekimlerin, başımdan geçen ve sadece benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken gördüğüm bir sürü hareketin, sadece ve sadece kendi hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlara oranla, beni onlardan ayıran şeyin nereden kaynaklandığını değilse de, bunun nenin nesi olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum en azından. Bu farklılığın bilincinde olduğum ölçüde, bu dünyaya, tüm diğerleri arasına ne yapmaya geldiğimi, ne mene bir biricik mesajın taşıyıcısı olduğumu, bunu iyi mi yoksa kötü mü bir geleceğin beklediğini, kendi başımı ortaya koyarak, gözlerimin önüne seremez miyim?
İşte bu tür düşüncelerden hareketle, eleştiri, büyük bir sadakatle bağlı olduğu -ki bu bir gerçektir- ayrıcalıklarından vazgeçerek, kısaca, kendine, düşüncelerin tümüyle mekanik bir düzenlenmesinden daha az gereksiz bir hedef göstererek, kendini, fazlasıyla yasak, girilmez olduğunu sandığı bir alanda, bir başka deyişle, günlük yaşamın ufak tefek olaylarına av olan yazarın kişiliğinin alanında bilgece araştırmalarla sınırlarsa, tam bir bağımsızlıkla ve çoğunlukla alabildiğine farklı bir biçimde ifade edecektir kendini; arzulanması gereken bir şey olduğu kanısındayım bunun. Şu küçük hikaye geliyor akla: Hugo'nun, yaşamının sonuna doğru, belki yüz bilmem kaçıncı kez, Juliette Drouet ile aynı gezintiyi yaparken, arabaları iki giriş kapısı olan bir malikanenin önünden geçerken sessiz meditasyonuna ara vermesi ve birisi büyük, birisi küçük kapıların önünde, Juliette'e büyüğünü gösterirken: "Atlılara ait madam" deyişi ve Juliette'in de kendisine küçük kapıyı göstererek: "Yayalara ait mösyö" demesine kulak kabartışı; sonra biraz ileride dalları birbirini kucaklayan iki ağacın önünde, bu kez Juliette'in yanıt vermeyeceğini bile bile bir kez daha söze girişi: "Philemon ve Baucis" ...; üstelik her türlü güvence verilir ki bu insanın yüreğine işleyen merasim yıllar boyu günbegün yinelenmiştir. Bu hikaye bilindikten sonra, Hugo'nun yapıtları üzerine var olabilecek en iyi inceleme bile, onun vaktiyle nasıl biri olduğunu, ne olduğunu bu hikaye kadar anlatabilir mi? Bu iki kapı sanki, gücüyle güçsüzlüğünün aynaları gibidir onun, ancak hangi kapının küçüklüğünün, hangisinin büyüklüğünün aynası olduğu belli değildir. Aşkın eğitimi olan ve Juliette'in yanıtında açıkça belli olan o hayran olunası eğitimi yanı başına almadıktan sonra dünyanın bütün dehası gelse ne olur? Hugo'nun yapıtlarının en titiz, en coşkulu yorumcusu bile bu yüce nispet anlayışına eşdeğerde bir başkasını çıkaramaz karşıma. Hayran olduğum insanlar üzerine bununla eşdeğerde bir özel belgeye sahip olsam ne büyük bir kıvanç verirdi bu bana. Böyle bir belgenin bulunmaması durumunda, daha düşük değerdeki, duygusal bakış açısından kendi kendilerine pek az yeterli olan belgelerle bile yetinirdim. Flaubert'e tapacak kadar bir hayranlığım yok ama beni inandırsalar ki, kendi ağzından, Salambo'yu yazarken "bir sarı renk izlenimi vermek" istediğini, Madam Bovary'yle de "tespih böceklerinin gezindiği kıyı köşedeki kütlerin rengine benzer bir şey yapmak" istediğini söylemiştir ve geri kalan her şey kendisi için boştur; bu tümüyle edebiyat dışı kaygılar bile onların safına geçmem için yeterli olur. Courbet'in tablolarındaki şahane ışık, Vendôme alanının sütunun devrildiği saatlerdeki ışığıdır bence. Günümüzde Chirico gibi biri, bir zamanlar kendisini sanatında belli biçimde hareket etmeye sevk eden şeyin en belirgin yanını tümüyle ve elbette ki, sanatsız bir şekilde, en ince ve de en endişe verici ayrıntılara inerek açığa vurmaya razı olsa, yorumcularına attıracağı adım az bir adım mıdır! Chirico'nun, kendisi olmadan, nasıl söyleyeyim, hatta kendisine rağmen, sadece o dönemlerdeki tuvalleri ve elinde bulunan bir el yazması defter aracılığıyla, 1917’ye kadar, onun kendi evreni olan o evreni sonradan kurmak, ancak kötü bir biçimde kurmak olurdu. Böylesi bir boşluğu dolduramamaktan da böylesi bir evrende nesnelerin yeni bir ölçeğini oluşturmak gibi, öngörülen düzene karşı olan her bir şeyi tümüyle kavrayamamaktan da daha pişmanlık verici bir şey olabilir mi! Chirico teslim etmiştir ki, nesnelerin belli bir düzeni karşısında şaşırdığı (ilk şaşıran da kendisidir zaten) zaman resim yapabilmektedir ve kendisi için vahyin gizemi şu sözcükte saklıdır: Şaşırmışlık. Hiç kuşkusuz bundan kaynaklanan yapıt da, "kendi doğuşunu sağlayanla sıkı bir bağla bağlı bir şekilde" kalmakta, ama ona benzemektir de: "İki kardeş birbirine nasıl benzerse öyle, garip bir şekilde, ya da daha doğrusu belirli bir kişinin rüyadaki imgesiyle, gerçek kişinin kendisinin birbirine benzemesi gibi... Bu, hem aynı kişidir hem değildir; hatlarında hafif ve gizemli bir transfigürasyon gözlemlenmektedir." Kendisi için özel bir biçimde açık ve seçik olan nesnelerin belli bir düzen içinde yer almalarının berisinde, acaba, bu nesnelerin kendileri üzerine bir eleştirel dikkat yöneltmek ve de bu kadar az sayıdaki nesnenin niçin böylesine bir düzen içinde bulunmaya davet edildiklerini araştırmaya yer var mıdır? Enginar, eldiven, kuru pasta ya da makara üzerindeki en öznel görülerinin hesabı verilmediği sürece, Chirico üzerine hiçbir şey söylenmemiş demektir. Konu bu olunca, Chirico'nun işbirliğinden niçin medet umulmasın! Bana gelince, akıl için, nesnelerin belirli birtakım düzenler, düzenlenmeler içinde bir araya gelmesinden daha da önemlisi, aklın kimi nesneler karşısında, bunları algılamaya hazır, düzenlenmiş olmasıdır, bu her iki tür düzen de, kendi başlarına, duyarlılığın tüm biçimlerini yöneltir, yönlendirirler. Gene bunun gibi, Huysmans'la da, En rade'ın Huysmans'ı ve Là-Bas'nın Huysmans'ıyla da, kendine görünenleri değerlendirmede, var olanlar arasında, umutsuzluğun tarafgirliğiyle bir seçim yapmada öylesi ortak tavırlar buluyorum ki, onu sadece yapıtıyla tanıyabilmiş olmakla kalsaydım, ki bu benim için üzüntü verici olurdu, bana göre, dostlarım arasında en az yabancı gelen olurdu bana. Ancak, her an imdadımıza yetişmeye hazır, görünürde son derece çelimsiz, kırılgan can simidiyle, bizi baş aşağı sulara gömmek için suç ortaklarıyla bir araya gelen güçlerin baş döndürücü aygıtları arasındaki gerekli yaşamsal ayrımı başka herhangi birinden çok daha iyi yapmış olan da Huysmans'ın kendisi değil miydi? Hemen hemen tüm gösterilerin, kendisine verdiği bu tir tir titretici sıkıntıdan söz açmıştı bana; ondan önce hiç kimse, bilinçli olasılıkların darmadağın edilmiş alanında, mekanik olanın o büyük uyanışını bir yana bırakın, bundaki mutlak kader, kaçınılmazlık ve kendim için birtakım kaçamaklar aramamın yararsız olduğu konusunda beni insani açıdan ikna etmesini bilememişti. Yaratacağı etki konusunda hiç endişe duymadan, kendisini ilgilendiren şeyler hakkında, hüznün en koyusunu çektiği saatlerde, hüzünlü olmadığı saatlerde, şairlerin birçoğu gibi bu hüznü, boşu boşuna, "şiire dökmek"tense bana sabırla, gölgede, varoluşumun, bulabildiği tümüyle istem dışı en ufak nedenlerini bir bir sayıp dökmek, beni bilgilendirmek isteğiyle öylesine doluydu ki! Varolmaya gelince, burada konuşan, kimin için konuştuğunu da pek bilmiyor aslında! Dışarıdan geliyormuşa benzeyen sürekli istemlerden birinin nesnesidir kendisi de; bunlar, kendimizi iyice bir sorguladık mı, içimizde gizini bulabileceğimiz az ya da çok yeni nitelikteki bu rastlantısal düzenlemelerden birinin önünde kımıltısız bırakırlar bizi. Onu, bilmem hangi nedenler yüzünden, hangi dürtülerden yola çıkarak -bunu bilmezden gelmek yeğ tutulur genellikle- ortaya birbirinden farklı birtakım kişiler getiren ve bunlara fiziksel açıdan, ruhsal açıdan bir konum veren, bir yere oturtan tüm deneyci yazarlardan ayırırım, bunu söylemeye gerek bile yok. Bunlar, belli bir izlenim aldıklarını sandıkları tek bir gerçek kişiden, anlatılarının iki kişisini çıkarır, gerçek iki kişiden ise, hiç utanıp sıkılmadan, tek bir kişi çıkarırlar. Üstelik bir de bütün bunları tartışma konusu yapma zahmetine bile katlanırlar! Tanıdığım bir yazara, yakında çıkacak kitabı hakkında, birisi şöylesine fikirler veriyordu: Kitabın kahramanı olan kadının kim olduğu bilinebilirdi, o halde en azından saçlarının rengini değiştirmesi gerekirdi bir de... Eğer, kitabın kahramanı olan kadın sarışın olursa, kendince, esmer bir kadına ihanet etmek gibi bir şansı olacaktı böylece. Ne diyeyim, bunu çocuksu olmak bir yana, rezalet sayıyorum. Birtakım isimler talep etmekte ısrar ediyorum, anahtarını aramak zorunda olmadığım, kanatları ardına kadar açık kapılar gibi olan kitaplara ilgi duymakta ısrar ediyorum. Bereket versin ki romansı bir masal üslubu olan, safsata bir anlatımla verilen psikolojik edebiyatın günleri sayılıdır. Şuna inanıyorum ki kendini bir daha yerden kaldırtmayacak darbeyi Huysmans'dan yemiştir bu tür edebiyat. Bana gelince, ben sırça köşkümde oturmaya devam edeceğim, hangi saatte olursa olsun ziyarete gelenleri görebileceğim böylelikle, burada tavanlara, duvarlara asılı her şey sanki bir sihirli değnek dokunmuş da onları oraya yerleştirmiş gibi olacak, geceleyin, çarşafları camdan, cam bir yatakta uyuyacağım ve gene burada, kim olduğum er ya da geç, elmas kakmalı gibi gözlerimin önüne serilecek. Lautréamont'un, yapıtının gerisinde tümüyle silinişi kadar hiçbir şey büyülememiştir beni. Ve kafamda her zaman onun o sert, acımasız "tık, tık ve tıkları" gezinir durur. Ama böylesi tam bir insani silinişin koşullarında doğaüstü bir şeyler vardır bana göre. Böyle bir şeye tamah etmek bile fazlasıyla boş bir çabadır ve kendimi kolaylıkla ikna edebilirim ki böylesi bir hırs, onun arkasına sığınanlara pek az onur verici bir şey olmaktan öteye gitmez.
Anlatmaya koyulacağım öykünün yanı sıra, yaşantımın en belirgin epizotlarını, örgensel planı dışında kavrayabildiğim kadarıyla, yani ufak ya da büyük rastlantıların rüzgarına kapıldığı ölçüde, gözler önüne sermekten başka amacım yok. Hakkında sahip olduğum, herkesinkinden farklı olmayan düşünceye karşı direnerek, sanki yasaklı bir dünyaya buyur edecek bu beni: Ani yaklaştırmaların, insanı dona bırakan tesadüflerin, rastlaşmaların, ussal olanın başka her hangi bir atılımını öne çıkaran iç güdülerin, bir akorun tüm seslerinin aynı anda basıldığı, piyanodaki plake akorların, görmemizi sağlayacak, ama tam anlamıyla bir görme sağlayacak ışıltıların, şimşeklerin -ötekilerden daha hızlı değillerse eğer- dünyası bu dünya... Burada söz konusu olan, kuşkusuz denetlenmesi zor, özünlü değere sahip olgulardır ancak, tümüyle beklenmez, yansımayla değil, aksine belli bir açıyla gelen şiddetli ışık nitelikleri ve uyandırdıkları kuşkulu bir tür çağrışımlarla, sizi, ağ örmeyen örümceklerin yumak yumak salgıladıkları şekilsiz ipçik yığınından, örümcek ağına, yani, dünyanın en parıltılı en hoş şeyine -eğer oralarda, kıyıda köşede bir örümcek varsa elbet- götürmenin bir biçimi, bir yolu yöntemidir; her ne kadar bunlar bütünüyle an bir tespit, bir gözlem niteliğinde olsalar da tüm görüntüleriyle birer işarettirler her seferinde; belki bu işaretin neyin nesi bir işaret olduğu söylenemez, çünkü öyle bir işarettir ki, tüm yalnızlığımın ortasında, akıl sır ermez suç ortaklıkları keşfederim onda; teknenin dümeninde kendimi her yalnız hissedişimde, yanılsamam konusunda benim için ikna edici olan suç ortaklıkları... Yapılacak iş bu olguları, en yalınından en karmaşığına sıralamaktan, kendi tarafımızdan çok ender şeylerin görülmesini ya da falanca filanca yere varışımızı sağlayan, bu görmek ve varmak eylemlerinin yanı sıra, bizim için çok ciddi temelli bir şeyin, buna bağlı olduğuna dair çok net bir duyumla eşlik eden, tanımlanması olanaksız özel hareketten itibaren, idrakımızı fazlasıyla aşan, akılcı bir etkinliğe dönüşümüzü ise, çoğu durumda, ancak koruma içgüdüsünü imdada çağırmakla olanaklı kılan birtakım zincirlemelere, bize, bazı koşulların birbiriyle çatışmasına mal olan, kendi kendimize tam bir barış, iç huzuru yokluğuna kadar sıralamaktan geçer... Bu kaygan -olaylarla, uçurum- olaylar arasında çok sayıda ara katlar da kurulabilir. Ancak kendim için dalgın, şaşkın bir tanığı olmaktan öteye geçemediğim bu olgulardan, evveliyatlarını, nedenlerini seçebilmekte ve bir ölçüde de vardıkları yeri, sonuçlarını öngörmekle övündüğüm diğerlerine kadar belki de aynı mesafe vardır, yani "otomatik" cümle ya da metni meydana getiren olumlamalardan biriyle ya da bir olumlamalar bütünüyle, gözlemci için kendisi tarafından terimleri olgunlukla düşünülüp tartışılmış cümleyi ya da metni oluşturan olumlama ya da olumlamalar bütünüyle, arasında olanla aynı mesafe... Deyiş yerindeyse, gözlemciye, sorumluluğu birinci durumda devreye girmeyip, ikincisinde giriyormuş gibi gelecektir. Buna karşılık o, yakında olup bitenlerdense, uzakta olup bitenler karşısında sonsuz bir şaşkınlık ve hayranlık geçirecektir. Bundan daha da çok gurur duyacaktır, ki bu da az şaşılası bir şey değildir ve böylelikle daha özgür hissedecektir kendini. Sözünü ettiğim seçimli duyumlar için de böyledir bu, öyle ki bunlardaki iletişimsizlik payı bile, eşsiz zevklerin kaynağıdır.
Bu alanda görüp geçirmem, hissetmem, denemem için bana verili olanın, tümel bir hesabını çıkarmam beklenmesin benden. Ben burada, benden gelecek hiçbir girişimin karşılığı olmaksızın, zaman zaman başımdan geçmiş olanı, bana kuşku duyulmayacak yollardan gelen, nesnesi olduğum, taraf olduğum, özel gözde kalma ve gözden düşme ölçüsünü bana vereni, belli bir gayret sarf etmeden anımsamakla yetineceğim; anlatacaklarımı önceden saptanmış bir düzen olmaksızın ve su üstünde kalmış olanı su üstünde bırakan, aklıma geldiği gibi yazmaya dayanan bir üslupla anlatacağım.