.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/22/2012

Zelha



"Nüfusunda adın hâlâ Zeliha mı?" diye sordum.

"Hâlâ öyle. Alıştım artık. Nüfus kâğıtları değişirken de itiraz etmedim. Şehirde Zeliha'yım köyde Zelha. İki ruhlu insanlar gibiyim. Belki de öyleyim Nevo, iç içe yaşayan iki kişiyim ben. Esas Zelha içimde, derinlerde bir yerde duruyor. Mahpusta yatan, Zeliha'dır. Işıklar kapanıp da karanlıkta kaldığımda, bazen soranm kendime burada ne aradığımı? Sonra içimden bir ses, burada yatan Zelha değil, Zeliha'dır, der. Adıma i harfini ekleyenler, mahpusa da düşürmüş Zeliha'yı. Böyle düşününce, rahatlarım. Bilirim ki bir gün gelecek, yine Zelha olacağım. Köyüme, evime döneceğim. Üstümdeki giysileri çıkartıp, alacalı entarimi giyeceğim, başıma yazmamı örteceğim, bacağımı kırıp sedirime oturacağım.Yine Zelha olacağım, ama bu kez de Zelha olmanın acılarını çekeceğim. Sanma ki adıma İ harfini ekleyen o kayıt memuru, tek dayatmacıdır hayatımda. Ben, yanlış zamanda, yanlış yerde doğmuşum. Bu dünyaya hep başkalarının istediğini yapmak için gelmişim. Ben diye biri yok da hep başkalarının dediğini yapmaya çalışan biri var, sadece... "

"Ah Zelo," dedim içtenlikle "adına bir harf eklemekle mi başladık seni, sen olmaktan çıkartmaya, acaba." "Hayır," dedi Zelha, "yazgım, nüfusumdaki i harfinden çok önce alnıma yazılmıştı Nevo. Dünyaya Sarıcadam'da bir aşiret kızı olarak gelmenin bir vebali vardır. Babamın ben daha çok küçükken ölmesi, Alişan'a kaçmam, aşiretime geri dönmem, şimdiki kocama varmam, hatta seni, sizleri tanımam... bunlar benim alın yazımdı."
"Bizim alın yazında yer alacak kadar önemli olduğumuzu sanmıyorum."
"Yapma Nevo! Sizleri tanımasaydım, evinizde kalmasaydım, ilçedeki okula gitmeseydim aynı Zelha olabilir miydim? Aşirette yetişen her kız gibi, harfleri okuyup yazamadan, on üçümde kocaya gidecektim. Amcama sevdiğime varacağım diye, Alişan'ın dayısına da diploma alacağım diye tutturur muydum, kuma yüzünden çeker gider miydim, hayatıma girmemiş olsaydınız?..."
"Alişan'ın dayısına mı tutturdundu ilkokul diploması için? Sahi nerede bitirdin ilki sen?"
"Dayının evinde kaldımdı ya, askerliği bitene kadar. İşte o sırada evde çalıştım, ilkokulu dışardan bitirdim sınavlara girerek. Allahtan baban ısrar etmiş de, amcamgiller bana kafa kâğıdı çıkartmışlar zamanında."
"Aferin sana. Akıllı Zelo'm benim."
"Akıl, şans olmayınca işe yaramıyor."
"Şansını kendin kapatmışsın. Bekçinin oğluna kaçılır nu hiç? Ya öldürselerdi sizi!"
"İnsan gençken ölümden korkmuyor pek. Sevmediğim herifin koynuna gireceğime, oluveririm diye düşünmüştüm, ölmek kolaymış gibi. Şansımız varmış ki sıyırttık kurşunlanmaktan, Nevo. Alişan, askerde olmasının yüzünden, ben de dedemin sayesinde kurtulduk."
"Yaa?"
"Alişan'ın söylediği gibi kışlaya gitmişler aşiretin adamları. Komutanlarla konuşmuşlar. Asker herif kızınızı getirdi de, erlerin arasında mı saklıyor, demiş komutanlar. Başka birine kaçmıştır kızınız, demişler, onu başka yerde arayın. Böylece kelleyi kurtarmış Alişan. Benim için de dedem mani olmuş töre karan çıkmasına."
"Sahi mi?"
"Torunuma bir şey yaptığınızı duyarsam, bu tarlaları, bağları, bahçeleri vallahi billahi devlete bağışlarım, kalırsınız açıkta, diye gözdağı vermiş."
"Yok yahu! Seni çok sevdiğini bilirdim, ama bu kadarını beklemiyordum."
"Bir nedeni varmış meğer. Benim bir büyük amcam varmış, Nevo. İlk göz ağnsıymış dedemin. Üzerine titrermiş dedem. Amcam aramızın bozuk olduğu, aşağı aşiretten bir kıza âşık olmuş. Ailesi vermemiş, o da kaçırmış kızı. Kızın akrabaları bulmuş bunları, kurşunlan boşaltmışlar göğsüne, kafasına amcamın. Yüzü tanınmaz hale gelmiş. Çok yanmış ilk göz ağnsına dedem, yıllarca yasını tutmuş. Babam da kan davasında öldü ya zaten. Bu yüzden mani olmuş bizi öldürmelerine. Sonradan duydum, Cevahir Ana'dan."
"Zelha, madem tehlike içindeydin kaçtığında, yerin yurdun yoktu, beni, bizleri aramak aklına gelmedi mi hiç?"
"Gelmez olur mu! Ama siz kim bilir nerelerdeydiniz. Adresiniz yoktu bende. Önceleri okumak isterim diye, Alişan meselesi çıktıktan sonra da, sizi bulur, babanın kanatlan altına girerim diye, senin mektuplannı hep yok ettilerdi analanm. Alişan'la sevdamız başladıktan sonra çok baskı altına aldılardı beni. Az mı dayak yedim
ben, o sıralar!"
"Sonra ne oldu?"
"Askerliği bitince, dayısının yanından aldı beni Alişan, Antalya'ya göçtük, o inşaatlarda çalışmaya başladı. Bir yolunu bulup, boya işlerine girdi. Oralarda çok inşaat vardı o yıllar. İyi para kazanıyordu. Yaz aylannda hiç işsiz kalmıyordu. Yağmur mevsiminde azalıyordu iş ama, o zaman da bekçilik yapıyordu inşaatlarda. Zaten bekçilik ettiği bir inşaatın şantiyesinde kalıyorduk. Ev kirası ödemiyorduk bu yüzden. Sonra ben hamile kaldım. Sevindik. Doğurunca ailemle banşınm diye düşündüm, dedem araya girer, bebenin haünna bağışlatır bizi. Analanmı da özlemiştim. En çok da Kader anamı tabii. Kokusu burnumda tütüyordu. Ama tek umudum, dedemdi. Yaparsa o yapardı bu işi. Ona ne düşkündüm, bilirsin."
"Bilmez olur muyum! O da seni çok severdi. Nur içinde yatsın. Bağışlandın mı, doğum yapınca?"
"Doğuramadım ki Nevo, altı aylık hamileyken erken doğum yaptım. Ölü doğdu bebe."
"Ne diyorsun Zelo! Vah canım..."
"O kadar erken doğan bebe zaten yaşamazmış. Ben de ölüyordum az daha. Çok kan kaybettim. Yataklara düştüm, toparlanamadım uzun zaman. Bir zamanlar senin annene olduğu gibi, doktorlar yatak istirahati verdiler, en az dört hafta yataktan çıkmayacaksın dediler. Ben ne yaptım? O halimle evin işine koştum, yemek pişirdim, yer sildim, avlu suladım. Alişan'ın üstünü başını yuvup, ütüledim. Dinlenemeyince, ağnlanm, kanamala-nm hep sürdü. İyileşir gibi oluyorum, on gün sürmüyor iyilik hali, haydi yine kan boşalıyor benden, zamanlı zamansız. Tekrar doktorlara taşındım. İçinde parça kalmış dediler. Kürtaj yaptılar. Uzun süre bana el süremedi Alişan. Biliyor musun Nevo, meğerse Alişan'ın gönlünde aşirete damat olmak yatıyormuş. Çocuğu doğurabilseydim, bizi affederler, yanlanna çağnrlar diye düşünmüş olmalı. Ama ben bebemi ölü doğurunca bundan umudunu kesti. Ona ağır gelmeye başladım. "
"Olur mu hiç! O da seni sevmiş, belli."
"Başlarda evet. Ama bir nikâh bile kıymadı bana yaşım erince."
"Nikahlanmadınız mı siz?"
"Nasıl nikâhlanalım ki? Benim yaşım tutmuyordu. On sekizime bastığımda ise... o başkasına âşık olmuştu."
"İnanmıyorum," dedim kızgınlıkla, "bu kadan da olmaz ama!"
"Bizim şantiyenin orada bir bakkal vardı, bakkala gidip gelen genç bir kıza gönül düşürmüş Alişan. Onunla da yetinmemiş, işi pişirmiş. Benim bundan aylarca haberim olmadı. Kendi kendime eseflenip dururdum, kanlık vazifelerimi yapamıyorum, ama bir gün olsun beni zorlamıyor diye. Meğer yolunu tutmuş o yılan."
Masanın üzerinden uzanıp elini sıkıyorum Zelha'nın. Gözleri buğulu ama ağlamıyor.
"Nasıl öğrendin?"
"Kendi söyledi. 'Sen hastasın,' dedi. 'Bir kız var,' dedi, 'hem sana bakacak, hem evin işini görecek. Sen de dinlenir, çabucak iyileşirsin,' dedi. Önce inandım söylediklerine. 'Kaç para vereceğiz bu kıza,' diye sordum. 'Para stemiyor,' dedi, 'boğaz tokluğuna kalacak burada.' 'Ne demek burada kalacak Alişan,' dedim. 'Yani geceleri de bizde yatacak, çünkü yatacak yeri yokmuş,' dedi."
Bir an susuyor Zelha, yutkunuyor.
"'Alişan sen kendine avrat mı buldun, bunu mu söylemek istiyorsun bana,' dedim.
'Hastasın sen,' dedi. 'Sen iyileşene kadar kalsın, her ikimizin de işini görür, sonra yollarız, gider,' dedi. Çocuk kandırıyordu sanki."
"Bu yüzden mi ayrıldın ondan?"
Yine uzun bir sessizlik oluyor. Zelha gözlerini dikmiş karşı duvara bakıyor, duvarda sanki ilginç bir film oynarmış gibi. Nihayet konuştuğunda, tarazlı sesi.
"Sonra bir gün eve getirdi onu. Çektim Alişan'ı bir köşeye, 'kıza söyle, bohçasını alsın gitsin,' dedim, 'yoksa ben giderim, analarıma bana yaptığını anlatırım, aşiret senin peşine düşer. Dedem bu kez durdurmaz onları, bilesin,' dedim."
"Yolladı mı kızı?"
"Yollamadı. Karnında bebesi varmış meğer kızın!"
Yine bir süre hiç konuşmadan oturduk karşılıklı. Gözlerime bakmadan konuşuyor Zelha, suç Alişan'da değil de ondaymış gibi.
"Ben gitmeye kalkışınca, yalvardı bana kalayım, diye. Nasılsa alıştığımız şeymiş kumayla yaşamak. 'Alişan, senin için ölümü göze aldım ben, aşiretime karşı çıktım. Bana yapacağın bu muydu?' diye sordum. Hüngür hüngür ağladı. Ayaklanma kapandı, yalvardı, yakardı. Eve dönersem, akrabalanm onu vurur diye korktuğundan herhalde, gitmemi de istemiyordu."
"Hiç utanmadan?"
"Hiç utanmadan! O, minareye kılıfını hazırlamıştı Nevo. Yine gebe kaldığımda, ya yine düşürürseymişim bebemi, ya düşürürken ben de ölüverirseymişim. Zor kurtulmuşum zati. Bana bir şey olur diye, benim doğurmamı istemiyormuş. İşte bu yüzden getirmiş kumayı eve, çocuklarımızı kuma doğururmuş, evin işini kuma görürmüş, ben de baş köşede otururmuşum kocamın baştacı olarak."
Zelha sigarasını yere atıp üstüne bastı. Benimkinin uzayan külü, eteğime dökülmüş çoktan. Silkeledim eteğimi.
"Bir tane daha içer misin?"
"Ver."
Bir sigara daha uzattım masanın üzerindeki paketten. Ona verdiğim çakmağı cebinden çıkanp yakü sigarasını, derin bir nefes çekip ciğerlerinin tüm gücüyle üfledi.
"Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemediğim için dayanmaya çalıştım bu duruma. Alişan'la yattığımız döşeğe kuruldular mı bir güzel!
Ben oturma odası diye kullandığımız holde, çekyatın üzerinde yatmaya başladım. Hiçbir işe elimi sürmüyorum. Tek bir kelime olsun konuşmuyorum ikisiyle de. Gündüzleri, pencereden dışarısını gözlüyorum, minderlere sırtımı dayayıp yün örüyorum, surat sarkıtıp oturuyorum. Geceleri ellerimi yumruk edip ağzıma bastırıyor, başımı yastıkların altına sokuyorum, ağladığımı duymasınlar diye... Başlarda dikkatliydiler. Benim önümde cilveleşmiyorlardı. Zaman geçtikçe saygıları azaldı. Sonra bir gece, yatak odasından gelen iniltilerini dinledim, sevişirlerken. Bebeği düşürürken içim nasıl aktıysa kan olup, bu kez alev olup akü, Nevo. Karnımda büyüyen bir alev topu usul usul kaşıklanma indi, oradan bacaklarıma yürüdü. Belimden aşağısı ateş sanki. Yüreğimse kıpkızıl kor. Kendimi dar attım evin dışına. Bedenim ve ruhum ayrılmış gibi birbirinden, sanki iki parçaya bölünmüşüm. Oturdum ayazda, sabaha kadar. Sabah her yanım uyuşmuş. Üçbeş gün ateşler içinde yattım. Kuma kız baktı bana. Hiç konuşmadım. Ne onunla ne de Alişan'la. Tek bir kelime çıkmadı ağzımdan. Biraz güçlenince, bir sabah Alişan işe gittiğinde çıktım evden, yürüdüm durdum sokaklarda, sonra bir eczaneye girdim. Bir kutu aspirin alıp eve döndüm. Bir kupa suyu da koydum başucuma. Başladım teker teker yutmaya aspirinleri. Kaç tanesini yuttum, bilemiyorum ama, birden koca ninenin cesedi geldi gözümün önüne. Bumburuşuk yüzü, kirli sarıya çalmıştı, ağzını bağlamışlar, göğsünün üstüne bir bıçak koymuşlardı. Cevahir Ana, yatağının başına götürüp, damarlı elini öptürmüştü bana. Ödüm patlamıştı. Günlerce uyku uyuyamamıştım. Öylesine tiksinmişim ölüden. Alişan eve dönünce benim cesedimi bulacak diye düşündüm. Aklında hep o ölü halimle kalacağım. Belki ağzımdan salyalar akmış olacak. Altıma yapmış da olabilirim. O halimi görünce, memnun bile olur benden kurtulduğuna. Bunları düşününce, sürüne sürüne helaya gittim. Parmaklarımı boğazıma sokup öğürdüm. Başladım kusmaya. Kız geldi peşimden, yerdeki takunyayı alıp nrlattım kafasına. 'Geber', diye bağırıp içeri kaçtı. Yine sürüne sürüne yatağıma gidip yattım. Akşam oldu, hâlâ yaşıyorum ama, midem deliniyor sanki. Sabaha da ölmemişsem, ölmem artık diye düşündüm. O kadar halsizdim ki, uyuyakalmışım. Ertesi sabah uyandım. Evde ne Alişan var ne de kız. Başım dönüyor, ayağa kalkamıyorum. Eyvah, dedim, dün ölemedim, şimdi öleceğim. Başladım dua etmeye yattığım yerde, Allah'ım beni affet, canımı köyüme varana kadar bana bağışla. Öleceksem, evimde, anamın kucağında öleyim, canımı Alişan uğruna yuttuğum haplar değil, amcalanm, yeğenlerim alsın, namuslarını temizlesinler. Beni vurduktan sonra Alişan'ı da sağ koymazlar, nasılsa. İyi ederler. Ben nasıl ödüyorsam suçumu, o da ödesin...

Bir Gün / Ayşe Kulin