.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/05/2012

Nerede kalmıştık?



Baba tarafından pek talihli sayılmayan Birinci Dragut, aslen İstanbul vilayetinin Aksaray kazasına bağlı olup, tarihe geçen ismini ilk defa bu yarı münevver babanın, kulağına okuduğu ezanla duydu. Hüsnü Bey pek dindar sayılmazdı.

Turgut’un kulağına ezanı fısıldarken de gene, Kadim Yunan gibi, bilmediği bir düzenin ezberciliğini yapıyordu. Doğu ve Batı kültürünün sembolleri, onun kafasında, bütün ürkütücü yönleriyle, birbirlerine karışmadan durabiliyordu. Turgut Efendi, yani istikbalin bu meşhur şahsiyeti, işte böylece ilk külürünü Şarki İslamın tesiriyle almış oluyordu. Turgut’un, yıllar sonra, edebiyat dersiyle başlayan divan edebiyatı hayranlığının köklerini, kulağına okunan bu Arapça sözlerde aramak gerekir. Fakat, o anda babası, nasıl ne dediğini bilmeden konuşmuşsa, Dragut Özben de ne dediğini bilmeden, bir Şarki Medeniyet hayranlığı tutturmuştur yıllarca. Bilhassa bu sözlerin kulağına söylenmiş olması; bu tarihi şahsiyette, bütün kültürün ve hassaten Arap kültürünün kulaktan dolma bir şekilde tezahürüne sebebiyyet vermiştir.”

Turgut, masadan başını yavaşça kaldırarak; “Eşek” dedi.

“Annesi Mürüvvet Hanım, kocasının aksine, zorba ve mütehakkim bir kadındı. Oğluna hırçın bir şefkat göstermekle birlikte, onun disiplinli yetişmesi için, hiçbir fedakârlıktan çekinmemişti. Bütün büyük ve mustarip ruhlar gibi, Turgut da bu iki zıt tesirin gölgesinde yetişti. Tabiatında tezahür eden bir takım tezatlar da ancak bu husus nazarı itibara alınarak izah edilebilir. Eğer, siyasi ve milli muarızlarıyla uzun seneler mücadele etmek mecburiyetinde kalmayıp da biraz okumaya fırsat bulsaydı, tarihte, kendisi gibi birçok şahsiyetin yaşamış olduğunu görecek ve her bakımdan tatmin olarak, muhaliflerinin kendisinde işaret ettiği ani hırçınlık ve kaprislerden, belki bir nebze olsun kurtulabilecekti.”

Turgut, yazıdan başını kaldırmadan: “Fazla oluyorsun,” dedi.
“Evet, sayın sekreterim: nerede kalmıştık? Son cümleyi tekrar okur musun lütfen?”
Turgut: “Babanın uşağı yok,” diye karşılık verdi. “Sen de, günümüzdeki son Osmanlı müverrihleri gibi bunadın mı yoksa?”
“Evet, nerede kalmıştık? Uzatmayın, rica ederim.”
“Benim Gogol’a benzediğimden ve senin de Belinsky dümeniyle beni batırdığından bahsediyorduk.”
“Babanızın aksine, bildiğiniz birkaç kelimeyi ne kadar da
yerinde kullanırsınız aziz Turgut! Üstelik, doğru da telaffuz edersiniz.”
“Beni kızdırma! Başmaçkin ve Çiçikov derim sonra; kendine gelemezsin. Seni Dostoyevski bile kurtaramaz.”
“Turgut Bey oğlumuz, kelimeleri yerli yerinde kullanmakla birlikte, henüz genç ve ateşli oldukları için, meselelerin derununa nüfuz edemiyorlar. Lütfen, kıraat buyurun!”
Turgut: “Bu kadarı da fazla,” dedi ve son yazdığı cümleyi okudu.
“Bazı telaffuz hatalarına rağmen kıraatiniz fena değil, Turgut Bey oğlumuz,” diyerek Turgut’un yanağını okşadı Selim.
Turgut: “Eski Osmanlı ediplerine çok özendiğiniz ayan oluyor efendim,” dedi. “Beni gözünüze kestirdiniz galiba.”
“Bu sözdeki imayı anlamamış olalım ve tarihi vazifemizi ifaya devam edelim. Evet: Turgut, pısırık bir baba ve müstebit bir annenin tesirinin ruhunda uyandırdığı hercümerci, çok küçük yaşta farketti ve...” Turgut tamamladı: “Hürriyeti seçti.”
“Evet! Genç yaşımızda okumuş olduğumuz ve her vatanperver Türk genci gibi tesir aldığımız ve bizim ruhumuzda da derin inikâsları olan sabık ve sakıt Rus Mühendis-i Hümayunu Victor Kravchenko Efendinin komünizma rejimini tel’in için yazmış olduğu kitabının başlığında ifade ettiği tabirle ‘Hürriyeti seçti’. Yani, sokağa düştü.”
Turgut: “Sokağa düşen senin...” dedi, vazgeçti. “Fakat, üstadım Selim! Osmanlı ifade tarzından vahim inhiraflar
gösteriyorsunuz.”
“Turgut’un ileride ne kadar mütehayyiz bir şahsiyeti olacağını anlamaktan âciz bulunan Lâlegül Sokağı sakinleri, küçük yaşta sokağa düşen -tabirimi mazur görün- Birinci Dragut’a hüsn-ü kabul göstermediler.”
“Allahtan Hüsnü Bey’le ilgili bir kelime oyunu yapmadın burada.”
“Beni minimize ediyorsunuz. Sus yahu! Biyografinin canına okudun. Nerede kalmıştık?”
“Bir daha okursam öleyim!”

“Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık’ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken, başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis’in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu. Annesinden yediği dayak, ona ikinci hayat kanununu keşfettirdi: ‘... ve şikâyet etmeyesin.’ Daha sonraki bütün muvaffakıyetlerine rağmen, hayatındaki bu ilk lekeyi silmek, hiçbir zaman mümkün olmadı. O günkü çocuklar -bugün futbolcu oldular- ‘Mahallede topu ayağına sürdürmezdik. Şimdi başvekil olmuş,’ derler.”
Turgut: “Tahrif! Tahrif!” diyerek kalktı. “Aynı sütunlarda, aynı punto, aynı katrat ve aynı ifadeyle tekzip ederim. Beyanınız hilaf-ı hakikattir. Mahsulünüz garibe-i hilkattır. Hadise, aslında şöyle vuku bulmuştur: ben o sıralarda, bir işim dolayısıyla, top dediğiniz gâvur icadını oynadıkları mahalden geçiyordum.”
“O küçük yaşta ne gibi bir işiniz vardı, canım efendim?”
“Dünyayı da ona benzeterek yuvarlak zannettikleri için beğenmediğim bu nesne -buyurduğunuzun aksine- tesadüfen de olsa ayağıma çarptı ve böylece ben, ‘topa ayağımı sürmüş’ oldum. Bu keyfiyet bile, sözlerinizin ne kadar hayal mahsulü olduğunu göstermeye kifayet eder sanırım.”
“Eder, eder,” dedi Selim aceleyle. “Sen eder dediğin için eder. Osmanlı kafasında mantık ne gezer? Aman tahtaya vur değmesin nazar.”
“Yarım kafiye,” dedi Turgut ilgisizce.
“Hayır efendim, göz kafiyesi. Ben sizi Muallim Nacici zannediyordum cici çocuk. Bu meselenin derinine girelim mi?”
Turgut: “Girmeyelim,” dedi.
“Peki efendim. Zaten niyetimiz yoktu. Devam edelim, sürüp gitsin bu macera; eğer bulabilirlerse kendine uygun bir mecra. Yediği dayağa rağmen, ya da yediği dayağın verdiği hırsla, Turgut -bunu itiraf etmek zorundayım- Türk’ün, Kuzey Korea’da gösterdiği ve daha önce Yunanlı pehlivan Cim Landos’un yakinen bildiği acı kuvvetini, o günden itibaren damarlarında hissetmeye başlamıştı.”
Turgut: “Adalelerinde,” dedi kesin bir tavırla.
“Evet. Adalelerinde. İşte, neresindeyse orasında duyduğu ve sonra üniversite kantininde, karşı masada oturan kızlara da gazoz kapaklarını birer birer bükmek suretiyle gösterdiği acı kuvveti sayesinde, arkadaşları arasında haksız şöhret kazanmıştı. Ne olacak? Ayı işte.”
“Hislerinize mağlup oluyorsunuz üstadım.”
“Mağlubiyet hakkındaki hükmü tarihe bırakalım ve serencama devam edelim.”
“Akıl hocası Makyavel’in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması...”
“Peki Selim, ayı-dayı-Makyavel oyunlarının zavallılığını nasıl olur da görmezsin?”
Selim: “Rezilliğimden,” dedi. “Biliyorsun, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski...”
“Gene sözünü keseceğim. Ne olur, oraya girmeyelim. Ben kayboluyorum orada.”
“Oysa biraz okusaydın, sen de orta halli bir Dostoyevski olabilirdin pek güzel. Orta çapta bir humiliation çıkardı ortaya; bir hikâye filan yazardın. Geçinip giderdik.”

Tutunamayanlar / Oğuz Atay