.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/03/2012

“Maruzatım bundan ibarettir; ekmek, suyla undan ibarettir.”



Ben okul hayatımda güzel bir sınıf, zevkli bir okul binası, iç açıcı bir bahçe görmedim. Kirden kararmış, dayanan dirseklerle cilalanmış eski sıralar; sıraların üstüne, geçen yılların Süleymanları, Necdetleri, Aykutları, zaman geçtikçe öztürkçeleşen isimlerini, adlarını çakıyla kazımışlar. Duvarlarda, her yeni müdürün yeni zevksizliğini gösteren renkli badanalar üstüste: son müdür Behçet Beyin sidik sarısı badanasının altında yer yer eski müdür Muhterem Beyin türbe yeşili ve merhum Sami Beyin çingene pembesi renkleri sırıtıyor. Kara tahtanın karalığı, sözde kalmış. Öğretmen kürsüsünün ön tahtasında, kadın öğretmenlerin bacaklarına, kalem düşürmek bahanesiyle bakabilmek için açılmış koca birdelik. Perdesiz büyük pencereler, yaldız boyası dökülmüş bir soba, kirli ellerimizden leke olmasın diye tokmağının çevresi siyaha boyanmış kül rengi kapı ve hepsinin varlığını ve neden öyle var olduğunu açıklayan beylik cümle: bu fakir millet bu kadarını verebiliyor.

“Hela yahut apteshane veya yüznumara ya da ayakyolu; en moderni: tuvalet. Ve hepsinin kapısında bütün bunlardan ayrı bir yazı: 00. Bütün bu isimler içimi karartırdı. Bu isimleri hatırladıkça, keskin bir koku duyar gibi olurdum. Sınıfın koridoruna kadar yayılan keskin koku. Kokunun peşine takılıp giderseniz, girişte kovalar, yer bezi yapılmış çuval parçaları ve süpürgeler karşılardı sizi. Tokmağı kopuk kapılar, kapanmayan kapılar, kapısına bozuk bir yazıyla ‘bozuk’ yazılmış helalar, duvarlara sürülmüş pislikler... Alaturka helalar, alafranga helalar; alaturka musiki, alafranga müzik... Penceresiz helalar, muslukları kırık helalar... Helalara, esas işimizi değil de çok daha başka marifetler yapmak için girerdik: sınıfın gediklileri sigara içer, tembeller tahtadan tebeşir yürütüp hemen ağızlarına atarlar ve üstüne musluktan su içerler -böylece ateşleri yükselirmiş- kadın öğretmenin dersinde kalem düşürmeyi becerip yeterli hayal sermayesi biriktirenler de kilidi bozuk olmayan helalarda, ‘suistimal’ yaparlardı. Kadın öğretmenin hayali, sonuca varmadan kaybolsa bile, duvardaki resimler yardımcı olurdu helalarda.

“Ben bütün bu hareketlerin içinde bir gözlemci sıfatıyla bulundum.”
“Efendim?” dedi Selim yavaşça.
“Evet! Kötü ruhlu bir bakire gibi, her şeyi gördüm ve gene de bana bulaşmasına izin vermedim.”
“O halde yanımda ne işin var?” diye sordu Selim, başını kaldırmadan. “Beni hangi duruma düşürmek istiyorsun
böylece?” Sustu. Kelimeleri bulmakta zorluk çekiyormuş gibi: “Bir benzetme yaparak kendimi kurtarmalıyım,” diye söylendi.
Turgut: “Kendini kurtarmak için çırpınan benim, onu da bana bırakmayacak mısın?”
Selim: “Bilmiyorum,” dedi. “Tartışma, istemediğim bir yönde ciddileşiyor.”
Turgut: “Onun kolayı var,” diye atıldı hemen. “Sen yalnız iste.”
Selim: “İstiyorum,” dedi. “Başka çarem yok.”
Selim: “Hayata dayanamadığımız için espri yapıyoruz. Ahlâk düşkünleri gibi doğru yoldan sapıyoruz. Bütün kurtuluş yollarını kapıyoruz. İşte kapı, işte...”
Turgut: “Yeter, canım Selim! İnsan kardeşim! Hayat dalına yuvasını yapmış biricik eşim. Bırak devam etsin rezil gidişim.

“Rezil gidişim, ben rezil olmadan devam etti görünüşte. Lisenin son sınıfına kadar, gözlemci ve daima muvaffakiyete özlemci bir gelişimi yaşadım. Birincilikle bitirdim okulu ve korkulu tedirginlikten uzak kaldım.
“Giriş imtihanlarına da bu ruh haletiyle ve lise bitirme diplomasının aslı ve nüfus cüzdanının suretiyle ve bıyıksız altı adet vesikalık resimde açıkça belirtilen mütebessim suratıyla katıldı bu canavar. Bir de ne görsün: hayatta, bilmediği çeşitten acılar da var!

“İmtihan sonucu, bana bu bakımdan ilk uyarma oldu. Dış dünyanın zayıflara karşı nasıl insafsız olduğunu bildiğim için, bir korunma içgüdüsüyle, bazı masum kötülükleri bu çevreye silah gibi kullanma eğiliminden kurtaramadım kendimi. Bununla birlikte, hiçbir sınır tanımadığımı söylemek haksızlık olacaktır.
“Maruzatım bundan ibarettir; ekmek, suyla undan ibarettir.”

Selim: “Sözlerinize ilave edilecek bir husus görmüyorum. İntibalarınıza aynen katılıyorum. Yalnız, ben de, o yıllarda sizden farklı bir surette gelişen bir yanımı belirten ve şimdi hangi çekmecenin hangi gözünde olduğunu bilemediğim bir yazımı, daha doğrusu bir bildirimi tartışma zabıtlarına eklersem, müzakerelerin bir bütün haline geleceğini sanıyorum. Artık seni daha iyi tanıyorum; daha önce bilmediğime yanıyorum.”
Turgut: “Hevesli edebiyat hocaları gibi gene dayanamadın: sonunda kendi şiirini okuyup berbat ettin dersi. Vaziyetin romantik bir dümende gelişmesi sebebiyle isteğini yapıyorum, hakikate tapıyorum, oturumu bu anda ve burada kapıyorum.”

Bin Dokuz Yüz Elli Üç Yılını Tarih için önemli bir dönem yapan işbu tartışma zabıtları, iki nüsha olarak tanzim ve taraflar arasında imza edilmiştir. (Buraya bir de ‘teati’ kelimesini ekleyebilseydik ne iyi olacaktı. Olmadı.)

Başkan                         Üye
Turgut Özben               Selim Işık
(İmza)                          (İmza)


Eki: Selim Işık’ın hatır için kabul edilen tamamlayıcı mahiyetteki makalesi.


Tutunamayanlar / Oğuz Atay