.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/03/2012

3. Bölüm / Hayatı Kullanmama Kılavuzu



Negatif ütopya, ufuk çizgisi, bakış: Önce boşluk , sonra, boşlukta, kendini bilmek, iktidarsız, başka ve başkasının davetkâr varlığı, sorumluluğa, yüz yüze ve doğrudan ilişkiye; yoklukta, yok oluşa gidişte...

“Kendini bil!” ile “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” arasındaki ilişki ve gerilim, hayatı bir negativite olarak kurmanın yapı taşı olabilir. İç deney, kendini seyretme, seyrin şahsiliği ve seyir hissi, kendine ve başkasına mahrem açıklık...

İsyanı pozitif bir içerikle, önceden tasarlanmış bir ütopyanın baskıcılığıyla tasarlamaktan ve muhtemelen ütopyaya ihanet etmektense, felakete, yokluğa ve hiçliğe gidiş çizgisi üzerinde, negatif bir bilmeye (bilgiye değil) dayanarak tasarlamak, çok daha temelde, çok daha yalın, insana ve varlığa çok daha yakın bir yerden tasarlamak, biz “modernler” için anlayabilmenin ve anlatabilmenin güç olduğu, ancak hissedilebilecek, gönül gözüyle görülebilecek bir noktadan yola çıkmak, hayata ve aşkınlığa yakınlaşmak olabilir.

Varolmak, hayatın köleliğiyle birlikte, kendini ve başkalarını hissetme imkânı içinde, bu etik ve estetik sorumlulukla, boşluğu, öne, geleceğe koymak, ilk önce boşluğu görmektir. Varolmak kişiseldir; öncelikle “kendini bil”mek, kendindeki boşluğu görmektir. (Kendi: kuşatılmış varlık. Doğa/zaman, toplum –kurumlar ve başkaları– tarafından kuşatılmış ve psiko-fıziksel olarak belirlenmiş; bilen, bilmediğini bilen, bildikçe aşan, şaşan, aştıkça, şaştıkça, hiçleşen, boşluğu kapsayan, kapsayıcılaşan varlık; hem kendi hem başka, birlikte ve ayrı, cehennem ya da cennet olmadan önce, müphemliğiyle var olan, hem kendine hem başkasına muhtaç ve karşı; kendini ve başkasını tekil, dolaysız, yüz yüze ilişkiye mahkûm eden...)

“Kendini bil”mek (gönül gözünün açılması); ne bilinçlenmek, ne de bilgi sahibi olmak (her ikisi de verili yaşantı mirasına –onaylayarak ya da yadsıyarak– eklemlenmektir, cemaat jargonu sayesinde iktidarın basamaklarında yükselmektir). “Kendini bil”mek, öncelikle, insanın kendi içine bakışı, kendini seyredişidir, kendisiyle arasına mesafe koyabilmesi, kendi iç dilini –suskunluğunda– tanımasıdır (tanımak; her gün yenilenen, yinelenen muhasebe). “Kendini bil”mek; bilen varlığın doğanın bir hatası olduğunu, doğanın kendi katilini yarattığını bilmek; dahası, bu katilin, hem efendi hem de köle olduğunu bilmektir.

Hakim olunamaz ama boyun da eğilemez doğa ve zamanın yanında, doğa ve zamanla birlikte-varoluşa dair bilme, olsa olsa facianın sınırlarının bilinmesidir.

 Gerçekliği, gerçek olduğu için sevmek, bu nedenle ondan nefret etmek; burada, şimdi, yaşıyor
olmanın, intihar etmemiş olmanın anlamı. Yeryüzü ve insan, güzel ya da iyi olmanın ötesinde, öncesinde, var, kabulü zor ama böyle. Kabul, dünyaya, hayata, acılara ve sevinçlere açık olmaktır, yaralanabilir ve yarayı taşıyabilir olmaktır. İktidarın bilgisi ise, duyguları, sevgiyi ve nefreti kovmuştur. İkâme etmeyi, ehlileşmeyi, kolektif duyguların ifadesini kurumlara havale etmeyi, maskeleri, zırhları öğütler bu bilgi.

Kişinin, kendine, başkasına, hayata koyduğu mesafe, yakınlaştırır: Boşluğa ve sonrasındaki her şeye, kendine, başkasına ve suskunluğa. Susma, yüzeyi değil, dibi, içi doldurdukça, öfke ve şiddet, kişiyi kitleden ve iktidardan uzaklaştırır.

“Kendini bilme”, toplumun bireyi değil, bireyin kendini eğitmesidir. Toplumsal, kurumsal eğitimin getirdiklerinin unutulmasıdır; toptancı ve genelleyici eğitimin kişinin yaratıcılığını ve yıkıcılığını yok etmesine karşı direniştir. İktisadi, politik yapısı ne olursa olsun, tüm çağdaş toplumların dayandığı “yetişkinlik ideolojisi”ne –yurttaşlık hak ve ödevlerinin bilincinde, evli, çocuklu, çalışan kişiler– ayak direme ruhu, ideolojik sürekliliği parçalama arzusu, bu dünyada ve şimdi, hayatın başka imkânlarına açık olma; kaçış yollan, patlak ve çatlak arayışı...

Felsefe tarihinin öğrettiği: Bireyin benlik ve başkalık potansiyelini bu dünyada ve şimdi gerçekleştirmesinden kaynaklanan “kendini bil”me olmaksızın hiyerarşiye karşı çıkış nafile bir çaba kalır (yığınsal isyanların, devrimlerin de öğrettiği budur, trajedinin bilgisidir bu). Özgürlük hâlâ vazgeçilmez bir önyargı ise; otoritenin, hiyerarşinin olmadığı (gücün kurumsallaşmadığı) bir hayat tahayyül etmek, toplumsal kurumları ve ilişkileri hedef almak, sınıf, devlet, hukuk, eğitim, aile, din... kurumlarının yokluğunu tasarlamak, ilişkilerin, simgelerin ve inançların kurumsuz yaşanmasını istemek, bunca yıkımın ardından, hâlâ mümkünse; diğer yandan, kendimizi çok daha iyi, biraz daha iyi hissettiğimiz (kendimizi hissettiğimiz; bedenimizi, ruhumuzu duyumsadığımız) bir hayatın, zamanın (geçmişte, şimdi, gelecekte; ama hayatta) hatırası, hayali de peşimizi hiç bırakmıyorsa; kendimizi zamana, tarihe bağlı hissetmekte güçlük çektiğimiz, bizim hatırladıklarımızı hatırlayan tek bir kişi bile bulamadığımız, kendimizi yerliyurtlu hissedemediğimiz, mekânlardan soğuduğumuz bu çağda, kurumların toplumdan, toplumun kurumlardan ayrı düşünülemeyeceği ortadayken, yıkıcılık (ve yaratıcılık) topyekün karşı çıkıştan, oyunun külliyen reddinden geçebilir... Bu durumda, nihai olarak, tek tek insanlara seslenmekten, ortak hiçbir şeyleri yokken (özellikle ortak kimlikleri, söylemleri ve sözleri yokken) oluşan ortaklıktan, facia karşısındaki ortaklıktan –yıkımdan, yıkım altında kalmaktan, ölümden, ölüme gidişe eşlik etmekten– yola çıkarak, toplumu (ve kurumları) değil ama yeni bir toplumsallığı hayal edebiliriz. Burada –öte toplumsallıkta– buluşulur; yalnızca sözlerle ve eylemlerle değil, gözlerle, ellerle, sessizlikle, kan kaybıyla, bilinç yitimiyle, yaralarla, doğrudan doğruya, yüzleşilir. Davetsiz ve teklifsiz, dolaysız mevcudiyetler, ıstırabın (haz da ıstıraptır) derinliklerinde, kendilerini tanıyarak ortaklaşır.

İnsanı “başka” kılma arzusuna –zora– yer yokken bu hayalde; başkalık –ve kendilik–, buluşmanın ve ortaklaşmanın tesadüfiliğinde olabilir ancak; başkalık, örnekte. Ve tecavüzün, ihlalin, engelin ortasında, yaşamı yaşam kılacak, birörneklikten kurtaracak örneklik, yasadışılıkta, –bulunabilirse, varsa– kaçış çizgilerinde olabilir ancak.

Tüm fiillerin iktidarın ve kitlelerin hizmetine verildiği bu yüzyıl sonunda, öldürmemeyi, bağırmamayı, görünmemeyi, görülmemeyi, işitilmemeyi, fark edilmemeyi, seçilmemeyi –kısacası, negativiteyi– “seçmek”; hareket etme isteği içinde olup da yerinden kımıldayamamak ya da gönüllü hareketsizliği seçmek anlamlarına da gelebilecekken, bu tavırdan ince bir çizgiyle ayrılan, ayrılacağı umulan böyle bir negativitenin –ve bu metnin– peşine düşmek, isyanın ve şiddetin negativitesine inanmaktır: Huzursuz ederek, tedirgin ederek, varoluşu örnek olarak ortaya atarak, lanet bırakarak...

Kurumların ve toplumsal rollerin esaretinden azade bir yaşam, düzene değil, güdülerin serbest bırakılmasına gidiş çizgisinde yaşanabilir. Bu, insan varlığının kaotik uyumunun dolaysızca ve tesadüfen, kendiliğinden ifade bulduğu –bu nedenle yığınlaşmaya, kitleselleşmeye, birörnekliğe imkân tanımayan– etik bir tavrın sergilenişidir aslında. Hiçliğe, felakete gittiğinin farkında olan tek tek insanların, ortak hiçbir şeyleri olmayanların, itiraf edilemeyen, esersiz cemaati... Rolsüzlük, yoksulluk, ruhsallığın incelikli ifadelerle dışavurumu, etik, tinsel ve estetik açılımlar, başkalığa ve aşkınlığa...

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden