.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2 Ara 2013

Hayatın Anlamı



Bilinçsizliğin gecesinden hayata uyandığında irade kendisini sonsuz ve sınırsız bir dünyada, hepsi mücade­le eden, hepsi acı çeken, biteviye yanılıp sükutu hayale sayısız fert arasında bir fert olarak bulur; ve sanki sıkıntılı, eziyet verici bir rüyaymış gibi derhal geri­sin geri eski bilinçsizliğe koşar. Yine de o zamana kadar arzusu sınırsız, taleplerinin sonu gelmezdir ve her tat­min edilmiş arzu bir yenisini doğurur. Bu dünyada im­kân dahilinde olan hiçbir tatmin onun şiddetli arzusunu dindirmeye, taleplerinin önüne nihai bir hedef koymaya ve yüreğinin dipsiz kuyusunu doldurmaya kifayet etmez. Bu çerçeve içerisinde şimdi düşünelim, hangisi olursa olsun bu tatminlerle genel olarak nedir insanın eline ge­çen? Çok kere her gün bitip tükenmez çaba ve sürekli tasa ile sefalet ve ihtiyaç ve kapıda bekleyen ölümle bo­ğuşarak zorla elde edilen bu hayatın safi sürdürülmesin­ den başka hiçbir şey. Bu hayatta her şey dünya mutlu­luğunun boşa çıkmaya yahut bir vehim olarak anlaşıl­maya yazgılı olduğunu ilan eder. Bunun sebepleri derin­lerde, bizzat eşyanın tabiatında yatar. Dolayısıyla birçok insanın hayatının kısa ve sıkıntılarla dolu olduğu görü­lür. nispeten mutlu olanlar da çoğu kez sadece görünüş­te mutludurlar, eğer değilse, uzun ömre sahip olanlar gi­bi, bunlar nadir istisnalardır; (kuş yakalamada kullanı­lan)* çığırtkan kuşlar gibi bunların mümküniyetinin de hesap dışı bırakılması icap ederdi. Hayat kendisini ge­rek büyük gerekse küçük meselelerde sürekli bir alda­nış (bir hile ve desise) olarak sunar. Eğer vaat ettiyse sö­zünde durmaz, ta ki arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar; kâhumutla kâh umut beslenen şeyle aldanmamızın sebebi budur.

Eğer verdiyse mutlaka almak için vermiştir. Me­safenin genişlemesi bize, eğer bunların aldatmasına
kendimizi hazırlamışsak, görme kusurundan kaynakla­nan yanılsamalar gibi birdenbire kayboluveren cennet­leri gösterir. Dolayısıyla mutluluk her zaman gelecekte,değilse geçmiştedir ve içinde bulunulan an, rüzgârın gü­neşli bir vadinin üzerinde sürüklediği küçük kara bir bu­luta benzetilebilir; bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman bir gölge düşü­rür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman ye­tersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri döndürü­lemezdir. Saat başı, her gün, haftada, yılda bir meydana gelen küçük büyük talihsizlikleri, bütün hesaplamaları boşa çıkaran aldatıcı umutları ve kazaları ile hayat bizi tiksindirmesi gereken bir şeyin öylesine açık bir şekilde damgasını taşır ki insanın nasıl olup da bunun farkına varamadığını, hayatın şükranla tadının çıkarılması ge­rektiğine ve insanın mutlu olmak için var olduğuna ikna olabildiğini anlamak güçtür. Tam tersine hem hayatın genel tabiatı, hem de sürekli aldatma ve aldanış bizde o fikri uyandırmalıdır ki bunlar bir sebepten ötürü bu şe­ kilde tanzim edilmişlerdir ve ne olursa olsun var olan hiçbir şeyin çabamıza değmediğine, bütün uğraş ve di­dinmelerimizin beyhude, bütün iyi şeylerin boş ve gelip
geçici, dünyanın her bakımdan müflis, hayatın da asla maliyetlerini karşılamayan bir iş olduğuna kani olabil­meliyiz, dolayısıyla irademiz böyle bir hayattan yüz çevi­rebilir.


İradenin bütün emellerinin, (peşinde koşup durduğu her şeyin) beyhudeliğinin kendisini bireyde kökleşmiş olan akla bildirmesinin ve anlatmasının yolu öncelikle zamanûn. Zaman şeylerin beyhudeliğinin, sayesinde ge­lip geçicilik olarak göründüğü biçimdir, çünkü onun sa­yesinde bütün keyiflerimiz ve zevklerimiz boşa çıkar ve ardından hayretle sorarız onlardan arta kalan şimdi ne­
rede diye. Bu yüzden bu beyhudeiiğin kendisi zamanın yegâne nesnel unsurudur ve dolayısıyla onun dışavuru­mudur. Bu sebepten ötürü zaman bütün algılarımızın apriori zorunlu biçimidir; her şey, hatta kendi öz varlığı­mız bile zamanda kendisini göstermelidir. Dolayısıyla hayatımız öncelikle bize başka bir şeyle değil, ancak bakır bozukluklarla yapılmış bir ödemeye benzer; ki bizim bu ödemeye karşı bir alındı makbuzu vermemiz gerekir; bakır bozukluklar günler, alındı mak­buzu ölümdür. Çünkü sonunda zaman, içinde ortaya çı­kan bütün var olanların kıymetiyle ilgili doğanın yargısı­nı bildirir, çünkü o onları yok eder:


Çünkü boşluktan ortaya çıkan her şey
Layıktır yok edilmeye:
Hiç var olmamış olsaydı
Daha iyi olurdu öyleyse.

Dolayısıyla her hayatın kaçınılmaz olarak koştuğu ve ölüm bizzat tabiatın kendisinin ellerinden çıkan yaşama iradesi hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararıdır. Karar bu iradenin, kendi kendisini hüsrana uğ­ratması mukadder oian bir mücadele olduğunu bildirir. "İstediğin" der, "böyle sona erer: daha iyi bir şey iste."

Dolayısıyla herkese hayatıyla verilen ders genel olarak şu gerçeğe dayanır: Kişinin arzularının peşinde koşup durduğu şeyler sürekli olarak onu aldatır, yanlış yola yö­ neltir ve o sürçüp sendeler, sonunda düşer; neticede bunlar neşe ve coşkudan ziyade sefalet ve ıstırap geti­rirler, ta ki dayandıkları bütün temel çökünceye kadar, çünkü o zaman bizzat hayatı ortadan kaybolur, nitekim o zaman bütün mücadelesinin, bütün arzusunun bir sapma, bir yanlış yol olduğuna kesin kanaat getirir.

( giriş)