.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/24/2011

Günlük 2




29 Eylul 1911

Goethe’nin gunlukleri. (Bir olasilikla not, Goethe’nin Tempel-Klasikler Dizisi’nde cikan Butun Eserleri’nin “Fransa’da Campagne. Minz’in Kusatilmasi. Isvicre’ye Seyahat. Ren, Mainz ve Neckar Kiyisinda” ismini tasiyan 14. cildiyle ilgili bulunuyor.) Gunluk tutmayan kisi, bir gunluk karsisinda yanlis bir konumdadir. Diyelim boyle biri Goethe gunlugunde: “11.1.1797. Butun gun evde cesitli ugraslarla gecirildi” notunu okudu; ona oyle gelir ki, sanki kendisi bir gunde asla bu kadar az is yapmamistir. Goethe’nin gezi gozlemleri bugunkulerden degisik; cunku bir posta arabasindan yapiliyor gozlemler ve arazinin yavas yavas degisime uygun olarak daha yalin bir bicimde olusup cikiyorlar; dolayisiyla, soz konusu yerleri gormeyenler bile cok kolay izleyebiliyor bunlari. Serinkanli ve dupeduz pitoresk bir dusunus bicimi gozlemlerde kendini aciga vuruyor. Cevre arabada yolculuk eden kimseye yerek karakteriyle hirpalanip orselenmeden kendini sunup soseler ulkeyi demiryollarindan cok daha dogallikla katettiginden ve belki soselerle demiryollari arasinda irmaklarla kanallar arasindakine benzer bir iliski bulundugundan gozlemcide zorlamalara yer kalmiyor ve fazla bir zahmete girmeden sistematik olarak her seyi gorebiliyor. Bu yuzden, enstantane gozlemler az gunlukte; boylesi gozlemler cokluk ic mekânlarda rastlaniyor; ic mekânlarda belirli kisiler gozler onunde birbirlerinden ayrilamayacak gibi ansizin boy gosteriyorlar; ornegin Heidelberg’teki Avusturyali subaylar; oysa Wiesenheim’deki erkeklerin anlatildigi bolum dogaya daha yakin “mavi ceket ve isleme ciceklerle bezenmis ak yelekler giyiyorlar” (bellege dayanilarak yapildi bu alinti). Ren nehrinin Schaffhausen’de yaptigi caglayana iliskin epey uzun bir yazi, orta yerinde buyucek harflerle: “Uyarilmis dusunceler.”

2 Ekim 1911

Uykusuz gece. Bir dizi uykusuz gecelerden ucuncusu. Iyi uyuyor, ama bir saat sonra basimi yanlis bir delige sokmusum gibi gozlerimi aciyorum. Busbutun uyanik bekliyor, hic uyumamisim ya da ancak ince bir zar altinda uyumusum gibi bir duyguya kapiliyorum; uykuya dalma cabasini yine karsimda buluyor, kendimi uyku tarafindan kapi disari edilmis goruyorum. Butun gece saat bese kadar suruyor bu; bir yandan uyuyor, bir yandan yogun duslerle uyanik tutuluyorum. Gordugum duslerle caresiz bogusup dururken, kendi kendimin yani basinda uyuyorum dupeduz. Saat bese dogru uykunun son zerresi de harcanip tuketiliyor; artik yalniz dus goruyorum, bu da uyanik kalmaktan daha cok yoruyor beni. Kisacasi, butun geceyi, saglikli bir insanin gercek uykuya dalmadan once kisa bir sure yasadigi uyur uyaniklik durumunda geciriyorum. Uyandigimda butun dusler cevremi sariyor, ama uzerlerinde uzun boylu dusunmekten kaciyorum. (…)

3 Ekim 1911

Dunkunun tipkisi bir gece; ancak, daha guc uykuya daldim. Uykuya dalarken kafamin icinde, burun kokumun yukarisinda adeta alnimdaki uzerine fazla bastirilan bir kirisikligin yol actigi dikine bir agri. Uykuya dalmada yarari dokunacagi inanciyla kendimi agirlastirabilecegim kadar agirlastirmak isteyerek kollarimi kavusturmus, ellerimi omuzlarimin uzerine koymustum; oyle ki, techizatini kusanmis bir asker gibi yatiyordum. Yine dusler, daha uykuya dalmadan onceki uyanikliktan iceri yansiyan dusler beni uyutmadi. Sanatci yetenegiyle donatilmis biri oldugum dusuncesi, aksam ve sabahlari basi sonu gorulmeyen bir sel gibi varligimi dolduruyor. Varligimin temeline varincaya kadar kendimi yumusamis hissediyorum, istedigim her seyi icimden cekip alabilirim adeta. Bu tur guclerin yuvalarindan disari ugratilmasi, ama sonradan etkinliklerini izin verilmeyisi bana B. (Celina Bailly: Bir zaman Kafka ailesinin yaninda calismis Fransiz murebbiye) ile aramdaki iliskiyi animsatiyor; burada da ozgur birakilmayip geri tepen ve kendi kendilerini yok eden duygu akimlari var; ama -aradaki fark da bu- simdiki durumumda daha gizemsel gucler ve elimdeki en son nesne soz konusu.

4 Ekim 1911

Huzursuzum, hic keyfim yok. Dun uyumadan once basimin icinde, sol yukarida citir citir sesler cikararak yanan serin bir alevcik hissettim. Bir gerginlik, coktan sol gozumun ustune gelip yuvalanmisti. Hani dusununce oyle saniyorum ki, bir ay sonra ozgurluge kavusacagimi soyleseler bile burodaki calismaya daha fazla katlanamayacagim. Ama yine de gorevimi yapiyorum cokluk, sefimi memnun birakacagima guvendigim zamanlar pek rahatim ve durumumu hic de korkunc bulmuyorum. Zaten dun aksam kasten vurdumduymaz biri durumuna soktum kendimi, gezmeye ciktim, Dickens’i okudum; derken kendimi biraz daha saglikli hissettim ve simdi benden biraz uzaklasmasina karsin benim hakli buldugum huznu yasama gucumu yitirdim; bu ise, bana her zamankinden iyi uyuyacagim umudunu verdi. Gercekten biraz daha derin oldu uykum, ama yeterince uzun surmedi ve sik sik kesintiye ugradi. Kendimi avutmak isteyerek dedim ki: Varligimdaki buyuk calkantiyi yine bastirdim; ama eskiden boyle zamanlardan sonra oldugu gibi bu kez kendi uzerindeki denetimi elden cikarmayacak, simdiye kadar hic yapmadigim bir seyi yapip calkantinin artcil esintilerini hep aklimda tutacagim. Boyle davranirsam, belki icimde gizli sakli bir dayanma gucu ele gecirebilirim.

5 Ekim 1911

Birkac gunden sonra ilk kez icimde yine o tedirginlik duygusu; hatta bu yazi karsisinda bile kaybolmuyor. Odaya girip elinde kitapla masaya oturan kizkardesime karsi duydugum muthis ofke. Bu ofkeyi aciga vurmak icin ilk kucuk firsati kollayis. Derken kizkardesim, zarfindan cikardigi bir kartvizitle dislerini kurcaliyor. Ofkenin kafamin icinde yogun bir duman bulutu birakarak dagilip gidisi; ardindan hafifleme ve bir guven duygusu; yeniden yazmaya koyuluyorum.

17 Ekim 1911

Hic vaktim olmayip icimde de oylesine bir telas bulundugundan bir sey yazip cikaramiyorum. Butun gunum bos olup sabahsi tedirginligim ogleye kadar varligimda buyuyerek aksama yorgun dusebilse, o zaman belki uyuyabilirdim. Ama simdiki durumda soz konusu tedirginlige kala kala aksamin alacakaranligindan bir tek saat kaliyor ve bu saatte tedirginlik soyle bir guclenir gibi oluyorsa da uzerine bastirilip cokertiliyor derken, geceyi yararsiz ve ziyankâr eseleyip duruyor. Uzun sure katlanabilecek miyim? Katlanmamin yarari olacak mi? Sonra, gereken zamani ele gecirebilecek miyim?
IKINCI DEFTER

6 Kasim 1910

Kolaylikla uzuntusunu yenecegim bir sey ayrica, cunku ne bunu, ne otekisini yapmama izin vardir, bu yuzden kendimi seninle kiyaslamam dogru degil. Cunku sen, soyler misin ne zamandan beri bu kentte yasiyorsun? Ne zamandan beri bu kenttesin diye sordum.

Bes aydir. Ama cok iyi tanidigim bir kent artik. Anlayacagin, durup dinlenmedim hic. Geriye donup baktigimda, benim icin gece diye bir seyin var oldugunu soyleyemeyecegim. Senin ne dusunebilecegin gibi hep bir gunduzu yasadim. Gunun degisik zamanlari diye bir sey yoktu benim icin. Isik durumunda degisiklik diye bir sey de soz konusu degil.

(Franz Kafka bu metin kurma calismasini yaklasik 10 kez denemis, butun yazim sekilleri gunlugunde yer almistir. E.D.)

7 Kasim 1911

Isim kolay demek. Burada, evin onunde dikilmeme gerek yok.

Bu bakimdan kendini benimle kiyaslama anlayacagin, benim yuzumden kararsizliga dusme. Cocuk degilsin cunku, ustelik oyle goruluyor ki, bu kentte hayli yalnizsin.

16 Aralik 1910

Gunlugu artik birakmayacagim. Simsiki tutunmam gerekiyor ona, cunku gunlukten baska tutunacak bir sey yok.

Su andaki gibi zaman zaman icimde beliren mutluluk duygusunun nedenini bir aciklayabilsem! Gercekten kabarip kopuren bir sey bu; hafif ve hos bir urpertiyle benligimi bastan asagi dolduruyor ve yokluguna her an, hatta simdi bile tam bir kesinlikle kendimi inandirabilecegim guclerin icimde varligina beni inandirmaya ugrasiyor.

22 Aralik 1910

Bugun kendime suclamalar yoneltmeyi bile goze alamiyorum. Bu bos gunden iceri seslenmek; igrenc bir yankisi olurdu bunun.

26 Aralik 1910

…cunku insanin yetenekleri sinirliysa, duzensizlikten kotu sey yoktur.

12 Ocak 1911

…cunku bir kendini taniyis ancak tam bir dogrulukla, tum ayrintilar dikkate alinip olabildigince eksiksiz yapilabildi mi kesinlikle not edilebilir. Bu yapilmadi mi -en azindan bende bunu basaracak guc yok-, dusulecek not kendi amaci dogrultusunda ve not edilen seyin baskin gucuyle ancak genel bir duyguyu yansitir; oyle ki gercek duygu yitip gider arada ve not edilenin degersizligi neden sonra anlasilir.

20 Subat 1911

Fuayede yani basimdaki temiz ve sik giyimli delikanlilar, bana kendi cocuklugumu animsatip uzerimde tatsiz bir izlenim birakti.

———-

Kleist’in genclik mektuplari; yirmi iki yasinda Kleist. Askerlik mesleginden ayrilmak istiyor. Evdekiler soruyor: Iyi ama hangi ekmekbilim? Cunku boyle bir bilimin ogrenilmesini pek dogal goruyorlar. Hukuk ya da ekonomi-politik dallarindan birini sececeksin. Ancak, sarayda sozu gecen tanidiklarin var mi? “Ilkin ne diyecegimi biraz sasirmis, hayir’la yanitladim soruyu. Ama hemen ardindan, inadina daha cok gururlanarak, boyle tanidiklarim bulunsa bile kendilerine guvenmekten utanc duyacagimi soyledim. Gulduler; pek acele davrandigimi anladim. Boylesi dogrulari aciga vurmaktan sakinmak gerekir.

27 Mayis 1911 (Max Brod’a hitaben…)

Bugun dogum gunun, ama sana bir kitap bile yollayamiyorum; cunku gosteristen baska bir sey olmazdi bu. sana bir kitapcik bile armagan edecek durumda degilim. Bugun bir kartla da olsa bir an icin yakininda bulunmaya duydugum buyuk gereksinimden bu karti yaziyorum sana. gene yakinmaya baslamamin nedenine gelince, beni hemen taniyabilmen icin.

UCUNCU DEFTER

28 Eylul 1911

(…)
Her oyun bir yetersizlikten alir kaynagini, bir tez olusturur.

Oyun (sahnedeki bicimiyle) romandan daha kapsamlidir; romanda salt okuyup gececegimiz seyleri oyunda gozlerimizle gorebiliriz.

Ama bu ancak distan boyledir; cunku romanda sanatci yalnizca onemli olani cikarir karsimiza; oyunda ise oyunculari, dekoru, kisaca her seyi karsimizda buluruz; bu yuzden yalnizca onemli olan degil, ondan daha az bir seydir gordugumuz. Dolayisiyla, roman acisindan en iyi oyun, oyuncularin rasgele bir oda dekorasyonunda oturduklari yerde okuyacaklari uyarici gucten yoksun, ornegin felsefi bir oyundur.

Ne var ki gercekte en iyi oyun zaman ve mekân icinde seyircilere en fazla uyarilar yoneltebilen, yasamin tum gerceklerinden kendini bagimsiz kilan soylesilerle, monologlarda bile dile getirilen dusunceler ve olayin nirengi noktalariyla kendini sinirlayan, bundan ileri ne varsa hepsini uyarilarla yoneten, oyuncu, dekorator ve yonetmenlerin birlikte omuzladigi bir pankart uzerine kandirilip oturtulan ve en uc esinlerin pesinden giden oyundur.

Boyle bir sonuca varilirken icine dusulen yanilgi: Onceden haber verilmeyerek bakis acisi degistirilmekte, duruma kimi zaman yazi odasinin, kimi zaman seyircinin perspektifinden bakilmaktadir. Seyircinin her seye oyun yazari gibi bakmadigi, oyunun sergilenis biciminin yazarin kendisini bile sasirttigi itiraf edilse de…

29 Ekim 1911, Pazar

…yazar oyunu tum ayrintilariyla icinde tasimis, ayrintidan ayrintiya yuruyerek ilerlemis ve ancak ayrintilari konusmalarda bir araya getirerek onlara dramatik bir agirlik ve guc kazandirmistir. Sonunda da katlanilmaz bir insancilliga suruklenmistir oyun; bu insancilligindan onu cekip alarak seyirci icin katlanilir duruma sokmak oyuncuya dusen bir odevdir ve oyuncu bu odevi kendisi icin belirlenen rolu yumusatip liflere ayirarak, onu havada ucusur durumda cevresinde tasiyarak yerine getirir. Yani oyun boslukta suzulmeye koyulur, ama firtinanin koparip alarak onune kattigi bir evin catisi degil, henuz akil almayacak bir gucun temel duvarlarini topraktan sokup cikardigi butun bir yapi olarak.

31 Ekim 1911

Babamin yine benim icin hayirsiz evlat deme olasiligina karsi unutmadan sunu not edeyim ki, birkac hisim ve akrabanin onunde durup dururken beni rezil etmeyi dusundugunden mi, yoksa aklinca beni kurtarmak istediginden mi, Max icin “meschuggen ritoch” (Yiddis dilinde cabuk parlayan kacik kimse anlaminda) deyimini kullandi; dun de Lowy odamdayken alayla silkinip agzini buzerek eve alinan yabancilardan soz acti; yabanci biriyle ne diye ilgilendigimi, ne diye boyle bos iliskiler kurmaya calistigimi vb. seyler sordu. – Ama yine de not etmeliydim bunlari, cunku not ederken babama karsi kendimi dupeduz bir kin duygusuna kaptirdim; oyle bir kin ki, babam boyle bir kinin icimde uyanmasina neden olabilecek bir davranista bulunmus degil bugun ve soz konusu kin, Lowy’ye iliskin sozlerinin aslinda uyandirmasi gereken kinle oranti kabul etmeyecek kadar buyuk; beri yandan, babamin dunku davranisinda asil kotu yanin ne oldugunu animsayamayisim bu kini daha da buyultuyor.

5 Kasim 1911

Yazmak istiyorum. Alnimda surekli bir seyirme. Odamda, evdeki gurultunun bu ana karargâhinda oturmaktayim. Vurularak acilip kapandigini isitiyorum tum kapilarin. Kapi gurultusu, oradan oraya kosusanlarin ayak seslerini isitmekten beni esirgiyor. Ayrica mutfaktaki firin kapaklarinin sert ve hoyrat kapandigini duyuyorum. Babam odamin kapilarini adeta gocerterek giriyor iceri ve ropdosambrini arkasindan surukleyerek gidiyor. Bitisik odadaki sobanin kulleri kaziniyor derken. Bir Paris sokagindan iceri seslenir gibi antredeki sessizligin koynuna seslenen Vali, babamin sapkasinin temizlenip temizlenmedigini soruyor. Bana yabanci gelmeyen isliksi bir ses bir ciglik gibi yukselerek yanitliyor bunu. Derken kapinin kaldirilan kolu nezleli bir genizden gelir gibi bir ses cikariyor; kapi bir kadin sesinin soyledigi kisa bir sarkiyla aralanip tum gurultuden daha saygisiz, boguk ve erkeksi bir hamleyle yeniden kapatiliyor. Babam gitti; simdi iki kanarya sesinin onculugunde daha narin, daha daginik ve insani daha cok karamsarliga surukleyen bir gurultu basliyor. Onceden de dusunmustum, ancak kanaryalarin sesiyle yine aklima geliyor: Kapiyi azicik aralasam da yilan gibi surunerek bitisik odaya girsem ve dosemenin uzerinden basimi kaldirip kizkardesimle murebbiyelerinden gurultu yapmamalarini rica etsem diyorum.

8 Kasim 1911

Sadece sevgilisinin koluna girmis yurudugu icin rahatlikla cevresine bakinan kiz.

———-

Avukatin burosunda beklerken gozlerimle daktilo kizlardan birini suzdum ve tum bakmalarima karsin yuzu saptamanin ne denli guc oldugunu dusundum. (…)

9 Kasim 1911

Bir yerde Schiller soyle der: “Onemli olan (ya da buna benzer bir soz) duygunun karaktere donusumunu saglayabilmektir.”

11 Kasim 1911, Cumartesi

(…) Icimde varligindan kusku duyulmayacak nesnelerden biri, kitaplara karsi acgozlulugumdur; kendilerini ele gecirmeye ya da okumaya degil, daha cok gormeye, bir kitapci vitrininde bulunduklarina guven getirmeye yonelik bir acgozluluk. Bir yerde ayni kitabin birden cok nushasi varsa, her biri tek tek beni sevindiriyor. Midemden kaynaklanan bir acgozluluk, yanlis yola kanalize edilen bir istah adeta. (…)

15 Kasim 1911

Kesin bir sey varsa, onceden bir ozguven duygusuyla kelime kelime ya da rasgele, ama kesin sozcukler halinde aklima gelen buluslari masa basinda kaleme almak istemeye goreyim, asillarindan hicbir sey unutmamisken, yine de hepsi yavan, aykiri, duruk ve tum cevre icin engelleyici nitelige burunuyor. Kuskusuz bunun baslica nedeni su: Kâgit kalemden bagimsiz, ne denli ozlesem de ozlemekten cok korktugum yucelme anlarinda, ancak boylesi anlarda iyi bir sey dogabiliyor icimde; ama o zaman da bu oylesine bir zenginlik tasiyor ki, tumunu ele gecirmekten ister istemez vazgeciyor, yani koru korune, gelisiguzel elimi atarak buluslarin seli icinden her seferinde ancak bir tutam bir sey alabiliyorum, dolayisiyla dusunup tasinarak kendilerini kâgida dokerken iclerinde yasadiklari bolluga kiyasla bir hicten oteye gecmiyor aldiklarim ve soz konusu bollugu cekip yakina getirme gucunu gosteremiyor, onu bos yere cezp etmeye calistigi icin de kotu ve rahatsiz edici bir nitelik tasiyor.

———-

Uc gecedir suren uykusuzluk, birazcik calisayim desem gucum hemen tukeniveriyor.

———-

Eski bir not defterinden: “Sabah altidan beri ders calistiktan sonra, simdi aksam vakti sol elimin kisa suredir sag elimin parmaklarini bir acima duygusuyla kavramis tuttugunu gordum.” (Max Brod tarafindan baskiya hazirlanan Gunlukler’de -s. 700 vd.- su aciklama bulunmaktadir: “Bu gunluk notu devlet hukuk sinavi ve sozlu doktora sinaviyla ilgili bulunuyor.)

18 Kasim 1911

Bir olgu gozuyle bakilip benimsenir yabanci kentler; sakinleri de bizim kendi yasamlarindan iceri giremedigimiz gibi kendileri de bizim yasamimizin disinda omurlerini surdurur. Arada kiyaslamalar yapilir ister istemez, insan bundan kendini alikoyamaz; ama iyi bilinir ki, boyle davranmanin ahlaksal, hatta psikolojik degeri yoktur, hem cok vakit kiyaslamalardan da vazgecilebilir, cunku yasam kosullarindaki alabildigine cesitlilik boyle bir kiyaslamadan kurtarir bizi. Dogup buyudugumuz kentin dis mahalleleri de bizler icin yabancidir, ama burada kiyaslamalar deger tasir, yarim saatlik gezinti bir noktayi ikide bir kanitlar bize: Kent sakinleri kent disindaki baska bir toplulukta gorulemeyecek genis bir cikar cemberi olusturmalarina karsin, bir bolugu kentin gobeginde, bir bolugu ise genis cukur yollari animsatan hendeklerin yer aldigi yoksul ve izbe kenar semtlerinde yasamaktadir. Bu yuzden kentin dis mahallelerine her vakit korku, oksuzluk, acima, merak, boburlenme, yolculuk kivanci ve erkeksilik karisimi bir duyguyla ayak atar, bir hosnutluk, agirbaslilik ve ic huzuruyla yine buralardan donup gelirim, hele Zizkov’a gitmissem.

19 Kasim 1911, Pazar

Bu aksam, yine urkek ve cekingen geride tutulmus bir yetenekle doluydu icim.

22 Kasim 1911

Ilerlememi onleyen baslica engellerden birinin vucut durumum oldugu kesin. Boyle bir vucutla bir sey elde edilemez. Surekli basarisizligina caresiz alismak zorundayim. Adeta goz kirpilmadan kâbuslarla gecirilen son gecelerden sonra bu sabah iste oylesine daginik haldeyim; alnimdan baska bir yerimin varligini hissetmiyor, simdiki durumumu yari bucuk katlanir bir durumun cok uzaginda goruyordum. Bir ara, olmeye dunden hazir, elimde dosyalar, koridorun tas dosemesinin uzerinde kivrilip yatmayi diledim. Gucsuzlugune karsin fazla uzun vucudumun verimli bir sicaklik doguracak ve icteki atesin korunmasini saglayacak en ufak bir yagi, ruhumu bir yol butun’e zarar vermeden gunluk gereksinimi disinda doyurabilecek bir yagi yok. Son zamanlar beni sik sik igneleyen yuregim, bu bacaklarin tum uzunlugunca kani nasil ileri firlatabilsin! Bir kez dizlere kadar yapilacak bir suru is var; sonra kocamis bir kimse gucsuzluguyle soguk baldirlara iletilecek. Derken yukarilarda yeniden gereksinim duyulacak kendisine, asagida dagilip kaybolurken yukarilarda yeniden yolu gozlenecek. Boyumun uzunlugundan her sey gerilip sundurulmus durumda. Tiknaz da olsa diledigim seye kavusmamis saglayacak gucu belki hic icermeyecekken, simdiki durumunda bu vucuttan ne beklenir!

DORDUNCU DEFTER

10 Aralik 1911

Pazar. Kizkardesimi ve kucuk oglunu gidip gormem gerekiyor. Onceki gun annemin gece saat birde kizkardesimden oglanin dogum haberiyle donmesi uzerine, babam sirtinda gecelikle evi bastan asagi dolanip kapisini acmadik oda birakmadi; beni, hizmetciyi ve kizkardeslerimi uyandirip haberi oyle bir edayla duyurdu ki, sanki cocuk dogmakla kalmamis, coktan onurlu bir yasam surdurdukten sonra olup gomulmustu.

14 Aralik 1911

Babam fabrikayla (Franz’in babasi Herman Kafka’nin da hissedarlarindan biri oldugu asbest fabrikasi, sonradan babayla ogul arasinda giderek bir anlasmazlik konusu olusturmustu.) ilgilenmedigimi ileri surerek ogleyin cikisti bana. Ben de kazanc amaciyla fabrikanin sermayesine katkida bulundugumu, ama buroda calistigim sure fabrikadaki islerle ilgilenemeyecegimi acikladim. Babam da bagirip cagirmasini surdurdu; bense pencerenin onunde dikildim ve sesimi cikarmadim. Ne var ki, aksamleyin oglenki konusmayla ilgili olarak, su sira icinde bulundugum durumdan memnun kalmamam icin bir neden olmadigini, ancak butun zamanimi da edebiyata ayirmaktan kacinmam gerektigini dusunurken sucustu yakaladim kendimi. Daha bir dikkatle gozden gecirir gecirmez soz konusu dusunce yadirgaticiligini yitirdi, bana alisik oldugum bir sey gibi gorundu. Butun vaktimi edebiyat ugrunda degerlendirme yeteneginden yoksun bulundugum sonucuna vardim. Boyle bir kaniya, o an icinde yasadigim durum yol aciyordu ancak, kaninin kendisinin de soz konusu durumdan daha guclu sayilacagi kuskusuzdu. Bugun Berlin’de heyecanli bir edebiyat gecesine katilacak, bir topluluk onunde edebiyat ve muzik dinletisinde bulunacak Max’i bile bana yabanci biriymis gibi animsadim; simdi aklima geldi, aksam gezintisinde Froylayn Taussig’in (Max Brod’un ileride karisi olan Elsa Taussig) evine yaklastigim bir sirada animsamistim Max’i.

16 (17) Aralik 1911

Pazar, gunduz saat on iki. Butun bir ogle oncesi uyumk ve gazete okumakla olduruldu. Prager Tagblatt icin elestiri hazirlayacak olmanin verdigi korku. Yazma korkusu her vakit soyle aciga vuruyor kendini: Henuz masa basina oturmamisken, yazacagim seyle ilgili olarak bazen aklima gelen giris cumleleri, bir sona varmadan cok once kirilip kopan ve disari firlamis kirik kopuk yerleriyle hazin bir gelecegi haber veren ise yaramaz ve kuru seylerdir.

23 Aralik 1911

Gunluk tutmanin sagladigi bir avantaj, insani araliksiz yenilgiye ugratan degisimlerin yatistirici bir aciklikla bilincine varmaktir. Genel olarak da inanilir bu degisimlere, sezilir ve varliklari itiraf edilir, ama boyle bir itirafla umut ve huzura kavusmak soz konusu oldu mu, bilmeden yadsinirlar hep. Gunluk, bugun bize katlanilmaz gorunen durumlarda bile yasandiginin, cevreye goz gezdirildiginin ve gozlemlerin kayda gecirildiginin, yani bu sag elin bir vakit simdiki gibi kullanildiginin belgelerini tasir kendisinde. Hani Gunluk’e bakarak bir zamanki durumumuzu butunuyle gorebilir, simdi eskisinden daha cok bilgiyle donandigimizi anlariz; ne var ki, bu konuda tam bir bilmezlik icinde yasamimiza karsin, bir zamanki girisimlerimizin pervasizligini simdi daha cok takdir etmeden duramayiz.

25 Aralik 1911

Goethe, yapitlarinin gucuyle Alman dilini belki de gelismekten alikoyuyor. (…)

26 Aralik 1911

Babamin simdikilerin, ozellikle kendi evlatlarinin mutluluguna durmadan igneleyici sozlerle saldirarak cocuklugunda bizzat cektigi sikintilardan konusmasini dinlemek tatsiz bir sey. Kislik giysilerinin yetersizliginden yillar yili bacaklarinda bir turlu kapanmayan yaralarla dolastigini, sik sik ac kaldigini, henuz on yasindayken kisin bile sabahin korunde ise koyularak kucuk bir el arabasini onu sira itip koy koy dolastigini yadsiyan yok. Ne var ki, babamin anlamadigi sey, sahsiyla ilgili bu gercekleri, benim sozunu ettigi cileleri cekmeyisimle karsilastirarak kendisinden daha mutlu bir cocukluk yasadigim sonucuna varamayacagi, bacaklarindaki yaralardan dolayi boburlenemeyecegi, bir zaman cektigi sikintilari takdir edemeyecegimi bastan var sayarak boyle bir savda bulunmayacagi ve nihayet ayni cileleri cekmedigim icin kendisine sinirsiz bir sukran duygusu beslemem gerektigini ileri suremeyecegidir. Hani babam boyuna cocuklugundan, boyuna anne ve babasindan soz acsa, kendisini yine de cani gonulden dinlerdim. Ama bunu bir ovunme ve cekisme havasi icinde yapmasi dogrusu eza verici bir sey! Ikide bir ellerini kavusturarak soyle diyor babam: “Bunlari kim biliyor artik? Cocuklar, ne bilecek onlar? Kimse cekmedi benim cektiklerimi. Simdi bunu anlayacak cocuk nerde?” Bugun bizi gormeye gelen Julie Hala (Kafka’nin babasi Hrmann Kafka’nin Strakonitz’li kizkardesi Julie Ehrmann) da benzer bicimde konustu. Julie Hala’nin baba tarafindan butun hisim ve akrabalarim gibi kocaman bir yuzu var; gozlerinin konumunda ya da boyanisinda kucuk, ama insani rahatsiz eden bir kusur seziliyor. On yasindayken ahci olarak bir ailenin yanina verilmis. Dondurucu soguklarda su ya da bu is icin saga sola segirtip durur, ayaklarindaki deri catlarmis hep; etekligi sogukta buz keser, ancak aksamleyin yatakta kururmus.

27 Aralik 1911

Bir cocuk sahibi olamayacak kadar mutsuz bir insan, mutsuzlugu icine korkunc bicimde hapsedilmistir. Hicbir tarafta bir yenilenme ve ugurlu yildizlardan yardim gorme umudu yoktur. Basinda mutsuzluk belasi, kendisi icin belirlenmis yolda yurumek, cember bir yerde tamamlandi mi boyun egmek, mutsuzlugunun daha uzun bir yolda daha degisik bedensel ve zamansal kosullarda kaybolup kaybolmayacagini, hatta olumlu bir sonuc saglayip saglamayacagini denemek icin yeni bir girisim hevesinden kendini uzak tutmak zorundadir.

3 Ocak 1912

Icimde yazma eylemi uzerinde yogunlasan bir dikkatin varligini pekâlâ gormek mumkun. Yazmanin varligimin en verimli yonu sayilacagi organizmamda aciga ciktiktan sonra icimdeki tum gucler o yana usustu ve cinselligin, yeme icmenin, felsefî dusuncelerin, ama her seyden cok muzigin hazlarina yonelik butun obur yeteneklerden yuz cevirdi; sozu gecen alanlarda yoksul duruma dustum. Bu da benim icin zorunluydu; cunku elimdeki gucler oyle azdi ki, ancak hepsi bir araya geldigi zaman, o da yari bucuk yazma amacina hizmet edebilirdi. Ilgili amaci ben tek basima ve bilincli olarak bulmadim, kendi kendisini buldu amac ve boyle bir amacin onunde duran, ama bunu koklu bicimde yapan bir sey varsa o da burodur yalniz. Ancak bir sevgiliye katlanamayisimin, sevgiden de tipki muzik gibi pek anlamayisimin, dolayisiyla sevginin bana kadar gelen yuzeysel esintileriyle yetinmek zorunda olmamin, yilbasi gecesi ispanakla kara otlar yiyip yani sira ¼ litre Ceres (bir meyve suyu markasi) icmemin, pazar gunu Max felsefî yazilarini okurken hazir bulunamamamin yasini tutamam simdi; butun bunlari dengeleyecek nesne acikca ortada duruyor: Gelisme surecim tamamlandigi ve sanirim bu ugurda artik hicbir sey feda etmem gerekmedigi icin, yalnizca buro isini bu kalabaliktan kapi disari etmem gercek hayatimi yasamama yetecek; oyle bir hayat ki, calismalarimin ilerlemesiyle sonunda dogal yoldan yaslanma olanagina kavusabilecek yuzum.

———-

Ozyasam oykusu kaleme alinirken, “bir defasinda” sozu gercege daha uygun dusmesine karsin “cok vakit” denmekten kacinilamiyor siklikla; cunku animsamalari besleyen kaynak koyu karanliklarda sakli yatiyor ve soz konusu karanliklarin “bir defasinda” sozuyle darmadagin edilecegi bilinci icinde bulunuluyor. Dogru; “cok vakit” sozuyle de busbutun kollanip gozetilmiyor ilgili karanlikla, ama hic degilse yazar acisindan varligi korunuyor ve yarin karsisina oyle olaylar cikariyor ki, belki gercek hayatinda asla yasamamistir, ama animsamalarda birazcik olsun yanina yaklasamayacagi olaylarin yerini tutuyor, bir bedel olusturuyor bunlar icin.

BESINCI DEFTER

5 Ocak 1912

Tek duzelik. Tarih.

7 Ocak 1912

Yagmurlu sessiz Pazar iste boyle geciyor benim icin; yattigim odada oturuyorum, huzur icindeyim; ama karar verip de yazi yazmaya koyulacakken -oysa onceki gun tum varligimla yazilardan iceri dalmayi istemistim- hanidir gozlerimi dikmis parmaklarima bakiyorum. Sanirim bu hafta dupeduz Goethe’nin etkisi altinda yasadim ve soz konusu etkinin gucunu harcayip tukettim artik, dolayisiyla ise yaramaz duruma geldim.

5 Subat 1912

Dun fabrikadaydim. Aslinda katlanilmaz olcude pis ve bol giysileri, yataktan kalkildigi zamanki gibi daginik saclari, kasnaklarin surekli gurultusunun ve otomatikligine karsin beklenmedik anda duraklayan makinelerin tutup koyvermedigi yuz ifadeleriyle isci kizlarin insana benzer yani yok; kimse selamlamaz kendilerini; kazara biri carpsa, kendilerinden ozur dilemez; ufak bir is buyrulmaya gorsun segirtir, ama sonra yine hemen makinelerinin baslarina donerler; nereye el atacaklarini bildirmek icin bir kas goz isareti yeterlidir; uzerlerinde kombinezonlarla sagda solda dikilir, en kucuk bir guce teslim olur, bakislar ve diz kirmalarla bu gucu benimser, onu kendi taraflarina cekecek kadar bile akli basinda ve serinkanli davranamazlar. Ama saat altiya gelip bunu birbirlerine duyurdular mi, boyunlarindan ve saclarindan esarplarini cozer, salonda elden ele gezen ve sabirsizlarin hep bir an once ele gecirmek istedigi bir fircayla uzerlerindeki tozlari fircalayip uzaklastirir, etekliklerini baslarindan gecirip giyer, yikayabildikleri kadar ellerini yikayip temizler, her seye karsin kadin olup cikarlar sonunda; soluk benizlerine ve kotu dislerine aldirmayip gulumseyebilir, vucutlarindaki katiligi uzerlerinden silkip atarlar; bundan boyle kendilerine toslanmaz, uzun sure bakilamaz yuzlerine ya da gormezlikten gelinemezler; onlerinden pis sandiklara dogru cekilerek kendilerine yol acilir, iyi aksamlar dilediklerinde sapka elde beklenir ve aralarindan biri giymemiz icin paltomuzu tutarsa, buna nasil bir anlam verilecegi bilinmez.

13 Subat 1912

Lowy’nin dinleti saati icin gereken konusmayi kaleme almaya basliyorum. Pazar gunu, ayin on sekizinde konusma. Hazirlanmam icin fazla vakit yok, oysa operada bir gosteriye hazirlaniyorum sanki. Bu da gunlerdir bir telasin beni surekli sikbogaz etmesinden ve once biraz inzivaya cekilip salt kendim icin birkac bir sey ciziktirmek, ancak daha sonra, biraz canlanmis olarak dinleyici onune cikarmak istememden kaynaklaniyor. Cumlede sozcukler degistikce kendi icimde de soguk ve sicak yer degistiriyor; melodik inis ve cikislari dusluyor, sanki tek tek hepsini butun vucudumla vurgulayarak Goethe’nin cumlelerini okuyorum.