.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/13/2011

Bir eylemin içinde nasıl bulur insan kendini?


Bir insan özellikle benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar? Daha doğrusu, ne zaman onun için yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri artık ifade etmekten kaçınamayacağı bir yoğunluğa ulaşır? Bilmiyorum, insan kendisi için böyle bir durumda olduğunu söyleyebilir mi? Bilmiyorum.

Büyük bir acı, belki bir aşk, belki de çok başka bir sarsıntı sonucu insan kendini önemli bir kararın öncesinde; belirsiz de olsa, yaklaşan bir değişimin huzursuzluğu içinde bulabilir. Korkulu bir bekleyiştir bu; insan bu bilinmeyen sarsıntının yaklaştığını hissedince bir süre ne yapacağını bilemez. Sonra bütün gücüyle, belki de daha önce hiç hayalinden geçirmediği girişimlere atılır –daha doğrusu kendini daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylemin içinde bulur.

Bir eylemin içinde bulur… Daha önce düşünmeye bile cesaret edemeyeceği bir eylem… Bir eylemin içinde nasıl bulur insan kendini? Hayalinden bile geçirmediği bir eylemin içinde bulur mu kendini insan? Hayır böyle bir şey olamaz. Hiç olmazsa daha önce tasarladığı, ya da hayal gücünü aşmayan bir durumda insan akıl ve ruh gücünü koruyabilir. insan… İnsan… Kim bu insan?
İnsan genel bir isimdir, çeşitli şartlar altında, çeşitli bireyleri ifade etmek için kullanılabilir.

Ona “insan” yerine, mesela “X” de diyebilirsiniz. Ona “X” denebilirse, özellikle ben bu varsayımdan dolayı çok mutlu hissederim kendimi. Çünkü ben bir matematikçiyim ve içinde bulunduğum durumda bütün umudum, başıma gelenleri, bir “X” bilinmeyeninin çözülebilir fonksiyonlarından ibaret olduğunu görebilmektir. Böylece birçok korkulu rüya hiç yaşanmamış olacaktır.

Ben bir matematik hocasıyım, daha doğrusu bir matematik profesörüyüm –yıllarca, ‘ben bir matematik profesörüyüm’ diyebilmeyi hayal etmiştim; şimdi “hoca” gibi, belirsiz ve kaçak bir deyime sığınıyorum nedense-. Kendime “profesör” demekte güçlük çekiyorsam bu çekingenliğimde mesela Reşit Beyin de kartvizitinde adından önce aynı başlığı kullanmasının payı büyüktür.

Aman Allah'ım Reşit Bey ve ben: Profesör ve profesör. Olamaz! Bütün olanlardan sonra… oysa bir zamanlar –evet ne yazık ki öyle zamanlar vardı- profesör Reşit Beye benzemek için… hayır, ben bu yazma işini sürdüremeyeceğim. Nasıl olur? Biraz önce “kaçınılmaz bir yoğunluk”tan söz ediyordun. Hayır hayır… biraz duralım ve yeni baştan düşünelim.

Yeni baştan düşündüm. Hayır ben “insan” gibi, “X” gibi genel bir deyim olmaya katlanamam; “matematik profesörü’nün yerine geçen bir “X” olarak Reşit Beyle aynı fonksiyonlarda bulunmaya razı olamam. Bu nedenle, düşünmek üzere bu satırlara ara verdiğim günlerde –evet ‘yeni baştan düşünelim’ ile ‘yeni baştan düşündüm’ arasında beş gün var- beni bu satırları yazmaya zorlayan nedenlerle uğraşırken ‘matematik alışkanlıklarım’dan mümkün olduğu kadar uzak durmaya karar verdim. Bütün genellemelerden uzaklaşarak, ‘kişisel bir belge’ ortaya koyma girişimi de beni ürkütüyor. Hayatım boyunca çeşitli vesilelerle, kendimden bile ‘biz’ olarak söz etmiş olmamdan dolayı bir tutukluk var bu ‘kişisel girişim’le ilgili.

Duygusal bir hesaplaşmaya girmiş olmaktan da ürküyorum. Peki ne istiyorsun? Bilmiyorum: belki de her şeyi yaşayarak göstermek istiyorum. Ancak gerçek bir yaşantıda insan –bu kelimeyi kullanmayacaktım ya, neyse- insan filan değil, yani ben, hayatın dışında kalan küçük endişelerden, görünüşü kurtarmaya çalışan kuruntulardan sıyrılır… Esaslı bir yaşantı demek istiyorum. Kim böyle yaşadığını ileri sürebilir? Ben, hiç olmazsa, gerçekleri görmeye başladığımı, bir şeyler aramaya başladığımı ileri sürüyorum.

Çünkü bir süreden beri biliyorum ki, bir şey ileri sürmeden, “ifade edilmesi kaçınılmaz duruma gelen duyarlıklardan” söz etmenin anlamı yok. Öyleyse hemen anlatmaya başlamalıyım, gerçek yaşantı oyalamaya dayanamaz.

Olayların başlangıcında –olaylar diyorum, çünkü her şeyi tek bir nedene bağlayabileceğimi sanmıyorum- benim dış görünüşüne göre düz ve yatay çizgili hayatıma bakanlar –ben dahil- bu yıpranmış matematik profesöründen herhangi bir şaşırtıcı atılım beklemiyorlardı. Yaş konusunda belirli sınırlar koymak isteyenler arasında sık sık tartışmalar çıktığını görmüşümdür, ama beni “orta yaşlılar” bölgesinden gençlere doğru kaydıracak kimse olduğunu sanmıyorum. Ayrıca orta yaşlı olmaktan da şikâyetçi değildim olayların başlangıcında. İlk gençliğimde kendimi çekici bir erkek sanırdım, ama bu sanımı benimle paylaşacak bir kadın çıkmadığı için, bir süre ortalıkta mahzun ve kalbi kırılmış olarak dolaşmayı denedim.

Sonradan karım olan genç kızın, hangi özelliğimi (çekicilik, kalp kırıklığı ve hüzün) beğendiğini hiçbir zaman kesinlikle bilemedim. Evlendikten bir süre sonra yapma hüznümü yürütmeyi beceremediğim için, olsa olsa çekiciliğimle karımı etkilemiş bulunabilirim. Oysa gerçekten çekici olan erkekler kadınları ancak düzenli ve güvenli bir hayatın etkilediğini çok iyi bilirler.

Ve elbette bu bakımlardan kadınlara her zaman çekici geldiğimi –öğünerek mi, üzülerek mi bilmiyorum- belirtmeliyim. Ne var ki, hüzünlü ve kalbi kırık dolaştığım sahipsiz günlerimde bazı küçük yaşantıların verdiği münasebetsiz huyların –bunların neler olduğunu ben bile unutmuştum- ‘güvenirliğim’ konusundaki etkenliği beni bile şaşırttı (olayların başlangıcında). Yarattığım hayal kırıklığı için herkesten özür dilerim.

***


Bu gün kendimi yorgun, ama huzursuz hissediyorum. Kürsüdeki odamda amaçsız ve çevreme ilgisiz otururken asistanlardan biri geldi: Refik Bey rahatsızlanmış, onu haber vermeye gelmiş. İsteksiz bir hareketle telefon defterime uzandım. Profesör Refik Bey, ağır hareketli, canlı ve kurnaz bakışlı gözlerinden başka ilgi çekici yönü olmayan ihtiyar bir hoca.



Kimsenin pek anlamadığı hesaplarla sözü öyle dolaştırır ki, insanda sözlerinin sonunu dinleme isteği kalmaz. Santrale Refik Bey'in numarasını verdim; Refik Bey olsaydı, arayacağı kimsenin adını verirdi o kadar. Yaşayışını tasarruf esası üzerine kurmuştur: kelimelerini bile israftan çekinir.

Telefonda karısı çıktı: ağlamaklı bir sesle, kocasının bir kalp krizi geçirdiğini, onu hastaneye yatırdıklarını söyledi. Bir iki geçmiş olsun kelimesi mırıldanıp telefonu kapadım. İçim sıkılıyordu, kötü bir takım şeyler olacaktı sanki. Nitekim biraz sonra dekan aradı: hepimize geçmiş olsunmuş, Refik Bey'e acil şifalar diledi (yöneticilerin görevi); nerdeyse, "bunları karısına söyleyin," diyecektim. Zaten aramız iyi değildi dekanla, vazgeçtim. Dekan da asıl amacını açıkladı: Refik Bey yerine derslerine girmez miymişim? İtiraz edecek halim yoktu; üstelik telefonu hemen kapadı. Kurnazlar arasında kaldık diye tembel tembel düşündüm.

Sonra Refik Bey'i düşündüm: enerjiden tasarruf bile bazen kalbe yaramıyordu. Herkes hakkında kötü şeyler düşünüyordum, fakat o zamanlar her şeyin farkında değildim. Miskin bir kötülük içinde olduğumu yavaş yavaş, ancak bu satırları yazarken fark ediyorum. Refik Bey'in asistanını çağırttım; daha şimdiden Refik Bey'e benzemeye başlayan silik bir gençti; mesela şimdiden sanki hocası gibi küçülmeye başlamıştı. Hocanın hastalandığını duymuştu, görevinin geçici olarak bana verildiğini de duymuştu. Bana karşı saygısı birden artmış gibiydi. Yok olmazdı, herhalde yorgundum, her şeyi büyütüyordum.

Gene de asistan üzerinde düşünmekten kendimi alamıyordum: işte genç adam hasta hocasından vazgeçiyordu, karşımda yavaşça büyümeğe, irileşmeye başlıyordu. Refik Bey'e oranla oldukça iri sayıldığım için bana benzemeye çalışıyordu, hatta biraz da gençleşmişti. (saçmalama dedim kendi kendime. Genç bir adam bu asistan.) kendimde bir gariplik seziyordum, aklıma gelen münasebetsiz şeyleri durdurmaya gücüm yetmiyordu. Asistan Refik Hocanın anlattığı konuları gösteriyordu notların üzerinde. Öğretim yılı yeni başlamıştı, daha aylar ve aylar vardı ders yılının bitmesine. Refik Hoca hastaneden yatağında kımıldamadan yatıyordu. Daha aylarca yatacaktı kımıldamadan. Ben de çalışma odamda, masamın gerisinde kımıldamadan duruyordum. Hareketsizlik diye düşündüm. Kalp diye düşündüm: benim kalbim. Belki dekan, bir gün gelecek, asistanı arayacaktı telefonla, Server Bey diyecekti. Belki geçmiş olsun bile demeyecekti, başsağlığı dileyecekti. Masanın öteki ucunda asistan kımıldamadan duruyordu.

Bazen büyüyor, bazen küçülüyordu. Sonra asistan notlarıma bakacaktı, kaldığım yerden devam edecekti. Hangimize karar verecekti sonunda? Bana mı? Refik Bey'e mi? Ona göre sınıfta büyüyecekti ya da küçülecekti. Kendi boyutlarında kalamaz mıydı? Asistana baktım; kalamazdı. Bu, daha nice asistanları parçalayıp istediği boyutlara getirmiş dişli bir çarktı. Ben de kim bilir kime benzemiştim? Hepimizi benzetmişlerdi. Birden öfkelendiğimi hissettim. Daha doğrusu bilmediğim ya da unuttuğum bir duyguya kapıldım, tanımadığım bir rahatsızlık hissettim. Bu duygunun öfke olduğunu anlayınca da önce kendime öfkelendim, sonra her şeye ve herkese.

Asistanı odadan kovdum – yani kovduğumu hissettim. "siz buyurun" gibi bir söz ettim galiba. Sesim de biraz kötü çıktı. Fakat asistan bana benzemekten hemen vazgeçmedi: büyüyerek ayağa kalktı. Bir günde benim gibi olunamayacağını biliyordu elbette. Benimle derse girmek istedi, kabul etmedim. "tatbikat… problem çözmek…" dedi galiba. İstemedim. Onu reddettim hiçbir neden göstermeden. Sevinmiştir. Ne kadar anlamsız sıkıntılar çekerse, bir gün başarısı o kadar anlam kazanır. Eskiler, "hocanın vurduğu yerde gül biter" derlermiş. Siz de o zamandan beri çok ilerlediğimizi sanıyorsunuz. Ben ilerlemeklerle pek uğraşmıyordum. Sınıfa tek başıma başıma girecektim o kadar.

Akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. Bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. Bir kütle olduklarını düşünürüm onların; ötekiler onları saran bir yığındır. Ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. Onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama, gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı. "hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." Biri, arka sıralardan biri adımı sordu. Tahtaya yazdım. Sonra profesör olduğumu da öğrendiler. Bunları hep arka sıradakiler sordu.

Ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. Onlara hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular. Refik Bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. Benim kitabım vardı. Biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. Yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. Uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler… bilim denizinde sonsuz birkaç nokta … Başka araştırmalarda, 'prof. S. Gözbudak'ın aynı konudaki araştırması' şeklinde bir dip notu… bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. Henüz o kadar kendimden geçmemiştim. Başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için. "siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. Hep bunu sorarlardı. Talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır, fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. Bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. Sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana.

Ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem," karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. Ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, Allahım?

Artık değişik bir çıkış yolu bulunmalıydı: değişmez öğrencimi tanımak için, sesin geldiği tarafa, ön sıralara dikkatle baktım. Donuk yüzler, beklenen cevabı duymak istiyorlardı. Belki de geçen yılın öğrencilerinden, benim beylik cevabımı duymuşlardı bile. Bu nedenle gülmeye hazırlanıyorlardı, gülümseyenler bile vardı. Onları gerçekten tanımak için baktım. Birden aralarında, başka türlü gülümseyen bir yüz gördüm.

Beni tanıyormuş, sanki merhaba demek istiyor gibiydi bu gülümseme. Daha yorgun ve meraksız bir gülümsemeydi bu. Birden terlediğimi hissettim: bu yüz beni tanıyordu, ben de onu tanıyordum. Üniversite arkadaşım Murat İkinci'ydi bu. Bazı olaylara karıştığı için yıllar önce, yani biz üniversite birdeyken fakülteden çıkarılan 404 Murat İkinci. Birlikte bizden büyük toplumcularla gece yarılarına kadar tartışır, sabahlara kadar dergimizin yazılarını hazırlardık. Sonra bir gün onu tutuklamışlardı. Sonra bir daha görmemiştim onu. Sonra fakülteyi bitirmiş, sonra asistan olarak merhum profesörüm Şevki Bey'in peşinden gitmiştim. Uzak geçmişimde yıllarca benim peşimden gelmişti. İşte tam beylik sözlerimden biri ile talebeyi güldürmeğe hazırlandığım sırada Murat İkinci olarak karşıma çıkmıştı. Beni buraya kadar izlemişlerdi. Murat'la birlikle bütün ön sıra gülümsüyordu: seni tanıyoruz, seni biliyoruz diyorlardı. Terliyordum; saçmalama dedim kendime? Kendine gel. Gülümsemek istedim, her şey bana vız gelir demek istedim. Murat, kendisine gülümsediğimi sandı; başıyla hafifçe selam verdi bana.

İşte korkacak bir şey yoktu, her şey yolundaydı. Kötü bir şey yapmamıştım: profesör olmuştum. Murat da başarılı bir öğrenci idi: tutuklanmasaydı belki benim yerime ders verebilirdi şimdi. Ben de çok yorulmuştum bu arada: belki de Refik Bey yerine de ben hasta olabilirdim. Dünyada her şey olabilirdi. Saçmalıyordum. Yani içimden saçmalıyordum. Evet ben de bir zamanlar Murat'la birlikte toplumu kurtarmak için az çalışmamıştım. Gençler, bir zamanlar böyle işlerle uğraşıyorlardı; ben de gençtim. Birden kendime geldim: öğrenciler yüzüme bakıyorlardı.

Hemen derse başladım: genel kuralları biraz uzattım tam kendime gelebilmek için. Hayır gençler bir zamanlar uğraşmıyorlardı sadece, her zaman uğraşıyorlardı. Son günlerde daha çok uğraşıyorlardı. Daha geçen gün fakülteyi işgal etmişlerdi. Hatta odasında oturmakta direnen Refik Bey'i, gazetelerdeki deyimiyle, "biraz hırpalamışlardı". Refik Bey'de onlara, sonu gelmez ve dolambaçlı sözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışmıştı, ama işgalciler bizim kürsüye 'mensup' olmadıkları için Refik Hoca'nın sözlerini bitirmesini beklemeden onu itip geçmişlerdi. Bütün bunları şimdi hatırlıyordum. Evde bile sözünü etmemiştim. Refik Bey sonradan bize gençleri sözleriyle nasıl 'müşkül mevki'de bıraktığını anlatmıştı. "kendilerine ne istediklerini sordum," diyordu. Doğru dürüst bir karşılık vermemişler. Bunları düşünürken yeni öğrencilerime neler anlattığımı hatırlamıyorum.

Onlarında aklı başka yerdeydi herhalde. Hayatın bunca derdi arasında denklemler, bilinmeyenler, fonksiyonlar onlar için çok soyut kavramlardı. Ben de sıkıntılarımı unutup, kısa bir süre ilgisiz gözlerle seyrettim. Onlara öfkelendim. Beni kötüye kullanıyorlardı. Eylem için başka ortamlarda başka yollar bulsalardı onlarda.

Tahtayı formüllerle doldurmuştum, düzenli bir biçimde yapmıştım bunu. Kendi kendime oynadığım bir oyunun içindeydim. Bu düzeni tahtada kurmağa çalışırken denklemlerin dünyasına ilgisiz olaylar, izlenimler saldırıyordu üstüme. Fizik bölümünde Sadık Bey bağırıyordu: "gözlerimle gördüm efendim! Çocuğu yerlerde sürükleyerek tekmeliyorlardı." Birden öfkelenmiştim nedense: "siz bizim bölümdeki birinci sınıf öğrencisinin öldürülüşünü gördünüz mü?" herkes sustu ve bana baktı. " o zaman nerelerdeydiniz Sadık Bey?" diyerek öfkemi sürdürdüm. Ben de görmemiştim olayı; anlatmışlardı. Gururla başımı kaldırdım sınıfa karşı. Murat'a karşılık veriyordum. Oysa Murat'ın bir şey dediği yoktu.

Dersten çıkarken adımlarımı yavaşlattım, Murat'ın bana yetişmesini bekledim. Onu tanımamış gibi yapamazdım. Bir bakıma onu tanıdığımı göstermek istiyordum. Akademik düzenin bozulduğundan yakınan Sadık Beylerin, Refik Beylerin dünyasında yalnız kalmıştım, bunu şimdi anlıyordum. Evet, insanların bana ihtiyacı vardı. Kimse bilmese de ben geçmişi olan bir insandım. Başımı çevirmeden, "merhaba Murat," dedim babacan bir tavırla. (oysa ne kadar istiyordum daha tabii davranmayı. Olmadı.) sonra Murat'a baktım.
Eylembilim (1998)