.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/14/2011

Marmara'nın Nilgün'ü







Şair intiharlarına övgüler düzülmesine karşı çıkarken, yine de  C.Pavese’nin: ”Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur,” dediğini unutmuyoruz.Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir.Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz... 

      Nilgün Marmara’yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum.”Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır:”1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi...” İşte bu kadar kısa ve yalın bir biyografisi var onun.Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş  bir şair imgesidir Nilgün Marmara.Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan illegal imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır.

      İntihar, hayatı yadsıma halinin en son durağıdır; yadsıma limitini tüketmiştir çekip giden...Kimileri “Hayatın neresinde kalırsan kar’dır,” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “Hayatın neresinden dönülse  kar’dır,” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler...Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de öyledir.Tabii herkesin yaşamak için de, ölmek için  de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri bu gerekçelerin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür...
  
      Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece.Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaklardır.Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına bakmayın.Onlar da değil o gün, herkes gibi doğduklarından itibaren ölüme yazgılıdırlar.Bir Fransız atasözü:”Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur,” der...
       
       Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilir mi?Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de...Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz...

       Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda, ”dip”lerdee gezinen,”hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten...

       Ece Ayhan, ”Nasıl ki İsmet Özel,’ Cumhuriyet yaralı ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi ”diyor...(Bu cümle kuşkusuz güzel; Ece Ayhan ağabey, geçtiğimiz yıllarda bir dergide andığı “ayağa kalkanlar” sıralamasında, iki sayı ilk sırada adımı anımsatmıştı okurlarına;ama benim de ayakta oluşumun, ayağa kalkışımın bazen de Cumhuriyetle yaralı olmamla bir ilintisi olduğunu mutlaka vurgulamak istiyorum; İsmet Özel’e  kendimi ideolojik tercihlerde yakın hissetmesem de, benim de farklı biçimlerde Cumhuriyet ile yaralı olduğumu bilumum yarasızlara ilan etmeden, bunu eklemeden geçmek istemiyor, bu arada asıl konumuzu unutmuyorum...)

      İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, söylenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir.Değilse değildir ama!

      Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin-Günseli İnal’ın yayına hazırladığı-sayfaları arasında geziniyorum:”Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok,” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yadsıma”yı somutluyor bir anlamda.O, yadsıdığı için, ”Yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; ”ayrımı yok” diyor zaten...
           
      Çünkü düş oldukça peşisıra insan da.Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minimum tutanlar biliyorlar ki , yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor.İlle de düş eklenecektir ki yaşama,  günlerin eteğine tutunsun insan.Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan...

       Eski okumalarımdan hatırlıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını, ”söyleyen şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, şair Yesenin ise ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “Ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, fakat o da yaşamına yine intiharla son veriyordu...

      Birçok yazı adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergahıdır.Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar.

      Hayat ise şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o an’lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat.Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça  yazılır...Kendi adıma ben, böyle yaşıyor ve böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor.Neyi biliyorsan, o vardır zaten...
  
       C.Pavese der ki:”Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona.Hadi,kalk bakalım,yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hakkedilmiş, öyle gerektirilmiş biçimde çekiliyordur belki o acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması ya da  yüzleşmesinin ertelenmesi neden önerilir ki?Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde?

      Nilgün Marmara da acı çekerek  yazmış, yaşamış ve alıp yitmiş kendini kendinden ve alıp  bu kısa yeryüzü konukluğundan.Herkesin acısını sorma ve ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; yani herkes kendi diliyle sorar acısını...Belki biçimde, içerikte benim acıyı sormam ve sorgulamamla Nilgün Marmara’nınki çakışmayabilir de, ama onu anlıyor ve onunla, boynumuza borç sayıldığı üzere acının hesabını sormak, acıyı sorgulamak fikrinde buluşuyorum. 

        O da kendi diliyle sormuş :”Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı.   Dönüşsüz ve yaygın.Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere!Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?”  
 
        Nilgün Marmara’nın, bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken yazdıkları ve fotoğrafları dışında hakkında pek bilgi edinemedim.Hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun fotoğrafları da.Bir de intiharından önce Mina Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim ve bir gün Cezmi Ersöz'ün evinde onun farklı bir fotoğrafını gördüm.Yaşasaydı, belki ben de bir şeyleri göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim.Evet, giderdim!

       1987’de, onun intiharından sonra, 1995 yılında  Mustafa Irgat  da kanserden yitirmiş yaşamını. Onun da  “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayınlanmış bir şiir kitabı var.İkisini de kısa biyografilerini ve şiirlerinden örnekleri “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmamda anmıştım.
       
        Nilgün Marmara , bir imge, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir...Gündelik hayatın sığ sularından diplere, derinlere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş ve "hayat"  demiş:  “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...”

        A.Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest demiş!”Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’yı, yaşamın  onu dışına, uzağına iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, kim bilir belki o aldatmıştır yaşamı.Belki bu yüzden geride platonik aşklara ve şairaneliğe  çok uygun bir imge de bırakmış.

        Sonra geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış.O, ”göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler ise hala yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz...