.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/19/2011

“Disamistade”



“Hayır, hiçbir zaman kurtulamadım kendimden, hatta yaşadığım bölgenin sınırlarını bile bilmiyordum. Ama oldukça geniş sanıyordum onları. Ancak, bu inanç hiçbir ciddi temele dayanmıyordu, basit bir inançtı sadece. Çünkü bölgem gidebildiğim yerde sona erseydi, bana öyle geliyor ki, bir çeşit alçalış bana bunu hissettirirdi. Çünkü bölgeler, bildiğim kadarıyla ansızın bitmez, belli belirsize birbirlerinin içinde erirler. Ve ben, hiçbir zaman böyle bir şey fark etmedim. Şu ya da bu yönde, ne kadar gidersem gideyim, gök aynı gök, toprak aynı topraktı, günler ve geceler boyu, hep aynıydı. Öte yandan, eğer bölgeler belli belirsizce birbirlerinin içinde eriyorsa, ki kanıtlanması gereken bir noktadır bu, o zaman, hep orda olduğumu sanırken, birçok kez kendi bölgemden dışarı çıkmışımdır belki. Ama basit inancımı sürdürmek daha işime gelir, bana, Molloy, senin bölgen çok geniş, hiçbir zaman çıkmadın onun dışına, bundan böyle de çıkmayacaksın, diyen inancımı. Ve onun o uzak sınırları içinde nereye gidersen git, hep aynı şey, tıpatıp aynı şey olacak. Bundan şu sonuç çıkarılabilir ki, yer değiştirmelerimin, katettiğim yerlerle hiçbir alışverişi yoktu, onlar başka bir şeyden, örneğin, göze görünmez sarsıntılarla beni yorgunluktan dinginliğe, dinginlikten yorgunluğa götüren gizli tekerlekten ileri geliyorlardı. Ama şimdi aylak aylak dolaşmıyorum artık, hiçbir yere gitmiyorum, hatta yerimden bile kıpırdamıyorum, bununla birlikte hiçbir şey değişmemiştir. Odamın, yatağımın, vücudumun sınırları benden en az bölgemin sınırları kadar, görkemli günlerimin sınırları kadar uzak. Ve çevrim sarsılarak devam ediyor, kaçışlar ve açık ordugahlar, sınırsız bir Mısır’da çocuksuz ve anasız. Ve örtünün üstündeki ellerim, daha şimdiden buruşmaya başlamış ellerime bakıyorum, benim değil artık onlar, kolum yok benim, bir çift bu, örtüyle oynuyorlar, belki de aşk oyunları bunlar, belki birbirlerinin üstüne çıkacaklar. Ama çok sürmüyor bu, yavaş yavaş kendime çekiyorum onları, oh direniş başlıyor. Kimi zaman, ayaklarım için de aynı şey oluyor, onları, biri parmaksız, biri parmaklı halde yatağın ucunda gördüğüm zaman. Ve bu, ayrıca üstünde durulmaya değer bir noktadır. Çünkü bacaklarım, az önceki kollarımın yerini tutan bacaklarım, şimdi, kaskatı ve son derece duyarlıdır ve onları, hani bir bakıma kazasız belasız duran kollarım gibi unutamamalıydım. Bununla birlikte unutuyorum ve benden uzakta, birbirlerini gözleyen çifte bakıyorum. Ama ayaklarımı, böyle oldukları zaman kendime çekmiyorum, çünkü yapamam bunu, onlar, benden uzakta, gerçi az öncekine oranla daha uzakta, ama yine de uzakta, öylece kalakalıyorlar. Toplanma borusunun susuşu. Kentten kesin olarak çıktığım ve geriye dönüp baktığım zaman, kentin bir parçasına baktığım zaman, sanki işte o anda, bunun benim kentim olup olmadığını anlamam gerekir gibiydi. Ama öyle olmadı, boşu boşuna baktım ona, belki de hiçbir soru sormadan, geri dönüp yalnızca alınyazımı kışkırtmak için baktım. Belki de, sadece bakıyormuş gibi yapıyordum. İçimde, bisikletimi arama duygusu yoktu, hayır, gerçekten yoktu. Daha önce de söylediğim gibi, karanlıkta, kırın ıssız, dar yollarında, küçük tepecikler arasında inip çıkarak ilerlemek pek de hoşnutsuzluk yaratmıyordu bende. Ve kendi kendime, başkaları tarafından tedirgin edilme şansız az, diyordum, tersine, eğer görürlerse, ben onları terdirgin ederim. Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar, canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar.”

“Sözcüklerin ve ölü şeylerin bildiği kadarını biliyorum, ve bu, tıpkı iyi kurulmuş cümlelerdeki gibi, cesetlerin o uzun sonatındaki gibi, bir başı, bir ortası, bir de sonu olan, güzel, küçük bir toplam meydana getiriyor. Ve ister şunu, ister bunu ya da başka bir şey söyleyeyim, gerçekten hiç önemi yok. Söylemek, uydurmak demektir. Doğru ya da yanlış. İnsan hiç bir şey uydurmaz, uydurduğunu, kaçıp  kurtulduğunu sanır, oysa dersini gevelemekten, öğrenip unutulmuş bir düşüncenin kırıntılarını, üzerinde ağlayıp durduğumuz gözyaşşız yaşamı gevelemekten başka bir şey yapmaz. Ondan sonrası bok.”


Samuel Beckett, Molloy, sf.  87, 88, 89, 154
Çv. Bertan Onaran,  Cem Yayınevi, Yaylacılık Matbaası, İstanbul 1967