.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/19/2011

İnferno – II




7 Nisan


Rilke bende üç dizesi ile vardır. Bu üç dizeyi anımsamak yeter bana:

‘Ölüm büyük
Biz onunuz
Gülen ağızlarımızla.’


9 Nisan


Yalnız şairlerin çocukluğu uzundur.


29 Haziran


Bir Dergi, mavi başlıklı: Pazar Postası, diye. Pazarları çıkıyor. Bütün sessiz pazarlar, tarihi sanki ev ödevi almış gibi. Bir kent, Ankara (bu kent Cumhuriyet’in iki yenilik şiirine I.Yeni, II.Yeni’ye eşlik edecektir.) Ankara o zamanlar sarı camlı gözlükler kullanıyordur. Ve At Pazarı’nda halk saçlarını geceye vermiştir. Uzun yüzlü, uzun boylu birkaç güzel adam bir fıçının içinde yaşıyor ve şiir yazıyordur. Bir güzel adam da (daha denizi görmemiş midir?) saçları hep önüne düşen, hep ayakta, bir tarihi, sessiz, sakin örüyordur: Muzaffer Erdost.

Sezai Karakoç kaç yaşındadır? Ece Ayhan, orta boylu bir cin. İsmet Özel onikisinde, Mustafa Irgat, altı. İzzet Yaşar, beş. Haydar Ergülen, bir. Seyhan Erözçelik, daha doğmamış. Ve uzak bir kentte bir kadın her akşam Enis Batur’a sol yanağını öptürüyordur. Küçük tren “latince bir şiirdeki uyak gibi sarsılıyordur.” Şiir çünkü yeniden gündeme geliyordur.


1 Kasım 1988
 
 
Dünya anlaşılmak için değildir.


21 Ocak

‘Dedi, haydi dolaşalım o sessiz gülü.’ (Erdal Alova)

Sözcükler, doğaları gereği tanıma yanaşmazlar. Belirsizliği severler. Belirgenlik nesnenin işidir.


30 Kasım

Sözlükler hamamböceğini, hamamböceğigiller familyasından, deyip geçiyorlar. Şimdiye değin ben de onlara böcek deyip geçerdim; orda burada gördüğümde aldırmazdım. (…) Çalışma odamı evin alt katına taşıyınca her şey ortaya çıktı. Onca şiir kitabının içinden Artaud’ları, Breton’ları, Apollinaire’leri, Michaux’ları bulup -sırtlarını- kemirip, yiyip tüketeceklerini ise düşünemezdim elbet. Artaud’ların yanında Ronsard da vardı. Onu da kemirmişler. İşte bu pek anlaşılabilir şey değil. Artaud’yu, Breton’u zararlı bulmalarını anlamıyor değilim. Ama Ronsard’dan ne istiyorlar, Rosnard akıllı uslu bir şairdir, kimseye de (bana bile) zararı dokunmamıştır. Artaud zır delidir, aile denilen -böyle bir şey varsa- bireyler topluluğuna, Lautremont’la fesat tohumları saçmışlardır. Rosnard’dan ne isterlerdi, bunu anlamadım işte.


21 Ağustos


21 Ağustos Cumartesi günü Aşiyan’a gittim. Aşiyan çarpık bir beşgen. Ağaçlar, gökyüzleri, surlar içinde bir kule-ev. Bir şato, güzelim bir yurtluk, bir dağ parçası da diyebiliriz, ama yanına yaklaşıldığında birden değişen, türlü biçimlere giren bir kale de.


Dıştan üç katlı. (önceleri iki katlı, kuleli düşünmüş ama bundan hemen vazgeçmiştir.) Artık hep üç katlı, kuleli çizecek, boyayacak ama boyuna değiştirecek, boyuna kılıktan kılığa girecektir. Kule ise hepsinde boy gösterecektir. Üç katlıdır ama ilk kat bütün resimlerde varla yok arasıdır. Ama gene de görünmelidir: yarım kemerli, yarı pencere, yarı mahzen görünümünde de olsa. (…) Aşiyan’a nereden bakarsak bakalım hep çıkmalar, cumbalar, balkonlar vuracaktır. Ne denli kapatırsa kapatsın kendini, dışarıyı unutmayacaktır. Cumbalar sanki evin perilerine bir çağrıdır. Çocukluğuna bir göndermede bulunmak için de olabilir. Çok kapalı çocukluğuna. Üçüncü kata geldiğinde birden kendini değişmiş bulacaktır. Değişmiştir de: Birinci, ikinci katları unutup apayrı çizimlere geçecektir. Sanki ikinci bir Aşiyan projesine çalışıyordur. Ve birden evinde her yerinden Boğaz’a uzanmak, onunla kucaklaşmak istiyordur. Böylece kuzeye arkasını verip (kuzey çünkü hep boş bırakılmalı, güneş oradan vurmalıdır, vurmalıdır ki atölyesi güneşle yıkansın.) Çalışma, yatak odalarını  baştan başa balkonlarla donatacaktır. (Ne zamandır balkona çıkmak, orada oturmak istemiyor mudur.)

Aşiyan’ı dıştan böyle kurup bırakacaktır.


İçten, her kat, her şey başına buyruk, tutkulu, bir düş cumhuriyetidir. Sanki düzenden, ölçüden birden sıkılmıştır, ölçüsüzlüğün o büyülü, hoyrat yaşamına soyunmak istemiştir. Böylece bir odadan bir odaya görünmeden, duyulmadan, sessizce geçebilecek, sofalardan sofalara, balkona, küçük gizli köşelere saklanabilecektir. Hem, bütün bütün içine kapanmak için düşlememiştir Aşiyan’ı. İşte o gün gelmiştir ve kapanacaktır: “Başkaları Cehennem’dir.”


Aşiyan’ı (bu yalnızlık anıtını) bunun için düşlememiş midir, değil mi ki “fikri hür, irfani hür, vicdanı hür” bir şairdir.


1905′te mi taslaklarını tamamlamıştır, öyle olacak. Bir yıl içinde tamamlanacaktır. Artık büyük düşü gerçekleşmiş, önce çalışma odasını, sonra ta baştan beri düşündüğü resim atölyesini düzenlemeye geçecektir: Boy boy fırçaları, boyaları, kalemleri, mürekkepleri, tuvalleri sıralayacaktır. Hem Rübab-ı Şikeste (bu umutlar, çığlıklar, yalnızlıklar, kırıklıkları, eziklikler kitabı) bugünleri beklememiş midir..


Sis tablosunu da karşısına almıştır. Her gün ona bakmakta ve içinden yıkık, ezik mırıldanmaktadır:


‘Sarmış yine âfakını bir dûd-i muannid,
Bir zulmet-i beyza ki peyapey mütezâyid.’
İlhan Berk, İnferno
Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı, İstanbul 1994, (Deneme, Günlük)  sf.27, 30, 31, 34, 36, 90, 95
, 96