.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

9/03/2011

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım




“Yalnızca içinde bulunduğun anı yaşamaya çalış. Eskiyi anımsamak, bizden daha yaşlılara özgüdür,” diyordu sevdiğim adam bana. (16)

   Bütün aşk öyküleri birbirine benzer. (16)

   İnsan, tehlikeye atılmayı bilmeli, diyordu. Yaşamın mucizesini ancak, beklemediğimiz şeyler olup bittiğinde gerçekten anlıyoruz.

   Tanrı, güneşi her gün yeniden doğdurarak, bizi mutsuz kılan her şeyi değiştirmemiz için zaman tanıyor bize. Oysa biz her gün, böyle bir zamanın bize bağışlandığını görmezden geliyoruz, bugünün düne benzediği gibi, yarına da benzeyeceğini düşünüyormuş gibi davranıyoruz. Ama dikkatini yaşamakta olduğu güne veren kişi, o büyülü anın varlığını keşfediyor. O büyülü an belki de sabah anahtarı kilide soktuğumuz dakikada, akşam yemeğini izleyen suskunluk sırasında, bize birbirinin benzeri gibi gelen bin bir şeyde gizli. Ama öyle bir an var ve işte o anda yıldızlar tüm güçleriyle içimize doluyor ve bizi mucizeler gerçekleştirmeye hazır hale getiriyor.

   Mutluluk kimi zaman bir kutsamadır – ama çoğu zaman bir fetihtir. Günün o büyülü anı, değişmemize yardım ediyor, bizi düşlerimizin peşinde koşmak için yola koyulmaya itiyor. Acı çekeceğiz, zor zamanlar yaşayacağız, ne var ki bunlar geçici, iz bırakmayan dönemler olacaktır. Ve daha sonra geriye dönüp gururla ve inançla bakacağız.

   Kendini tehlikeye atmaktan korkan kişiye ne yazık! Çünkü o kişi belki de hiç düş kırıklığına uğramayacak ve peşinden koşacak bir düşü olanlar kadar acı çekmeyecek. Ama dönüp de arkaya baktığında (çünkü her zaman, sonunda dönüp arkamıza bakarız), yüreğinden şu sözcüklerin döküldüğünü duyacak: “Tanrının, yaşadığın her güne ektiği mucize tohumlarını ne yaptın? Yaradanın sana bağışladığı yetenekleri ne yaptın? Hepsini bir çukura gömdün, çünkü onları yitirmekten korkuyordun. İşte, şimdi elinde kalan: Yaşamını yitirmiş olmanın kesinliği.”

   Bu sözleri duyan kişiye ne yazık! Mucizelere o anda inanacak, ama varlığının büyülü anları geçip gitmiş olacak. (23)

   Hemen karşılık görmese bile, -o kişi istediği kadar uzakta olsun- günün birinde sevilen kişiyi fethetme umudu olmaksızın yaşayamazdı. (47)

   Bilbao’ya yağmur yağıyor, dünyaya yağmur yağıyor. Seven insan, önce kendinden geçmeyi, sonra kendini bulmayı özler. (49)

   Kendimi denetim altında tutmam zor olmayacak, aşık değilim çünkü. Yüreğine söz dinletebilen kişi, dünyayı fethedebilir. (49)

   Barajlar gibidir aşk, bunu biliyorum: Bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsanız, bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. Duvarlar yıkılacak olursa, aşk efendi olarak her şeye el koyar; neyi yapabilirim, neyi yapamam, sevdiğim kişiye yanımda tutulabilir miyim, tutamaz mıyım, gibi sorular artık boşunadır… Aşık olmak, denetimi elinden kaçırmak demektir. (51)

   Aşk tuzaklarla doludur. Kendini göstermek istediğinde, bize yalnızca ışığıyla belirir ve bu ışığın içindeki gölgeleri gözümüzden saklar. (55)

   “Gülünç, diyorum, kendi kendime. Aşktan daha derin hiçbir şey yoktur. Çocuk masallarında, prensesler kurbağalara öpücük verir ve kurbağalar sevimli prenslere dönüşür. Gerçek yaşamdaysa, prensesler prensleri öper ve prensler kurbağaya dönüşür.” (57)

   – Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar. (60)
   Evren her zaman, istediği kadar saçma görünsün, düşlerimizi gerçekleştirmek için verdiğimiz savaşımda bizim yanımızdadır. (73)

   – Sevmek tehlikelidir.
   – Biliyorum bunu. Daha önce birini sevdim. Sevmek; uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün, daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun.

   Ama, yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Böylece, onu üç saat düşünüp, iki dakika unutmaya başlarsın. Yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır.

   – Ne korkunç bir benzetme!” diye bağırdı. (74)

   Çünkü biz aşkın peşine düştüğümüz anda, o da bizi karşılamaya çıkacaktır. (93)

   Ne düşünüyorsun? diye sordu bana.

   – Vampirleri. Bir yere kapatılmış, birinin eşliğine umutsuzca gerek duyan gece yaratıklarını. Ne var ki onlar kimseyi sevemez. Bu yüzden de, efsaneye göre, vampiri ancak, yüreğine saplanan bir kazık öldürebilir; böylelikle yüreği uyanır, aşkın enerjisini özgür kılar, bu da kötülüğü ortadan kaldırır. (98)

   Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü gerektiği gibi kaldıramaz. (114)

   “Bundan böyle kendi karanlıklarım beni hiç boğamayacak, diye kendi kendime söz verdim ve kapıyı Ötekinin yüzüne çarptım. Üçüncü kattan düşmek de, yüzüncü kattan düşmek kadar hasar bırakırdı.”
   Düşeceksem, çok yükseklerden düşmeliydim. (136)

   Beklemek. Aşk konusunda öğrendiğim ilk ders buydu. Gün sürüklenip gitmektedir, binlerce plan yaparsınız, olası tüm diyalogları düşlersiniz, davranışınızı değiştirmeye söz verirsiniz kendi kendinize – ve orada öylece beklersiniz, kaygılar içinde, sevdiğiniz insan dönünceye kadar.

   O an geldiğindeyse, ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Beklemekle geçen o saatler, gerilime dönüşmüş, gerilim korku halini almıştır; korkuysa, duygularınızı belli etmekten utanç duymanıza yol açar. (140)

   “Her birimiz bir yeteneğe sahibiz. Bu yetenek kimi insanlarda kendini hemen belli eder; başkalarına gelince, sahip oldukları yeteneği bulmaları için çaba harcamaları gerekir. İşte ben, manastırda geçirdiğim dört yıl boyunca bunu yaptım.” (189)

   Piedra Irmağının kıyısında oturup ağladım. O gecenin anıları belirsiz ve karışık. Ölecek gibiydim, bunu biliyorum yalnızca; onun yüzü nasıldı, bunu anımsamıyorum; beni nereye götürüyordu, bunu da bilmiyorum. Anımsamak isterdim, onu da yüreğimden çıkarıp atabilmek için. Ama başaramıyorum. O karanlık tünelden çıkıp, kendimi karanlık bir gecenin indiği bir dünyada bulduğum andan sonra olup biten her şey bir düş gibi geliyor bana. (197)

   Oğlu onu bırakıp gitti, bu doğru. Ama oğullar, analarından babalarından her zaman ayrılırlar. Gelecek sevgisi, dünya sevgisi ya da oğul sevgisi yüzünden acı çekmek kolaydır. O acı, yaşamın bir parçasıdır, soylu ve yüce bir acıdır o. Bir dava ya da bir misyon uğruna acı çekmek kolaydır: bu, o acıyı çekenin yüreğine yücelik kazandırır.

   Ama bir erkek uğruna acı çekmenin ne anlama geldiğini nasıl açıklamalı? Buna olanak yok. İnsan, işte o zaman cehennemi yaşar, çünkü o acıda soyluluk da, yücelik de yoktur – yıkım vardır, mutsuzluk vardır yalnızca. (198)

   Gözlerimi kapamadan önce, annemin sesini duydum. Bana küçüklüğümde anlattığı bir masalı anlatıyordu, ama ben o zaman, o masalın benim masalım olacağını düşünemiyordum.

   “Bir delikanlıyla bir genç kız birbirlerini çılgıncasına aşık olmuşlardı,” diyordu annemin sesi, ben rüya ile kendimden arasında bocalarken. “Ve nişanlanmaya karar verdiler. Nişanlılar her zaman birbirlerine armağan sunarlar. Ama delikanlı yoksuldu – sahip olduğu tek zenginlik, ona dedesinde kalan saatti. Sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, ona çok güzel bir gümüş tarak alabilmek için, dedesinden kalan saati satmaya karar verdi.
   Genç kızın da sevdiği erkeğe nişanlılık armağanı alacak parası yoktu. O da, yaşadığı yerin en büyük tüccarına giderek saçlarını sattı. Eline geçen parayla da, sevdiği adamın saatine altın bir köstek aldı.
   “Ve nişanlanacakları gün yeniden buluştuklarında, genç kız ona, sattığı saat için bir köstek armağan etti; delikanlıysa genç kıza, kestirdiği saçlarını taraması için gümüş bir tarak.” (199)

   – Sanki benim yaşamımı biliyorsunuz.

   – Tüm aşk öykülerinin bir çok ortak yanı vardır. Böyle anları ben de yaşadım. Ama artık anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, aşkın, bir başka erkeğin kılığında, yeni umutların, yeni düşlerin kılığında bana yeniden döndüğü. (204)

   “Unutmayın,” diye bağırdı, ben uzaklaşırken, “aşk kalıcıdır; değişen yalnızca insanlardır!” (205)

   – Yeteneğine yeniden kavuşacağını düşünüyor musun? diye sordum.

   – Bunu bilmiyorum. Ne var ki Tanrının bana ikinci bir şans bağışladığını biliyorum. Bu şansı bana, seninle birlikte olduğum şu anda bağışlıyor. Ve yolumu bulmama yardım edecek bana.

   Bir kez daha sözünü kestim:

   “Bizim yolumuzu.”

   Beni ellerimden tutup ayağa kaldırdı.

   “Git eşyalarını topla. Düşler boş oturtmaz insanı.” (211) (212-son)