.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1 Eki 2011

insomnia





‘ilkin kırık bir ayak parmağıydı sorun , sonra kırık bir kaş , en sonunda da kırık bir kalp.. ancak bir yerde de söylediğim gibi insan kalbi çok dayanaklıdır , yok edilemez ; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin.. asıl tokadı yiyen insanın ruhudur ; ama ruh da güçlüdür , istenirse eski canlılığı kazandırılabilir ona..

evet , işte o ayak parmağı her sabah üçe doğru uyandırıyordu beni.. ‘cinli perili saat’ diyorum buna , çünkü en çok bu saatte aklıma düşüyordu o kadının ne yaptığı.. gecenin ve sabah alacasının kadınıydı o.. sabah solucan avlamaya çıkan değil , şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi ; yastığınıza hüzün tohumları düşüren erkenci bir kuş..

umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde , özellikle onun orada , yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan , ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın ; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona , ya da odanda ileri geri volta atarsın , hem küfür hem dua edersin , sarhoş olursun ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın..

bu gidişat bir süre sonra tatsızlaşır , bıktırır insanı.. yaratıcı biriysen  -ama unutma , o anda boktan bir durumdasın- acılı anılardan ortaya elle tutulur bir şeyler çıkarabilir miyim diye sorarsın kendi kendine.. ve işte bir gece saat üç sularında başıma gelen tam buydu.. birden karar vermiştim ; çektiğim acıyı tuvale dökecektim.. o günlerde sıkı bir teşhirci olduğumu ancak şimdi , bu satırları yazarken anlıyorum..

tabii ki suluboyayla delidolu renkler serpiştirerek betimlediğim acının anlamına herkes varamazdı.. hatta kimileri düpedüz şen şakrak çizimler diye bakıyordu onlara.. ne dersiniz buna.. evet , gerçekten öyleler , ama içler acısı bir şenlik bu. bütün o delidolu sözcüklerle tümcelere esin kaynağı olan şey çarpık bir mizah duygusu değilse nedir ki..

(bu tür davranışlarım belki de çok önceden  bir başkasıyla , ilk sevgilimle başlamıştı.. ilk menekşe demetimi onun için almıştım ; tam ona uzatırken çiçekler elimden kayıvermiş , o da farkında olmadan (?) üzerlerine basıp ezmişti (!) insan gençken bu gibi küçük olaylar çok can sıkıcı olabiliyor..

kuşkusuz genç değilim artık – bu da her şeyi daha da can sıkıcı , söylemeye gerek yok belki , daha da gülünç yapıyor.. tek fark , sözlerime kulak verin , işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey , hiç kimse ,hiçbir durum o denli gülünç olamaz.. azıyla yetinmediğimiz tek şey aşktır.. ve yeterince veremediğimiz de odur..

‘aşkta yalvarmak ve istemek olmamalıdır..’ (herman hesse) (devamını sonra söylerim.. odamın duvarına yazdığım için bu sözü , unutma tehlikesi de yok..) evet , kimilerinin  adi ve basmakalıp bulabileceği bu kısa tümce çok kritik bir anda çıkmıştı karşıma..

‘aşkta yalvarmak ve istemek olmamalıdır..’ elleri ve ayakları bağlı birinden merdiven çıkmasını istemek gibi bir şey bu.. böylesi yüce bir gerçeği kabul etmeden önce acıların en zoruna göğüs germen gerekir.. kinik biri , bunun azizler ve melekler için ortaya atıldığını , ölümlü insanlar için sözü bile edilemeyeceğini ileri sürecektir.. gerçek şu ki , biz sıradan insanlar hep erişilmezi isteriz.. baştan çıkarmanın özgürleştiriciliği yalnızca biz insanlar için geçerli.. ateşlerin arasından geçmesi gereken bizleriz -  aziz mertebesine ulaşmak için değil , var olduğumuz sürece iliklerimize dek insan kalmak için.. en önemli edebi eserleri hatalarımız ve zayıflıklarımızdan ilham alıp ortaya çıkaranlar da bizleriz.. en kötü halimizde bile umut doluyuz biz..’

‘aşk , gerçek aşk tamamen teslim olmayı gerektirir mi.. hep sorulan bir soru bu.. az da olsa bir karşılık beklemek insana yaraşır bir eylem değil mi.. insan ille insanüstü bir yaratık ya da bir tanrı mı olmalı.. vermenin sınırı var mıdır.. insanın kanaması sonsuza dek sürer mi.. kimileri önceden tasarlanmış bir ilişki planı öneriyor , bir oyunmuş gibi söz ediyorlar bundan.. elini açık etme.. ağırdan al.. geri adım at.. numara yaparken de numara yap.. yüreğin kan  ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme.. her zaman , hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran.. işte , aşk acısı çekenlere verilen öğütler..
ancak hesse’nin dediği gibi , ‘ aşk kesinliğe varmak uğruna kendi yolunu bulma gücüne sahip olmalıdır.. o zaman salt çekim kaynağı olmaktan çıkıp çekicileşmeye başlar..’