.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/12/2012

28 Mart



Çocukluğumu hatırlıyorum: yaşamadığım çocukluğumu. Meşhur adamların hayat hikâyelerinde, onların daha küçük yaştan öteki çocuklardan uzaklaştığını yazar çoğu zaman. Küçük yaştan sezilen bazı kabiliyetleri, onları yalnızlığa sürükler. Bazıları da bütün şiddetiyle yaşamış çocukluğunu. Benim durumum biraz garip. Sabri diye bir arkadaşım vardı. Onunla cinsel konuları . Bütünüyle yanlış sonuçlara varırdık cinsel münasebet konusunda. Namaz kılmasını ve din kurallarını da Sabri öğretti bana. Okul müdürünün dediği gibi, sonradan pişmanlık duyduğumuz bir hareketi de Sabri’yle birlikte yapardık. Müdür bahçeye toplardı bizi ve kadın öğretmenlerin bacaklarına baktığımızı, üstü kapalı söyleyerek pişmanlıktan bahsederdi. Ben bütün arkadaşlarımın kadınlarla münasebeti olduğunu düşünür ve bu sözlerin yalnız benim için söylendiğini sanırdım. Pişmanlık diyorum diye söze başlardı müdür. Bazılarınız ne demek istediğimi çok iyi bilirler. Evet, çok iyi biliyordum ne demek  stediğini. Kızlar, başlarını eğerek gülerlerdi. Bendeyse, ne yazık, meşhur adamların bu konuda gösterdiği asil çekingenlikten eser yoktu. Kızlar yerine de utanırdım. Onların da aynı hareketiyaptıklarını bilmezdim o zamanlar. Sınıf arkadaşlarım, helada sigara içerken kızlardan bahsederlerdi. Ben de, sigara içmediğim halde, onların yanında durur ve “kızları” hakkında yaptıkları müstehcen yorumları dinlerdim. Onlara açıkça söyleyemezdim ama, bence bu konu gizli tutulmalıydı. Onlar, kızlara mektuplarını bile, hep birlikte yazarlardı. Bu mektuplar, bu konuda uzman sayılan çocuklara yazdırılırdı; imlasına da ben bakardım. Cümle yanlışlıklarını düzeltirdim. Bu konuda Nihat’ın görevine imrenirdim. Nihat, mektupların altına kabartma güller yerleştirirdi renkli kâğıtları üst üste yapıştırarak. Bazen kendinden geçer, zarfa sığmayacak büyüklükte kocaman güller yapardı. Aynı zamanda, ezbere manzaralar çizerdi: trenin penceresinden gördüğü manzaraları. Onu kıskanırdım. Reşit de düz kravatlar üstüne yağlıboya resimler yapardı. O zamanlar böyle kravatlar çok modaydı. Benim böyle marifetlerim yoktu. Ayhan bile, bir mızıka bulmuş, aylarca uğraştıktan sonra, bir marş çalmaya başlamıştı. Ben de okuduğum kitaplardan bahsederdim onlara. Nedense kimse ilgilenmezdi. Nihat’ın yazdığı kötü şiirleri beğenirler, benim okumak istediğim şiirleri dinlemezlerdi. Okula şiir kitapları taşırdım; büyük bir kısmını da zaten ezbere bilirdim. Gene Nihat’ın şiirleriyle başa çıkamazdım. Çünkü Nihat onlar için özel şiirler yazardı. Şiirin mısralarının baş harflerini yukarıdan aşağıya okuyunca kızınızın adı çıkardı. Bu şiirlerin kötülüğüne inandıramazdım onları. Harfleri yukarıdan aşağı hecelerken sevinçten tepinirlerdi: S-E-V-G-İ- A-Y-H-A-N. Bir şiirde daha ne yapabilirdi insan? Ben o sıralarda Istrati’yi, Gorki’yi filan okuyordum. Onlara, realist edebiyatın gerekliliği hakkında nutuklar çekiyordum. Benimle alay ediyorlardı; hizmetçi kızlarla ilgilenmek gibiydi realist edebiyatı sevmek onlar için. Edebiyatı sevmiyorlardı; Salim Beyin dersini, demek istiyorum. Edebiyatçı Pisbıyık Salim’den beş almak çok güçtü. Nihat bile, bütün şiirlerine rağmen ikmale kalmıştı. Yıldırım da iki senelik olduğu halde gene kalacaktı. Biraz yararım olsun diye Yıldırım’ı yanıma oturtmuşlardı. Yıldırım’a çok kızıyordum. Onun mektuplarını başkaları yazıyordu. En büyük güller onun için yapılıyordu. Herkes ona kopya veriyordu ; bana da bu hususta kesin emir verilmişti. Onun hiçbir şey yaptığı yoktu. Bu yardımları bir prens hoşgörüsüyle kabul ediyordu. Onu, sözlü yoklamalar için ders saatleri dışında çalıştırmak zorundaydım. Bazen, Yıldırım tahtaya kalkınca, beni ön sıraya oturtuyorlardı: ona fısıldamalıymışım.
Bu zor ve tehlikeli bir işti. Onu çalıştırmaya başladım sonunda. Kalın kafalının biriydi. Sık sık evine gidiyordum.
Yıldırım’a kızmak zordu. Bir melek gibi sırıtırdı daima. Zarif hareketlerle dolaşır, altın sarısı saçlarını alnına doğru iter ve pantalonunun arkası parlamasın diye sınıfa her gün minder getirirdi. Paçaları kirlenmesin diye de devamlı kıvırırdı onları. İyi futbol oynardı, ama ondan iyi oynayanlar da vardı. Bütün kelimeleri yanlış yazardı. Mektuplarını düzeltirken saçımı başımı yolardım. Bütün sesli harflerden sonra, sesleri uzatmak için yumuşak ge koyardı. Lazım yerine lağzım yazardı. On kere anlattığım bir matematik problemini sonunda anladığını sanırdım: öyle görünürdü. İmtihanda aynı problem gelince gene kopya isterdi benden. Ona yaptığım bütün yardımları küçümserdi. Duygusuzdu: zayıf gördüğü herkesle alay ederdi. Yalnız benden çekiniyordu: bana ihtiyacı vardı. Bütün bunlardan sonra, bir de romantik geçinirdi. Yakışıklı olduğunu söylerlerdi: fakat burnu çarpıktı ve kendisi de ufak tefek, oyuncak gibi bir şeydi. Babası çok zengindi: fakat, her zaman özentili bir perişanlık içinde gezerdi. Sınıfta giyime düşkün olanlar onun bu düzenli savrukluğunu taklit ederlerdi. Benim derbederliğimle ise alay edilirdi. Aramızdaki farkı göremezdim. Sınıf birincisi olduğum halde, sınıfın en aptal çocuğu olduğuma oybirliğiyle karar verilmişti. İşin kötüsü, ben de bu karara katılıyordum. İçime kapanıp, haksızlığa uğramış bir insan görünüşüne bürünemiyordum. Bütün bu olayları baştan yaşayabilseydim! Hallaç pamuğu gibi atardım hepsini. İster istemez sınıfın çalışkanlarıyla yakınlık kuruyordum. Onlar da başka bir sıkıntı kaynağıydı benim için. Bir kere, Yıldırım, Nihat, Ayhan gibi serseriler ilişki kurmamı hoşgörmüyorlardı. Onlar da soylu bir sınıf sayıyorlardı kendilerini ve ben de bu sınıfın bir temsilcisi olarak ihanet etmiş oluyordum onlara. Beni top gibi oradan oraya atıyorlardı. Bir de gerçekten aptallar vardı; onlar da beni duygusuz sayıyorlardı. Bu aptallardan Özer, Nihat’ın sevgilisine âşıktı. Akşama kadar yanına oturup teselli etmek gerekiyordu onu. Birkaç gün denedim; sonra canım sıkıldı. Sonunda Nihat’ın sevgilisinin de başka bir çocukla seviştiği anlaşıldı ve Nihat da aptallar sınıfına atıldı. Kırmızı gülleriyle aptalca şiirlerinden de bıkılmıştı zaten. Fakat Yıldırım’a sevgilisi ihanet edince, kimse gülmedi ona. Yıldırım’ın evinde toplanıyorduk. Yıldırım dalgın ve ümitsiz âşık rolünde daha da sevimli görünüyordu. Kulağı çok zayıf olduğu halde, beceriksiz dokunuşlarla piyanoda, ldatan sevgili’nin şarkısını çıkarmaya çalışıyordu. Sonra aynı şarkıyı plaktan dinliyorduk gece yarısına kadar. Bu arada ben de aynı problemi defalarca anlatıyordum ona. Dalgın ve mahzun beni dinliyordu. Böyle dertleri olmayan bir Selim’i kıskanıyormuş gibi yapıyordu. Kaderini boğmak için içiyordu; oysa, içkiye dayanıksızdı. Bir iki kadehten sonra şişeyi bırakıyordu; bütün şişeyi ben bitiriyordum. İçkinin etkisiyle çocuklar garip hareketler yapıyorlar, başlarını halılara filan vuruyorlardı. İçkiye dayanıklılığımın biraz olsun hayranlık uyandırdığını görüyordum. Bu arada, aptal olmadığım anlaşılmıştı; fakat itiraf edilmiyordu. Ben de göründüğüm kadar masum değildim. Sınıfın çalışkanları yanımda kötülenince, sesimi çıkarmıyordum. Sesimi çıkarmamak ne demek; ben de bazı örnekler vererek katılıyordum onlara. Çalışkanlarla birlikte de Yıldırım’ı çekiştiriyorduk. Çalışkanlar sınıfı da benim Yıldırım’a gitmeme göz yumuyordu. Küçük hesaplarım vardı. Bu hesapları bir yana bıraksaydım yapayalnız kalacaktım sınıfta. Nihat’ı bir kenara itmişlerdi işte. Bütün mesele zayıf bir tarafınızı yakalamamalarıydı: ondan sonra kurtuluş yoktu. Birbirlerine de aynı davranışlarda bulunmaktan, gizlice birbirlerinin arkasından alay etmekten çekinmiyorlardı. Arkadaşının gülünç bir yanını yakalayan biri hayranlıkla dinleniyordu. Belki bir çeşit yaratıcılık vardı bunda. Okulda oynanan bir piyeste rol almam yorumlara yol açmıştı. Tartışmalara konu olmak hoşuma gidiyordu. Beni sahnede çok sahte ve gösterişli buluyorlardı, alay ediyorlardı. Nedense hoşuma gidiyordu bu alaylar. Oyunumu seyrederken ön sıradakiler, başlarını ve parmaklarını sallayarak, seni biliyoruz, bize rol yapma demek istiyorlardı. Aramızda konuşurken kahkaha attığım bir sırada, işte diyordu Aydın -içlerinde en iğrenç olanı- oyunda da böyle sahte kahkahalar atıyorsun. Gerçek hayatta da sahteyim, diyordum gülerek. Bu işte, bana göre biraz aşağıda kaldıklarını hissediyorlardı. Alaylarının bu nedenle içime işlemediğini seziyorlardı. Beni artık kendilerinden biri olarak kabul ederlerse, bu aşağılık durumdan kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Onların “kızları” da oyunumu seyretmişlerdi. Beni pek çocuk bulduklarını söylemişlerdi. Hemen teslim olmak istemiyorlardı bana. Seni bizim kızlar daha adamdan saymıyor, demek istiyorlardı. Fakat, benim gibi sahneye çıkmayı becereceklerini de düşünmüyorlardı. Bu konuda üstünlüğüm tartışma konusu bile olmuyordu. Aydın, beni himayesine almıştı; yakışıklı bir çocuk olduğumu söyleyerek savunuyordu beni. Artık onu eskisi kadar iğrenç görmüyordum. Benim anormallikten kurtulduğuma, ancak hafif bir aptallığım kaldığına oybirliğiyle karar verdiler. (Yıldırım çekimser kaldı.) Şimdi görselerdi beni ne derlerdi acaba? Hiçbir şey diyemezlerdi. Hiç olmazsa kendimi gizlemesini öğrendim bu arada. Hepsi vız gelir artık. Yıldırım’ın babası iflas etmiş dediler. Çalışkanlardan Erol anlatmıştı. Yıldırım bir lokanta işletiyormuş; Erol gitmiş. Garson’a Yıldırım’ı çağırtmış ve lokantada beğenmediği noktaları belirtmiş. Çok sinsiydi Erol. Okuldayken onlarla hiç takılmazdı. İntikamımı aldım, diyordu. Yıldırım’a lokantadan çıkarken inşallah başarırsın, demiş ve Amerika’dan aldığı son model arabasına uzaklaşmış. Erol’u dinlerken belirsiz bir sevinç duymadım diyemem. Öğretmenler eve haber göndermişlerdi: oğlunuz sınıfın serserileriyle dolaşıyor. Sonunda benim, serserileri yola getirdiğim oybirliğiyle kabul edildi. Onların okulu bitirmelerini sağlamışım. Onlara, bunun ne yararı oldu bilmiyorum. Bana ne yararı oldu? Onu da bilmiyorum..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay