.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/18/2012

3 Nisan



Bu deftere kendimi anlatmaktan usandım. Başkalarının düşüncelerini de yazmak istiyorum. Benim “mahrem-i esrarım” oldu bu defter. Aklıma gelen her şeyi yazabilirim buraya. Ben bir eskiciyim, eskiye dönük bir adamım. Ülkemizin insanları, eskiden, bugünkü gibi bilgili olmadıklarından, büyük bir içtenlikle, büyük bir saflıkla, büyük bir iyi niyetlilikle ve her şeyi yeni öğrenen insanların coşkunluğuyla, bize özentisiz eserler kazandırmışlardır. Yıllardır, çocukluğumda beni büyüleyen kitapları, dergilerdeki yazıları yeniden gözden geçirmedim: buna cesaret edemedim. Eski büyünün bozulacağından korktum. O günlerde okuduklarımdan aklımda kalan kırıntıları, o canım yazarların büyülü sözlerinden bilincimin akıntısına takılan ve uykuda duyulan seslere benzeyen yarım sözleri yeniden canlandırmak için uğraşıyorum saatlerdir. Aklımda yarım şiirler, hikâye parçaları, gazete havadisleri, okul kitabı metinleri yüzüyor. Bilincimin dar boğazlarından yüzerek geçiyorlar belli belirsiz biçimleriyle. Onları, özlerinin dışında, başka bir anlam içinde seziyorum. Neden güzel olduklarını bulup çıkaramıyorum.

Acaba güzel olan anlatılış biçimleri mi? Bilemiyorum. Aklımda kalanları, gelişigüzel yazıyorum. Belki de hepsi uydurma; aklımda öyle kalmış, ne yapayım?

Şiirler hatırlıyorum, yabancı dillerden çevrilmiş, yabancı dil kokan şiirler:

Orada her şey büyülü ve usandıran bir haşmetle görünür
Bütün renkler ve kokular içiçe.
Kader duvarları koyu ve karanlık gölgelerini salarlar

Buradan ebediyete kadar. Daha eski dilden olanları da var: (Eskidikçe güzelleşiyorlar.)

Mutasevver ve mülâyim bütün muâdeletlerin
müphemiyeti.
Bu sakîm heyûlâyı fıtretle kaydediyor.
Deniz cisimlerinin mütemadî in’ikâsı içinde
Zulmet, bana artık zannedildiği kadar müstakim
görünmüyor.

Belki de bunlar, sadece, yabancı şiirlerin etkisiyle yazılmış. Bilmiyorum. Karıştırıyorum. Ya manzumeler!

Seni hürmete layık yapan kara sapandır
Toprak altında yatan ya deden ya babandır
Bir şeye sahip olan işte onu yapandır
Yazık traktörle toprağı işleyene
Armutları olmadan üstünden dişleyene.

Saffet Ağabey bana bir sürü manzume ezberletmişti. Bu arada, hicivler, taşlamalar da vardı. Hepsi de aynı tezgâhın imalatı gibi ne güzel birbirine benzerdi. Şimdi anlıyorum: şiir orduları kurulabilirdi böylece:

Ekmek yirmi beş kuruş, bu ne biçim hükümet
Kalmadı artık bizde hakka hukuka hürmet

En sevdiklerim de tercüme romanlardı:

Lagranj, Lökok’a sert bir nazar atfetti. Aşağı Löretanya’nın bu iki muannit serserisi için mutavaat kabul etmez bir vaziyet hasıl olmuştu. Her ikisi de müthiş bir hâlet-i ruhiyenin esiri olmuşlardı. Lökok, nevmîdane konuştu:

- Hissiyatına mağlup oluyorsun. Mersiyer bu elim vaziyetten bilistifade, Margörit’i avucunun içine, o menfur arzularına ram etmek üzere ve gayri kabili red bir şekilde bu toprakların üzerinde bize hayat hakkı tanımayarak alacaktır.

Günün bu saatlerinde, Tosfanya Vadisi derin bir sükûnet içindedir. Ağaçların yaprakları, bir nebze olsun kımıldamaz. Vatren’in malikânesine giden tozlu ve kış mevsiminde nakil vasıtalarının seyrüseferine imkân vermeyen yol, Şolye Dağının eteklerinden kıvrılarak, bu nefis manzarayı, seyyahların gözlerinin önüne, gayrı kabili nisyan bir şekilde serer. Yolun iki tarafı, mersin, ahududu, pelesenk ve mürdümeriği ağaçlarıyla kaplıdır. Bahçelerin hududu olan harap duvarların üstünü örten bögürtlen, ısırgan, şebboy, hindiba ve avret otları birbirine sarılarak yükselirler. Bu havalinin hususiyeti addedilen ve mahalli halk arasında pej tabir olunan bir nevi çalılık, terkedilmiş araziyi ve Şolye Dağının sarp kayalarının arasını bir halı gibi tefriş eder. Muvar Nehri, arazinin bu kısmında, kirli ve bulanık bir manzara arzederek akar. Sıcak günlerde, serinlemek isteyen köylüler, bu müstekreh manzarayı nazarı itibara almayarak, nehrin serin sularına kendilerini elbiseyle terkederler. Malikânenin şimali şarkisinde metruk bir değirmen vardır. Ahalinin, lanetli addolunması sebebiyle yaklaşmaktan içtinap ettikleri bu harap binada çoban Lotriye yaşar. Vatren’in malikânesinin cenubunda Muvar Nehrine karışan Despiyö Çayı, bu değirmenden geçer. Bina, zeytin ağaçları ve servilerin ortasında meş’um bir manzara arzeder. Hikâyemizin iptidalarında, Lotriye, bu değirmende, yalnız başına oturuyordu. Camsız penceresinden bakıldığında bütün vadiyi görmek kabildi. Etrafta, Lotriye’nin koyunlarının otlamasına müsait, mebzul miktarda, uzun ve yaz mevsiminin ortalarına kadar yeşilliğini kaybetmeyen otlar bulunuyordu. Tosfanya
koyunları havalide meşhurdu. Akşam vakti, malikânenin yüksek duvarlarının arasındaki küçük patikadan koyunlarını geçiren Lotriye, malikânenin kapısı önünden geçerken, Vatren’in, demir parmaklıklar arasından görünen iki katlı kâgir villasına nefret ve hayranlık dolu nazarlar atfederdi. Şimali garbiden cenuba doğru bir le harfi şeklinde uzanan bu heybetli bina, asırdide çam ağaçları arasında, Vatren’in haşmet ve itibarının bir timsali gibi dururdu. Demir kapının gerisinde, iki yanı çiçek tarhlarıyla süslü muntazam bir yol, hafif inhinalarla yükselerek villanın kapısına kadar devam ederdi. Evet. O kapının da gerisinde Beatris dö Vatren oturuyordu.

Kitaplarda Lotriye’nin Beatris’e bakışını gösteren çeşitli gravürler... Tosfanya Vadisi: uzaktan, iki duvarın arasında koyunlar görünüyor. Şimdi gülüyorlar bu kitaplara; onlar-daki sevimliliği hissetmiyorlar. Yok böyle bir şey, diyorlar. Böyle kitapları da çevirmiyorlar dilimize artık. Hele bu şekilde hiç çevirmiyorlar. Bunalım kitapları çeviriyorlar. Akılsızlar! Bunalım da neymiş? Güzel Beatris’in yaşadığı malikâne, benim için daha önemli. Geriye dönülemezmiş. Öyle olsun. Ben Ekmekçi Kadın gibi kitaplar istiyorum. Ellerini bileklerinden geriye doğru kıvıran kadınlarla, onlara eğilmiş durgun yüzlü genç adamları gösteren gravürler istiyorum. Demirhane Müdürü’nü istiyorum. Bu edebiyatın da, eski elbiseler gibi, yeni baştan moda olmasını istiyorum. Ya önsözler, ya yazarların hayat hikâyeleri, dergilerde çıkan eleştiri yazıları... İnsanların yaşadığını, birbirlerine çattığını görmek, satırların arasındaki hareketi duymak... Muhterem tenkitçinin işaret ettiği hususları büyük bir
 hüsnüniyetle karşıladım ve bahsettiği satırları tekrar gözden geçirerek, olur ya insanlık hali, bir yanılma olmuştur diye düşündüm. Mükemmellikten söz edecek ve benden iyisini yapan yoktur, diyecek kadar mutaassıp olmadığımı zannediyorum. Fakat, maalesef muhterem refikimizin takılmış olduğu yerlerde ben mugayir bir husus göremedim. Elimdeki kitapların kâfi olmadığını düşünerek Grand Encyclopedie de France’ı da karıştırdım. Bahsettiği kelimenin işaret ettiği şekilde bir manasına tesadüf edemedim. Bilindiği gibi, Sarin civarında kullanılan lisanın bazı hususiyetleri vardır. Bir Parisli ‘De ja’ dediği zaman elbette başka bir mana kasteder. Fakat Provence’lı bir köylünün de aynı nüansla konuşacağını düşünmek, en hafif tabiriyle safdillik olur. Ayrıca, dikkat buyurulursa, hemen iki satır sonra kahramanımız:
“Olur, elbette düşünürüz,” demekle yukarıdaki sözün manasını, hiçbir tefsire mahal vermeyecek şekilde izah etmiş bulunuyor. Sonra, muhterem münekkit, “muh- tasar” kelimesini kullanmama takılmış. Ne yapacaktım yani?
“Özgel” mi diyecektim?
Yaşadığı devirde, en büyük eserinin takdire mazhar olmamasından elem duyan ve bunun ıstırabını, hayatının son senelerini geçirdiği küçük çiftlik evinde, yalnızlığın acısıyla birlikte hisseden muharrir, ömrünün en güzel altı senesini hasrettiği bu muazzam eserine olan itimadını hiçbir zaman kaybetmemiştir. Küçük bir taşra kasabasının örf ve âdetleri içinde hapsolan kahramanı büyük bir muhabbetle sevdiğine şüphe yoktu. Memleketi, bu eserin yazıldığı senelerde büyük bir iktisadi ve ahlaki tereddi içinde bulunuyordu. Eserinin gayri ahlaki addedilmesi karşısında da hayretini saklayamayan muharrir, bilakis yüksek bir ahlaki gaye takip ettiği kanaatini yakınlarına her zaman izhar etmiş ve şimdi unutulan birtakım ikinci sınıf ediplerin yanında ihmale uğramasını hiç affedememiştir.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay