.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/18/2012

Benim Adım Kırmızı



Benim Adım Kara

İstanbul'a, doğup büyüdüğüm sehre, on iki yıl sonra bir uyurgezer gibi girdim. Ölecekler için toprak çekti derler, beni de ölüm çekmisti. Đlk basta sehre girdiğimde yalnızca ölüm var sanmıstım, sonra ask ile de karsılastım. Ama ask, o ara, Đstanbul'a ilk girdiğimde, sehirdeki hatıralarım kadar uzak ve unutulmus bir seydi. On iki yıl önce İstanbul'da teyzemin çocuk yastaki kızına âsık olmustum. İstanbul'u terk ettikten yalnızca dört yıl sonra, Acem ülkesinin bitip tükenmez bozkırında, karlı dağlarında ve kederli sehirlerinde gezer, mektup tasır, vergi toplarken, Đstanbul'da kalan çocuk sevgilimin yüzünü yavas yavas unuttuğumu farkettim. Telasa kapılıp bu yüzü hatırlamaya çok gayret ettim ama, ne kadar çok severseniz sevin, insanın hiç görmediği bir yüzü yavas yavas unutacağını da anladım. Doğu'da kâtiplikler ve yolculuklarla pasaların hizmetinde geçirdiğim yılların altıncısında hayalimde canlandırdığım yüzün İstanbul'daki sevgilimin yüzü olmadığım biliyordum artık. Altıncı yılda yanlıs hatırladığım yüzü, daha sonra, sekizinci yılda bir kere daha unutup, yine bambaska bir sey olarak hatırladığımı da biliyordum. On iki yıl sonra, otuz altı yasımda sehrime geri döndüğümde, sevgilimin yüzünü böyle böyle çoktan unutmus olduğumun acıyla farkındaydım. Dostlarımın, akrabalarımın, mahallemdeki tanıdıkların çoğu bu on iki yılda ölmüslerdi. Haliç'e bakan mezarlığa gittim, annem ve yokluğumda ölen amcalarım için dua ettim. Çamurlu toprağın kokusu hatıralarımla karıstı; birisi annemin mezarının kenarında bir testi kırmıstı, nedense kırık parçalara bakarken ağlamaya basladım. Ölülere mi, onca yıldan sonra tuhaf bir sekilde hâlâ hayatımın basında olmama mı, yoksa tam tersini sezdiğim, hayat yolculuğumun sonuna geldiğimi hissettiğim için mi ağlıyordum, bilmiyorum. Belli belirsiz bir kar atıstırmaya baslamıstı. Oradan oraya savrulan tek tük tanelere dalıp gitmistim, kendi hayatımın belirsizlikleri içinde yolumu kaybetmistim ki, baktım mezarlığın karanlık bir kösesinde karanlık bir köpek bana bakıyor. Gözyaslarım dindi. Burnumu sildim. Kara köpeğin bana dostlukla kuyruğunu salladığını görüp mezarlıktan çıktım. Daha sonra, baba tarafından akrabalarımdan birinin eskiden oturduğu evlerden birini kiralayıp mahalleye yerlestim. Ev sahibesi kadın, savasta Safevi askerlerinin öldürdüğü oğluna benzetti beni. Eve çekidüzen verecek, yemeklerimi yapacaktı. İstanbul'a değil de, dünyanın öbür ucundaki Arap sehirlerinden birine geçici olarak yerlesmisim de sehir nasıl bir yerdir diye meraklanıyormusum gibi sokaklara çıktım, uzun uzun, doya doya yürüdüm. Sokaklar mı darlasmıstı, yoksa bana mı öyle geliyordu? Kimi yerlerde, birbirlerine karsılıklı uzanmıs evler arasına sıkısmıs sokaklarda, üzerleri yüklü atlara çarpmamak için duvarlara, kapılara sürüne sürüne yürümek zorunda kaldım.

Zenginler de artmıs mıydı, yoksa bana mı öyle geliyordu. Gösterisli bir araba gördüm, böylesi ne Arabistan'da, ne Acem ülkesinde vardır; mağrur atların çektiği bir kale gibiydi. Çemberlitas'ın orada, Tavukpazarı'ndan gelen pis kokunun içinde birbirlerine sokulmus, paçavralar içinde arsız dilenciler gördüm. Biri kördü ve yağan kara bakıp gülümsüyordu. Eskiden Đstanbul daha fakir, daha küçük, daha mutluydu deseler inanmazdım belki, ama kalbim böyle diyordu. Çünkü arkamda bıraktığım sevgilimin evi yerli yerinde ıhlamur ve kestane ağaçlarının içindeydi, ama kapıdan sordum bir baskası oturuyordu artık orada. Sevgilimin annesi, teyzem, ölmüs, Enistem ile kızı tasınmıslar ve böyle durumlarda kalbinizi ve hayallerinizi nasıl da acımasızca kırdıklarını hiç farketmeyen kapıdaki adamların söylediği gibi, baslarından bazı felaketler geçmisti. Size simdi bunları anlatmayayım da eski bahçedeki ıhlamur ağacının dallarından küçük parmağım büyüklüğünde buz parçacıkları sarktığını, sıcak, yemyesil ve günesli yaz günlerini hatırladığım bahçenin kederden, kardan ve bakımsızlıktan insanın aklına ölümü getirdiğini söyleyeyim. Akrabalarımın baslarına gelenlerin bir kısmını Enistemin bana, Tebriz'e yolladığı mektuptan biliyordum zaten. O mektupta, Enistem beni İstanbul'a çağırmıs, Padisahımız için gizli bir kitap hazırladığını, benim ona yardım etmemi istediğim yazmıstı. Benim, bir dönem Tebriz'de Osmanlı pasaları, valiler, İstanbul'daki ricacılar için kitaplar hazırlattığımı Enistem isitmisti. Tebriz'de yaptığım, kitap siparis eden ricacılardan pesin para alıp, savaslardan ve Osmanlı askerinden sikâyetçi nakkaslardan ve hattatlardan hâlâ sehri terk edip Kazvin'e ve diğer Acem sehirlerine gitmemis olanları bulmak ve parasızlık ve ilgisizlikten sikâyetçi bu büyük üstatlara sayfaları yazdırtıp, naksettirip, ciltlettirip kitabı İstanbul'a yollamaktı. Gençliğimde Enistemin bana geçirdiği nakıs ve güzel kitap askı olmasaydı hiç giremezdim bu islere.