.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/28/2012

Parantez



Yağmur. Vahşi, ılık ve sevecen temmuz yağmuru. Kısa ömürlü... Bir çatı katı penceresinden gördüğüm göğün durgun, hüzünlü yüzü. Bulutlar alçalmış, kıştan kalan renklerle kuşatmış kenti. Soluk ışığın altında gün, bir tünelmişçesine uzadıkça uzuyor.
Kararsızlık içinde bekliyorum. Pencerenin önünde, her zamanki yerimde, yerlisi olduğum ülkede... Dışarının seslerinden çok, kendi iç sessizliğimi dinleyerek... Uçsuz bucaksız gökyüzü sedef beyazı, inci beyazı, gözyaşı beyazı. Yarı kapalı gözlerle düş kurmaya devam ediyor. Sanki aynı yağmur her yazı sabahında geri gelen... Bana da aynı pencerede durmak, beklemek, aynı sessizliği dinlemek kalıyor. Aynı çıkmaz sokaklarını adımlamak belleğin. Pazar yeri bile sessizleşmiş bugün, bir çocuğun sesi ‘soğuk su’ diye bağırıyor iki—üç kez, çabucak vazgeçiyor. Kuşlar sevinçle, durmamacasına şakıyor. Mezarların arasından ihtiyar bir adam bastonuna dayanarak ağır ağır iniyor, bir zamanlar bir derenin aktığı vadiye doğru...
Her zamanki yerimde, yerlisi olduğum ülkedeyim işte, aynı göğün, aynı yağmurun, aynı çatının altında duruyor, kulak kabartıyorum. Daha önce duyamadığım seslerine uzaklardaki bir kentin. Seslerin, umutların, çağrıların, işaretlerin peşinde... Sanki bomboş odalara açılan bir koridorda bekliyorum. Tanıdık görüntüler, aşınmış duygular, didik didik edilmiş anılar, iliğine kemiğine dek emilmiş yaşantılar arasında... Gizlice bir köşeye ayırdığım cümlelerim, vedalarım, yaslarım arasında... Sözcük sözcük koparmayı bekliyorum bir hikâyeyi bu uğultudan. Oysa içimdekilerin hiçbiri öne çıkmak istemiyor bugün. ‘Ben’ demek, sınırları belirgin bir çember çizmek, bir cümleyi tamamlamak, bir yazgıyı üstlenmek istemiyor. Sözcüklerle kesişen bir hikâyesi olsun istemiyor.
(Hani bazen insanın içi söylemek istedikleriyle dolar taşar. Bir boş bulunsa, günler boyu konuşacaktır, daldan dala atlayarak, sızlanarak, kızarak, kendi kendine gülerek... Bir sabuklama mı, ani, keskin bir aydınlanma mı, gecikmiş bir yanıt, sürekli ertelenmiş bir diyalog mu, çıkaramazsınız. Oysa yazmaya koyulduğunda, bilincinin daralıp kuruduğunu, tekrarlardan öteye geçemediğini, fiillerine birer zaman, cümlelerine birer özne verecek kararlılıktan yoksun olduğunu görür. Sanki kendi kendine fısıldayacağı, düşlerinde bile fısıldayacağı tek bir gerçeği kalmamıştır.)
Ölümler, cinayetler, kayıplar... Belki bazı şeyler, kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar. Onları sözcüklere dökmek tarihin bir parçası yapmaktır, o kadar. Bu da geçerli bir neden, yazmak için, kendi kişisel tarihinin bir parçası yapma çabası bile yeterince anlamlı. Ama işte, insan ‘anlatmaya’ soyununca... Çırılçıplak, derisi yüzülmüş halde kalıyor sözcüklerin çölünde.
(Bir başka pazar gününü, bir başka şehirde, bir başka yağmurun altında çok ağladığım bir pazar gününü anlatmak... Sürgünü, kayıpları, Maraş’ı... Bazen insan yeterince duyarlı olmadığından değil, yeterince gaddar olamadığından anlatamıyor. Tam ve doğru mesafeyi ayarlayamadığından... Başkasının kanında yürüyüp gidemiyor.)
Açık pencerenin önünde bekliyorum, belirsiz sınırında söylenenle söylenmeyenin, geçmişle şimdinin, ben’le ötekinin... Ansızın kabaran korkularım, telve telve olmuş, acılaşmış duygularım, kül kokan parmaklarımla, bir sözcük dileniyorum suskunluğundan dünyanın. Bulutlar kapanıyor, kuşlar çatılara, saçaklara, pencerelere sığınıyor.
Oda yağmur sesiyle doluyor.
(Çok sevdiğim biri vardı, kuşlar konuşurdu onula. Şu sırılsıklam, üşümüş iki kumruya sorsam: Nerede şimdi? Biri ‘kuyruğumda’, öteki ‘boğazımda’ diye yanıtlar mı? Sonra biri öteki, ikisi de hiçbiri olur mu? Söyleyin bana, mezarı nerede?’diye sorsam... Kanatlarımda, kanatlarımda...)

12 / 07 / 2010