.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/16/2012

27 Haziran 1905


Her Salı, orta yaslı bir adam Bern'in doğu ucundaki tas ocağından Hodlerstrasse'deki tas ustasına taslar getiriyor. Adamın karısı, büyüyüp evden ayrılmıs iki çocuğu, Berlin'de yasayan veremli bir kardesi var. Her mesim gri bir yün ceket giyiyor. Hava kararana dek tas ocağında çalısıyor, sonra karısıyla yemek yiyor. Pazarları bahçesiyle ilgileniyor. Salı sabahları da kamyonunu taslarla doldurup kentte iniyor. Gelince Marktgasse'de durup un ve seker alıyor. St. Vincent'in arka avlusunda sessizce oturarak yarım saat geçiriyor. Berlin'e mektup atmak için Postanede duruyor. Caddede insanların yanından geçerken yere bakıyor. Bazıları onu tanıyor. Bakıslarını yakalayıp selamlasmak istiyorlar. Mırıldanıp yürüyor. Hodlerstrasse'de taslan verirken bile tas ustasının gözlerinin içine bakmıyor. Onun yerine yan tarafa bakıyor. Tas ustasının dostça sohbetine duvara bakarak yanıt veriyor. Tasları tartılırken bir kösede dikiliyor.

Kırk yıl önce okulda, bir Mart öğleden sonrasında sınıfta çisini yapmıstı. Tutamadı. Sonra, oturmaya devam etmek istedi ama diğer çocuklar su birikintisini görüp onu odada kovaladılar. Pantolonundaki ıslaklığı gösterip onunla alay ettiler. O gün günes ısıkları pencereden gelip yere saçılan süt ırmakları gibi bembeyazdı. Kapının yanındaki askılarda iki düzeni ceket asılıydı. Kara tahtaya tebesirle Avrupanın baskentleri sıralanmıstı. Çekmeceli sıraların üzeri kalkıyordu. Onun sırasının sağ üstünde "Johann" yazıyordu. Hava nemliydi. Buhar boruları yakından geçiyordu. Saatin kocaman kırmızı kolları 2 : 15'i gisteriyordu. Ve çocuklar onunla alay ediyorlar, sınıfta kovalıyorlardı. Kovalarken de "çisli bebek, çisli bebek, çisli bebek" diye bağrıyorlardı.

Bu anı onun hayatı oldu. Sabahları uyandığında o altına kaçıran çocuktu. Caddede insanların yanından geçerken pantolonundaki ıslaklığı gördüklerini biliyordu. Pantolonuna göz atıp bakısını uzaklara kaçırıyordu. Çocukları ziyaretine geldiğinde odasından çıkmıyor, onlara kapı aralığından konusuyordu. O çisini tutamayan çocuktu.

Peki geçmis neydi? Geçmisin kesinliği yalnızca bir yanılsamadan ibaret olabilir miydi? Geçmis, bir kaleydoskop; her esinti, kahkaha ve düsünceden etkilenip yer değistiren bir görüntüler kalıbı olabilir miydi? Ve heryerde değisiklik varsa, biz bunu nasıl anlayabilecektik?

Değisen geçmisler dünyasında, tas ocağı sahibi bir sabah uyandığında artık altına kaçıran çocuk değil O Mart öğleden sonra da herhangi bir öğleden sonrası. O unutulan öğleden sonra, sınıfta oturuyor, öğretmen adını söyleyince tahtaya kalkıyor, okuldan sonra diğer çocuklarla paten kaymaya gidiyor. Simdi bir tas ocağı isletiyor. Bes takım elbisesi var. Karısı için nefis porselen takımlar alıyor;

onunla Pazar öğleden sonraları yürüyüslere çıkıyor. Amt-hausgasse ve Aarstrasse'de oturan arkadaslarını ziyaret ediyor. Onlara gülümseyip ellerini sıkıyor. Casino'daki konserlerde sponsorluk yapıyor.

Bir sabah uyandığında...

Günes kentin üzerinde yükselirken, on bin insan esniyor, tost ve kahvelerini yiyorlar. On bin kisi Kramgasse'nin kemerlerle çevrili avlusunu dolduruyor, ya da Speic-hergasse'deki islerine gidiyor veya çocuklarını parka götürüyorlar. Her birinin anıları var: çocuğunu sevemeyen bir baba, hep kazanan bir kardes, nefis öpen bir sevgili, okul sınavında kopya çekilen an, yeni yağmıs karın sonrasındaki dinginlik, bir siirin yayımlanması. Değisen geçmisler dünyasında bu anılar rüzgarda uçusan buğday taneleri, gelip geçen düsler, bulutların biçimleri gibi. Bir zamanlar olan olaylar, bir bakısla, bir fırtınayla, bir gecede gerçekliğini yitiriyor. Zaman içinde geçmis hiç meydana gelmedi. Ama kim bilir ? Geçmisin, günesin Bern Alpleri üzerinde parıldadığı, dükkancıların satıs yaparken sarkılar söylediği ve tas ocağı sahibinin kamyonunu yüklemeye basladığı su an kadar somut olmadığını kim bilebilir..

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri