.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/15/2012

4 Ekim (1926)


Geçen 4 Ekimde (1926), tümüyle bomboş geçen, kasvetli, iç karartıcı öğleden sonralardan birinin son demlerinde, sıkıntıyı, kasveti üzerimden atmanın sırrını bildiğimden, Lafayette sokağında bulmuştum kendimi: L’Humanité  kitapevinin vitrini önünde birkaç dakika durakladıktan ve Troçki’nin son yapıtını edindikten sonra, hiçbir amacım olmaksızın Opéra yönünde yoluma devam etmekteydim. Bürolar, atölyeler boşalmaya başlamakta, evlerin yukarısındaki, aşağısındaki tüm kapılar kapanmakta, kaldırımlarda insanlar birbirleriyle el sıkışmakta, biraz önceye göre ortalardaki insan sayısı fazlalaşmaktaydı eni konu. İstemeden de olsa, insan yüzlerini, kılık kıyafetleri, davranışları gözlemliyordum. Hele durun bakalım, Devrim yapmaya hazır olanlar pek bunlar olamazdı. Şurada, bir kilisenin önünde, adını ya unuttuğum ya da hiç bilmediğim şu kavşağı henüz geçmiştim. Birdenbire, belki henüz benden daha on adım ötede, karşı yönden gelen çok yoksulca giyinmiş genç bir kadın gördüm. Ya görüyordu ya da görmüştü o da beni. Ötekilerin aksine başı dimdik yürüyordu. Öylesine ince, çıtkırıldımdı ki ayakları yere basıyor mu basmıyor mu belli değildi. Yüzünde belki de belli belirsiz bir gülümseme geziniyordu. Gözüne öyle ilginç bir biçimde sürme çekmişti ki, sanki gözlerden başlamış da bitirememiş, gözünün kenarları bir sarışında rastlanmayacak denli, kapkara kalmıştı. Ama sadece kenarları..., göz kapakları hiç mi hiç... (Böylesi bir çarpıcılık, parlaklık, göz kalemini göz kapağı altına özenle sürmekle elde edilir, ancak böyle...) Hiç böylesi gözler görmemiştim. Duraksamadan, yabancı kadınla konuşma yolunu aradım, işin kötüye varabileceğini de gözden uzak tutmuyordum. Gülümsedi, çok gizemli bir gülümseyişle gülümsedi, nasıl söylesem, sanki bu karşılaşmanın neden ve sonuçlarının bilincindeymişçesine... oysa ki bende kavrayacak hal yoktu. İddia ettiğine göre Magenta bulvarındaki bir kuaföre gidiyordu (iddia ettiğine göre, diyorum, çünkü o anda kuşkuluydum bundan, zaten kendisi de daha sonra, hiç bir amaçsız dolaşmakta olduğunu kabul edecekti).  Belli bir ısrarla çekmekte olduğu maddi sıkıntılardan söz açtı bana, ancak bu bir çeşit bağışlanma niyetiyle, kılık kıyafetinin hatırı sayılır derecedeki yoksulluğunu açıklamak içindi. Gare du Nord’a yakın bir kahvenin taraçasına oturduk. Daha alıcı gözle baktım ona. Gözlerinde böylesine olağanüstü ne gibi bir şey olabilirdi? Gözlerinin aynasında yansıyan, ne mene bir karanlık hüzün, ne mene bir ışıklı gururdu ki? İlk bakışta yersiz ve zamansız görülebilecek (ya da görülebilinemeyecek mi desem?) gibi bir güvenle, benim fikrimi sormaksızın, itiraflarının henüz başında ortaya çıkan muamma da buydu zaten. Doğduğu kent olan ve üç yıl önce ayrıldığı Lille'de, sevdiğini sandığı, o da kendisini sevmiş bir öğrenci tanımıştı. Günün birinde karar vermişti, terk edecekti onu, oysa öğrenci böyle bir şeyi hiç beklemiyordu; "onu tedirgin etmekten korkuyordu," nedeni buydu terk etmek isteyişinin. Paris'e gelişi böyle olmuştu, oradan öğrenciye yazdığı mektupların arası açıldıkça açılmıştı, Paris'teki adresini hiç vermemişti. Aradan yaklaşık bir yıl geçmiş geçmemiş, bir rastlantı sonucu karşılaşmıştı onunla; ikisi de şaşmışlardı bu işe. Öğrenci ellerini tutmuş, onu ne kadar değişmiş bulduğunu söylemekten kendini alamamış, gözleri, avuçlarında tuttuğu ellerine takılmış, onları böylesine bakımlı görmekten şaşkınlığa düşmüştü (hiç de bakımlı değildi onlar şimdi). O da içgüdüsel bir hareketle, ellerini tutan ellere bakmış, ellerin son iki parmağının; ayrılması imkansızcasına birbirine yapışık olduğunu fark edince, çığlığı basmaktan alamamıştı kendisini. "Yaralanmışsın sen!" Kendisini ikna etmek için, genç adamın, aynı şekil bozukluğuna sahip öteki elini de göstermesi gerekmişti. Bunun üzerine heyecanlı heyecanlı, uzun uzun sorguya çekti beni: "Olacak şey miydi bu? Bir canlı varlıkla uzun süre birlikte yaşamış olsun, onu incelemek için her türlü fırsata sahip bulunmuş olsun, onun en ince bedensel ya da öteki özelliklerini keşfetmeye versin kendini de, sonuçta hiç iyi tanıyamamış olsun, şunun bile farkına varamamış olsun! İnanıyor musunuz siz buna?... Siz aşkın gözü kördür diye bir şeye inanıyor musunuz? Bir de öğrencinin kapıldığı öfkeyi gözünüzün önüne getirin, ne yaparsınız, susmaktan başka çarem kalmamıştı; o eller, o eller... O zaman anlayamadığım bir şeyler söyledi, bir sözcük kullandı, anlayamadım, şöyle bir şey söyledi: "Hay eşek kafa! Alsace-Lorraine'e döneceğim gerisin geri. Bir oradaki kadınlar bilir sevmesini." Niçin mi eşek kafa? Haberiniz yok mu?" Düşünüleceği gibi şiddetli tepki gösteriyorum: "Ne olursa olsun vız gelir bana. Alsace-­Lorraine üzerine böyle genellemeler iğrenç gelir bana, besbelli ki budalanın biriymiş bu adam, vb... Bu sözlerden sonra da çekip gitti ve siz bir daha hiç görmediniz öyle değil mi? İyi ya, daha ne." Burada adını söyledi bana, kendi seçtiği adı: "Nadja, çünkü Rusça'da umut sözcüğünün başı bu ... çünkü gene sadece başlangıcı, sadece ... " Bu sırada aklına kim olduğumu sormak geliyor (bu sözcüklerin dar anlamlarında). Söylüyorum. Tekrar geçmişine dönüyor, babasından annesinden söz ediyor bana. Babasının anısı duygulandırıyor, içlendiriyor onu .. "Nasıl da zaafları olan bir adamdı! O zaaflarından kendini bir türlü kurtaramadığını bir bilseniz. Gençliğinde, nasıl anlatsam size, istediği önünde istemediği arkasındaymış. Anne babası ise sevecen mi sevecen... Daha otomobil yokmuş o zamanlar ama hiç değilse güzel bir arabaları varmış, bir de seyisleri .. Her şey, onunla birlikte erimiş gitmiş bir anda. O kadar çok severim babamı... Onu her aklıma getirişimde, ruhça ne kadar zayıf olduğunu düşünürüm hep... Oh! İnsanın annesi, babasıyla bir olamaz. Amiyane derler ya, baba bir kadın, hepsi bu. Babama göre bir kadın değildi o. Evimizde her şey tertemizdi, ama babam, anlıyor musunuz, eve döndüğünde, onu, üzerinde önlüğüyle görmeye tahammül edecek bir yapıda değildi. Eve gelince masayı hazır buluyordu, orası doğru, ya da hazır edilecek bir masa; hazır bulduğu masa (alaylı bir ifade ve sevinçli bir hareketle) şöyle mükellef bir sofra olamadı hiç. Annemi hiç sevmez olur muyum, dünya yıkılsa üzmek istemezdim onu. Örnek mi, Paris'e geldiğim zaman, Vaugirard'ın kız kardeşlerine yazılmış bir tavsiye mektubu getirdiğimi biliyordu, hiç kullanmadım onu tabii ki. Ama ona ne zaman yazsam şu sözcüklerle bitiriyorum mektubu: "Seni yakında görebilmeyi umuyorum" ve ekliyorum, "Tanrının izniyle tabi, rahibe filancanın dediği gibi...," rahibe sözcüğünden sonra ise herhangi bir isim koyuyorum, annemin sevincini varın tahmin edin siz! Ondan aldığım mektuplarda ise beni en çok duygulandıran, geri kalan tüm mektubu feda edebileceğim şey, mektubun sonundaki "hamiş"ti. Hep bir şeyler eklemek ihtiyacı duyardı: "Paris'te ne yaparsın, ne edersin diye soruyorum hep kendi kendime." Zavallı anneciğim, bir bilseydi ne yaptığımı! Nadja'nın Paris'te ne yaptığını.. kendisi de merak ediyor bunu. Evet, akşam, saat yediye doğru, metronun ikinci mevki vagonlarından birinde bulunmayı seviyor. Yolcuların çoğu, işlerini bitirmiş dönen kişiler. Onların arasında oturuyor, onların yüzlerinde, kaygılarının, tasalarının nedenini yakalamaya çalışıyor. İster istemez yarına kadar bıraktıkları şeyi düşünüyorlar elbet, sadece yarına kadar bıraktıkları, bir de akşam kendilerini nelerin beklediğini düşünüyorlar, yüzlerindeki çizgileri daha da derinleştiren, onları daha tasalı kılan da bu. Nadja gözlerini havada bir şeye dikiyor: "Mert insanlar da var." Görünmek istediğimden de çok heyecanlanıyorum ve kızıyorum bu kez: "Hayır, hayır. Mesele bu değil zaten. Bu insanlar, ya öteki sefaletlerle birlikte ya da onlarsız, işe, emeğe tahammül edebildikleri ölçüde ilginç olmasını bilirler ancak. Başkaldırı, onların içinde daha ağır basmasa, emek nasıl yüceltebilirdi onları? O anda görebilirsiniz onları, onlar ise zaten göremezler sizi. Ben tüm gücümle, bana değer biçilmek istenen bu köleliği yadsıyorum, nefret ediyorum ondan. Buna mahkum olduğu için insana acıyorum, genelde ondan yakasını sıyıramadığı için de acıyorum ona, ne var ki beni onun safına çeken, çabasının şiddeti, acımasızlığı değil, beni onun yanına çeken, güçlü başkaldırısından başkası değil ve olamaz da. Bilirim ki Tanrının her günü, birkaç saniye arayla, aynı hareketi tekrarlamaya zorlayan bir fabrika fırınında ya da şu acımasız makinaların önünde veya başka her yerde, en az kabullenilebilir, sineye çekilebilir emirler karşısında ya da hücrede veya bir idam mangası karşısında bile özgür hissedebilir kendisini insan, ama çekilen işkence değildir bu özgürlüğü yaratan. Bir diyeceğim yok buna. Özgürlük sürekli bir zincirlerden arınmadır; doğru da, bu arınmanın sürekli olabilmesi, devamlı mümkün olabilmesi için zincirlerin bizi altında ezmemesi gerekmez mi, sizin sözünü ettiğiniz insanların çoğunu ezdikleri gibi... Ama özgürlük insan açısından daha fazlasıdır belki de, daha uzun ya da daha kısa adımların, en çok, bu zincirlerin koparışı için insana vaad edilen en görkemli adımların zinciridir de... Bu adımları atmaya güçlerinin yeteceğini varsayabiliyor musunuz? Bir defa zamanları var mı buna? Yürekleri var mı? Mert insanlar diyordunuz demin, evet kendini savaşta öldürtenler gibi mert, yürekli değil mi? Hadi adını koyalım, kahramanlar. Birçok bedbaht, birkaç tane de zavallı budala... İtiraf edeyim ki, bu adımlar her şey benim için. Adımlar nereye doğru gidiyor, işte gerçek sorun burada. Ama er veya geç kendilerine bir yol çizmesini bilecekler... Bu yolun üzerinde, yolu izleyememiş olanları, zincirlerinden arındırmaya yardım etmenin yollarının da görünmeyeceğini kim bilir? İşte ancak o zaman biraz duraklamak gerekecek belki, ama geri dönülmeksizin tabii." (Bu konuda neler söyleyebileceğim yeterince görülüyor yeter ki somut biçimde ele almayı kafama koyayım...) Nadja beni dinliyor ve söylediklerimi yadsımak istemediği belli... Belki de, biraz önceki sözleriyle emeği övmek istemişti sadece, hepsi bu. Sonra sağlık durumunun çok bozuk olduğundan söz açtı. Cebinde kalan son parasını feda edip gideceği doktor güvenilir birisi olsun istemişti; doktor hiç gecikmeden Mont-Dore'a gitmesini öğütlemişti, böylesi bir yolculuğun gerçekleşmesinin kendisi için hayal olması, oraya gitme düşüncesini daha da büyüleyici kılıyordu gözünde. Ancak aralıksız yapılan bir kol işçiliğinin, gücünün yetmediği tedavinin yerini tutacağına inandırmıştı kendini, bu düşünce onu bir fırın, belki de bir kasapta iş aramaya yöneltmişti; tümüyle şiirsel bir biçimde mantık yürütüyor ve diyordu ki, sağlıklı olmam garantisi, öyle de vardı böyle de. Bütün işlerde kendisine teklif edilen ücretler son derece yetersizdi. Olumlu ya da olumsuz bir yanıt verilmeden önce, kendisine şöyle bir alıcı gözüyle tekrar tekrar bakıldığı da olmuştu, böylesi de gelmişti başına. Kendisine on yedi frank yevmiye vaad eden bir fırın sahibi, gözlerini dikip bir kez daha baktıktan sonra, tekrarlamıştı: On yedi ya da on sekiz. Neşesini bulmuştu: "Ben de ona dedim ki: On yedi, tamam; on sekiz, olmaz." Ayaklarımız bizi nereye götürüyorsa oraya gidiyorduk, Faubourg-Poissonniére sokağını bulmuştuk böylece. Çevremizde bir telaştır gidiyordu, akşam yemeği sırasıydı. İzin isteyip ayrılmak istediğimde, bir bekleyen mi var, diye sordu. "Evet, karım. -Evlisiniz demek! Oh! öyleyse... " Sonra çok ciddi, çok dalgın bir ifadeyle: "Peki, öyle olsun, ama... peki şu büyük düşünce de neydi? Biraz önce tam sezinlemeye başlıyordum onu. Gerçek bir yıldızdı o, kendisine doğru gittiğimiz bir yıldız. O yıldızı es geçemezdiniz, kaçıramazdınız onu. Siz anlatır, ben de dinlerken, hissettim ki, hiçbir şey engelleyemezdi ona ulaşmaktan sizi; hiçbir şey, hatta ben bile... Bu yıldızı asla benim görebildiğim gibi göremezdiniz. Siz anlamazsınız: Yüreksiz bir çiçeğin yüreği gibi bir şey o." Alabildiğine heyecanlanmıştım. Konuyu değiştirmek için, akşam yemeğini nerede yediğini sordum. Ansızın, ondan başka hiç kimsede görmediğim bir hafiflikle, daha kesin söylersem, serbestlikle: "Nerede mi? (Parmağını uzatarak:) Şurada ya da burada (en yakınımızdaki iki lokanta), neredeysem orada, bu da laf mı yani. Her zaman böyle oldu bu." Tam kalkıp gideceğim sırada, tüm öteki sorunlarımın özeti olan bir soru, yalnız benim sorabileceğim, kuşkusuz benden başka kimsenin soramayacağı bir soru sormak istiyorum ona, bir defaya mahsus olmak üzere kendi düzeyinde yanıtladığı bir soru: Şu "Kimsiniz siz?" o ise hiç duraksamadan: "Serseri ruhlunun biriyim ben ..." Ertesi gün, Lafayette sokağıyla Poissonniére bulvarının köşesindeki barda görüşmeyi kararlaştırıyoruz. Kitaplarımdan bir ikisini okumak istediğini söylüyor, öylesine ısrarlı ki, bunun kendisine ne gibi bir yararı olabileceğinden samimi bir kuşku duyuyorum. Yaşam yazılanla bir değil. Beni bir süre daha alıkoyuyor, bende kendisini etkileyen şeyin ne olduğunu söylüyor. Nadja'ya bakılırsa düşüncelerimde, ifade tarzımda, kullandığım dilde, tüm varolma biçimindeki bir şey; yaşamım boyunca bana yapılan iltifatlardan en duyarlı olduğum biri de bu, sadelik.

Nadja / Andre Breton