.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

10/24/2012

14 Mayıs 1905



Zamanın hareketsiz durduğu bir yer vardır. Yağmur damlaları havada hareketsiz durur. Saatlerin sarkacı tam ortada kalmıstır. Sessiz havlamalarla köpeklerin basları havadadır. Yayalar tozlu kaldırımlarda donmus, bacakları sanki iplerle bağlanmıs gibidir. Meyve kokuları boslukta asılıdır.

Bir gezgin buraya gelirken, yaklastıkça yavaslar. Kalp atısları seyreklesir, nefes alısı hafifler, vücut ısısı düser, düsünceleri azalır, böyle böyle ölüm noktasına ulasır ve durur. İste burası zamanın merkezidir. Zaman buradan dısarıya doğru genisleyen halkalar halinde hareket eder. Merkezde hareketsizdir, halkaların çapı büyüdükçe hız da artar.

Kim zamanın merkezine doğru kutsal yolculuğa çıkar? Çocuklarıyla ana babalar ve sevgililer. Ve böylece zamanın hareketsiz kaldığı noktada, ana babaların çocuklarını oksadığı görülür, hiç bozulmayacak bir kucaklayısla. Sarı saçlı mavi gözlü güzel kız çocuğu su anki gülümsemesini hiç yitirmeyecek, yanaklarındaki pembelik hiç bozulmayacak, hiç beli bükülmeyecek, yorulmayacak hiç incinmeyecek, anne babasının ona öğrettiklerini hiç unutmayacak, onların bilmediği bir sey düsünmeyecek, onları sevmediğini hiç söylemeyecek, odasını hiç fırtına gibi terk etmeyecek, su anda olduğu gibi hep onlarla elele olacak.

Zamanın durduğu yerde sevgililerin binaların gölgelerinde, birbirlerine hiç ayrümamacasına sarılarak öpüstükleri görülüyor. Sevgili, elini simdi olduğu yerden hiç çekmeyecek, anılarla yüklü kolyeyi hiç geri vermeyecek, sevgilisinden uzaklara gitmeyecek, kendini hiç tehlikeye atmayacak, sevgisini göstermekte yetersiz kalmayacak, kıskançlık yapmayacak, bir baskasına âsık olmayacak, zamanla bu anın tutkusunu hiç yitirmeyecek.

Bu heykeller çok zayıf kırmızı bir ısıkla aydınlanıyor çünkü zamanın merkezinde ısık da azalmıs neredeyse hiçe inmis; titreyisi genis kanyonlardaki yankılara, yoğunluğu ates böceklerinin ölgün ısığına indirgenmis. Zamanın tam merkezinde olmayanlar, hareket ediyor ama buzdağları gibi. Saçı düzeltmek bir yıl alıyor, bir öpüs bin yıl, Bir gülümseme sırasında dıs dünyada mevsimler geçiyor. Bir çocuk kucağa alındığında köprüler kuruluyor. Hosçakal denirken, kentler yıkılıp unutuluyor.

Buradan dıs dünyaya dönenler oluyor. Çocuklar hızla büyüyorlar anne babalarının yüzyıllarca süren, kendilerine bir saniye gibi gelen kucaklamalarını unutuyorlar. Çocuklar yetiskin oluyor, anne babalarından evlerinden ayrılıyor, kendi baslarına yasamayı öğreniyor acı çekiyor yaslanıyorlar. Çocuklar kendilerini sonsuza dek tutmak isteyen anne babalarına, burus burus derilerine ve güçsüzlesen seslerine lanet okuyorlar. Simdi onlar kendi çocuklarını zamanın merkezinde dondurmak istiyorlar.

Geri dönen âsıklar arkadaslarının çoktan öldüğünü görüyorlar. Bu kadar zaman sonra yasamlar geçip gitmis. Hatırlamadıkları bir dünyadalar. Dönen âsıklar yine binaların gölgelerinde birbirlerine sarılıyorlar ama sarılmaları artık bos ve yalnız görülüyor. Kısa zamanda yüzyıllar boyu süren, kendilerine saniyeler gibi gelen verdikleri sözleri unutuyorlar. Yabancıların arasında bile kıskançlık gösteriyor, birbirlerine kin dolu sözler söylüyorlar, tutkularını yitiriyor, birbirlerinden uzaklasıyor, yaslanıyor ve tanımadıkları bir dünyada yapayalnız kalıyorlar.

Bazıları zamanın merkezine hiç gitmemenin daha iyi olduğunu söylüyor. Hayat bir hüzün gemisi ama yasamak asil bir is ve zaman olmadan hayat da olmaz diyorlar. Baskaları buna karsı çıkıyor. Onlar sonsuz bir doyumu tercih ediyorlar, bu sonsuzluk bir kutuya tutturulmus bir kelebek gibi sabit olsa da.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri